Tarihi Yarimada Gece

4 Kas 2011

Yeni Türkiye’nin Yeni Demokrat Düşünce Biçimi

Yazan: İKBAL VURUCU

Günümüz iktidar mücadeleleri artık fiziki denetimden veya şiddetten ziyade zihinsel iktidar biçimleriyle kurulmaktadır. Bunun için de hegemonyanın en etkili ve güçlü unsuru mesabesinde “kavramlar” etkin şekilde kullanılmaktadır. Kavram despotizminin düşünce planında işlerliği söz konusu kavramın tekabül ettiği anlam ve işlevinin dışında bir araçsallaştırmaya maruz kalmasıyla mümkün kılınmaktadır: Demokra(si)tlık gibi.

Hiçbir birey salt “kendi” olarak toplumsal ilişkilerde rol almaz. Taktığı maskeler aracılığıyla ilişkiler siteminde kendi konumu belirler. Fakat artık maskeler bile aşılmıştır. Sihirli, büyüleyici, otorite ve şiddeti özünde taşıyan kavramlarımız daha tesirli. Demokrasi, barış, özgürlük, AB, çağdaşlaşma, çok kültürlülük, hoşgörü vs.

Bir de bunların etkinlik alanlarını çizen siyasi, ekonomik, ideolojik daire vardır ki bütün bu kavramların asıl olarak işlevselliğini işler kılan işte budur. Söz konusu efsunkâr sözcükler liberal, İslamcı, solcu aydınların veya yeni bir kategorileştirme ile nominalist aydınların inhisarındadır ve bu zümre Yeni Türkiye’nin Yeni iktidar seçkinlerini oluşturan yeni bir “kast”tır.

Birey kendi düşüncesine, eylemine, bu eylemin işlevine, sonucuna güvenmemekte bunu da efsunkâr kavramların kullanımında veya kendi otoritesi bağlamında kullanarak sağlamaktadır. Bu sebeple siyasi ve fikri tartışmalarda, eylem biçimlerinin işlevi ve sonuçları hesaplanarak bir davranış biçimi geliştirilememekte aksine kendilerine bir güvensizlik belgisi olan “ithamla” yarışılmaktadır. Bu yapılırken karşı saftaki kişi ve gruplar önce, söz konusu kavramlar setiyle, siyasi ve psikolojik boyutta itibarsız hale getirilmekte, baskı altına alınmakta, özünü dönüştürmede araç olarak kullanılmaktadır. Böylece kendine uygun bir “düşman” yaratılarak öteki mücadele edecek konuma indirgenmektedir.

Kendilerini demokrasi olgusunun merkezine koyarak kurdukları özdeşlikle bu özdeşliğe dahil olmayan “ötekileri” radikal bir dışlama ve tecrit gerçekleştirilmektedir. Söz ve eylemleri, demokrasi adına olmakta bu da kendileri için bir korunma zırhı oluşturmaktadır. Kendilerini özdeşleştirdikleri bu kavramlar seti vasıtasıyla, öznellikleri meşrulaştırılmakta, salt bu konumda bulunmaları söz ve eylemlerinin geçerliliği için yeterli bir gerekçe teşkil edebilmektedir. Eylem ve sözün toplumsal işleyişteki gözlemlenebilir bir davranışa kaynaklık edip etmediği, ederse ne yönde, nasıl bir değişikliğe ön ayak olduğu gözardı edilerek kendilerine atfettikleri “demokrat” etiketiyle meşruiyetin zemini oluşturulmaktadır.

Başkasını değersizleştirerek, daha da ileri gidip aşağılayarak kendi konumunu yükseltmek bir yöntem olarak kullanılabilmektedir. Kendi de aynı eylem ve hareket biçimine sahip olması durumunda kendisini ötekinden farklı kılan noktayı “demokrat duruş” söz terkibiyle meşrulaştırmaktadır. Başka bir deyişle, aynı davranış biçiminin uygulayıcılarından birini “meşru” birini “gayri meşru” olarak konumlama iradesi, kendilerine atfettikler kavramların araçsallaştırılmasında bulabiliriz. Bütün bu davranış biçimleri “Demokrasi” realitesinin özüne inilememesinin ve ne kadar yüzeysel bir algılayışa ve kavrayışa sahip olunduğunun da göstergesidir.

Hegemonyanın bir öznesi olmayı reddetmek bir erdemdir. Hegemonyanın psikolojik baskı araçlarına karşı direnmek, çarka dâhil olmamak, bağımsız, ilkeli bir duruş sergilemek insan olarak “varolma”nın bir vasfıdır. Kavramlara esir olunmamalıdır. Kavramlarla mücadele etmek gerçek bir “demokrat”ın birinci görevidir. İktidar her aracı hegemonyası için kullanır, kullanıma sokar. Bizim için önemli olan bu hegemonyayı oluşturan, bizi çepeçevre saran anlamlar evrenini dönüştürmeye çalışan mekanizmanın işlerliğini sağlayan ana sistematiği yani “kavramları” öz anlamında korumaktır.

Devletin ve egemen iktidarın hizmetindeki aydınlar grubu bu iktidarın nimeti olarak sağlanan meşruiyet bağını da kullanarak evrensel özgürlük mefhumları üzerinde bir hegemonya kurmaktadır. Toplumsal ve kültürel bir çerçevede, demokrasinin gereği olarak “millet” zemininde bir meşruiyet değil de “iktidar” zemininde bir meşruiyet kısa sürelidir. İktidarın bitiminde meşruiyette biter… Millete dayana bir meşruiyet ise ancak milletin bitimiyle sona erecektir.

