Sultanahmet-Ayasofya

26 May 2012

Zamanın Çocuğu Olmak, Zamana Hâkimiyet…

Yazan: AFŞİN SELİM

İbnü’l-Vakt, yani zamanın çocuğu olmak; Ebu’l-Vakt, yani zamana hâkimiyet… Her iki tasavvufi terim açısından da, zamanın icaplarına göre hareket ederek, ânı yaşamak gerekiyor. Fakat meselenin nasılını ve niçinini dosdoğru idrak etmiş olarak… Bütüne götürücü teferruatları ihmal etmeden! Dolayısıyla, mevcut zamana tâbi olmak/uyum sağlayabilmek niyetiyle, yalnızca oluşmuş şartları özümsemek, zamanın çocuğu olmayı mümkünleştiriyor belki ama zaman karşısında hâkimiyet sağlanabiliyor mu? İmâm-ı Rabbânî’nin ifadesiyle: “Vakit onlara değil, onlar vakte hâkimdirler.” Meseleyi, ânı yaşamaya indirgeyemeyiz. Sorgulanmamış bir hayatı muhafaza ederek yaşanan ân ve ânlar, insanı şahsiyetsizleştirebiliyor çünkü… Her yolun yürünebiliyor oluşunu, bu çerçevede düşünelim. Her yolu yürünebilir olarak kabullenen insanı da. Kayıtsızlık ve kaygısızlık illetini de…

İnsan, yaşadığı zamana benziyor. Dolayısıyla, yaşadığı zamanın ânları, kendisine, zihnen ve ruhen tesir ediyor. İbnü’l-Vakt, yani zamanın çocuğu olmayı; Ebu’l-Vakt, yani zamana hâkim olmayı ihmal etmeden, diyoruz ki: “Dün öldü, yarın doğmadı, bugün can çekişiyor. Sen bu ânı değerlendir.” Müspet çerçevede, ânın değerlendirilebilmesi, âna sirayet eden zamanın icaplarını ve ihtiyaçlarını dosdoğru idrak etmekten geçmekte… Hakikatin hatırına sadık kalarak! İyinin, güzelin ve doğrunun arayışında; gerekiyorsa, kötüyü, çirkini ve yanlışı tadarak…

-Sözüm ona- Dünyaya 1 kere geldiğini ve vakit tamamlandığında gideceğini söyleyenlerin, arazi şartlarına uyum sağlaması, şaşırtmıyor elbette. Piyasa meşrebi, böyle emir buyuruyor; politikacıların ve gazetecilerin muhafızı olduğu, sunulmuş suni gündemlerin meşguliyetiyle… İyi ama mazur bırakanları olumsuzlayacağız da, maruz kalanları masumlaştıracak mıyız? Elverişli olacaksın, müsaade edeceksin. Sorgulanmamış bir hayat dediğimiz tam da bu: Her halükârda itaat kültürüyle yaşayarak, isyan ahlakına henüz terfi edememek… İnsanaltılaşmak. Özne olmak yerine, nesne olmayı tercih etmek… Bu neşenin keyfiyle; çok gülüp, az ağlamak. Nasıl olsa doğduk ve öleceğiz ya… Devraldığımız gibi bu hayatı, zamanı ve ânı, öyle. Mesuliyetsizliğin, mensubiyetsizleştirmesi yani…

Kim bilir, İsviçreli bilim adamlarının laboratuarlarında çok daha uzun yaşayabilmenin “formülleri” bulunur da, ahrete intikal ve hesap günü, en azından, geciktirilebilir! Çok daha uzun yaşayabilme arzusu bir yana… İnsan olarak doğmuş olmamız, insan kalmamızı zorlaştırıyorsa, orada zamanın ve ânların sorgulanması mecburileşmiyor mu? Şayet insan kalabilmek gibi bir endişeye sahipsek…

İmtihan dünyasında, mal ve evlat çokluğuyla böbürlenmek, mal ve evlat çoğaltma yarışına girmek. Bu olmasa gerek, zamanın gereklilikleri üzerine ânı yaşamak…

“Ciğerinden kalemine kan çekerek” hayatı, zamanı ve ânı, inandıkları uğruna biçimlendiren aksiyoner şahsiyetlerin yokluğunu mu yaşıyoruz acaba? Günümüz insanı, halen daha, elâlemin uzaya çıkışıyla meşgul oladursun; mizaç ve tabiata göre söz söylemek, mesele çerçevesinde mühim… III. Alaeddin Keykubad’ın, Osman Gazi’ye, “Harpte sert ol, sulhta yumuşak” dediği gibi.

Fakat kişinin/kişilerin yaşayışına/yaratılışına göre değişen bir vaziyete muhatap olduğumuz da aşikâr: Zamanın icaplarına göre hareket etmek, zamanın icaplarına göre davranmak, zamanın icaplarına göre yaşamak…  Olabilmesinin mümkününe veyahut mümkünsüzlüğüne dâir kuşkulara kuşanmak yerine, olması temenni edileni hatırlatıyoruz, sırf başka bir dünyanın ve hayatın hatırına! Sözün özü, Hz. Ali efendimizden: “Çocuklarınızı kendi zamanlarınıza göre değil, onların yetişeceği zamana göre terbiye ediniz ve yetiştiriniz.”

Misal üstüne misal verilebilir, en nihayetinde muhatabı olacağımız mesele, zaman olgusunun kıymetini asla kaybetmemesi ve kaybedenin aslında insan olması… O, ya hallere hâkim, ya da hallerin tutsağı! “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” diyerek, arafa çekilebilmek de, özel bir hâl ve her kişinin harcı değil. Kalabalık bu tip bir istikamete yöneltilemez.

Zaman, yaratılmışlara bahşedilmiş bir olgu… Her şeyin hoyratça tüketildiği bir çağ esnasında, nasıl değerlendirildiği, müdaviminin insafına mahsus; “insaf dinin yarısıdır.” Cezalandırmak için aradığımız suçlu, aynalardaki suretlerde saklı! Suç ve suçlu içimizde, özümüzde…

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.