Nereden gelirse gelsin her zorbalığa, her türlü baskı biçimine, hakikati manipüle edici tavırlara, eylemlere, düşüncelere karşı çıkmak ve düşünceler üzerinde hegemonya kuran kavramaları, klişeleri, sloganları kırmak, bunları afişe etmek, görünür kılmak gerekir. Bilinenden, görünenden korkulmaz.

Bugün, iktidarın sürekliliğini sağlamaya yönelik hiçbir işletici, üretici eyleme katılmayan birey, grup ve kurumlar dışlanarak kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Toplum katmanlarında siyasi hükümetin iktidarını kabullenmeyenler kavramlar aracılığıyla denetim altına alınarak zihinsel ve bedensel bir kontrol mekanizması oluşturulmuştur.

Aynı meslek, grup, kültür zümresine dâhil olan rakiplerini “demokrasi “adına yargılayarak suçlu ilan etmek Yeni Türkiye’nin yeni iktidar elitlerinin mütebariz vasfı haline gelmiştir. Bu zümreye dahil olmayanlar darbeci, İttihatçı, Ergenekoncu, vesayetçidir.

Hükümetin entelektüelleri denilebilecek yeni iktidar seçkinleri Hürriyet Gazetesi’ni eleştirirken “Yeniçağlaşan Hürriyet” terkibini kullanmışlar. 24 şehit verdiğimiz PKK saldırılarında CNNTÜRK’te bir bayan program yapımcısı da Sözcü Gazetesi’nin manşetini okurken “yine ajite edici bir manşet atmış” diyor. Bayanın ajite edici dediği manşet, Sözcü’nün hükümeti eleştiren bir manşet kullanması.

Ne demek “Yeniçağlaşmak”, bu kavramı icat eden “demokrat aydınların”, “entellektüeller”in yazdığı gazeteler ile “Yeniçağ Gazetesi” arasında ne gibi bir fark vardır? Bu kavramla ne kastedilmektedir? Yani birinin demokrat, itidalli, orta yollu, hak-hukukçu olmasına mukabil öteki demokrasi karşıtı, darbeci, otoriter mi kabul edilmektedir? Böyle bir ithama kaynaklık eden referanslar nelerdir? Karşıt konumda yer almanın ve bunların birinin “iyi” diğerinin “kötü” olmasının ölçütü nedir? Birinin iktidar yanlısı diğerinin muhalif olması mıdır? Yoksa manşetleri mi çok radikal, keskin? Peki bunun ölçüsü ne, yani radikal olmanın ölçüsü nedir?

Ne de olsa Türk toplumunda “muhalif” olana iyi bakılmaz. O zaman ölçü Türk toplumunun siyasi değerleri mi olmaktadır? Bunun toplumsal meşruiyet kaynağı ise yani muhalefeti olumsuzlamanın ve iktidarı savunmanın meşruiyeti “millet iradesi”dir! Bütün gazete patronlarının ve gazetecilerin Başbakan karşısında hizaya girmesinin başka anlamı ne olabilir?

Fazla uzatmaya gerek yok. Bunun tek sebebi vardır: otoriter bir zihniyet yapısına sahip olmak. Ahlaki, siyasi değerleri olana kavramlarla yapılmış bir hamasette kendini bu değerlere mündemiç görmek. Demokrat olarak kendini addetmek ve demokrasinin kalesi olarak kendini konumlamak. O zaman düşman da size karşı olandır. Bizatihi “siz” demokrasinin ölçütüsünüz.

Aşağıda yapacağım alıntıya dikkat edelim. Bu kişi bir gazetenin yayın yönetmenidir. Hukuk kurallarını yok saymayı doğal bir davranış biçimi haline getiren, devam eden bir hukuki dava hakkında, yani Ergenekon, her gün yayın yaparak yasaları çiğneyen bir gazetenin yayın yönetmenidir. Ama bütün kanunlar “demokrasi” için çiğnenebilir. Bunun meşruiyeti demokrasiyi savunmaktadır. İşte alıntı: “Hukukçular bunu yapabildiğine göre, sıradan insanlar da hukuk tanımayabilir; kim ne diyebilir ki! Kimse şaşkınlığını bilgisizliğine yormasın. Bu ülkede bir oyun oynanmıyor; aksine her şey çok açıktır. Açık olan bir savaşın başladığıdır. Anayasal sistem artık ortak bir yükümlülüğün ve düzenlemenin adı değildir. Hukuk, AK Parti’ye karşı siyaset savaşının, topluma karşı düşmanlık ve kinin koçbaşıdır. Bu savaşı kutsallaştıranlar için hukuk bir araçtır; savaşı kazanmak için bazen koltuk değneği bazen tank mermisidir… söz bitti sözleşme bitti.” 1*

Her gün yazarlarının büyük bölümü bu “dil”i kullanan, sürekli bir savaş ve ithamla, Ergenekon soruşturmasında hukuku ihlal eden bir gazete ve yönetimi maalesef “yeniçağlaşma” kavramını kullanıyor. Ne demek istediğimizi bu örnek daha iyi anlatmaktadır. Demokrasi tüccarı ve sadece kendini demokrat kabul eden bir zihniyet yapısı ve siyasal bilinç. Partinin yani AKP’nin bir din “gibi” algılanarak ilişki biçimini bu temele oturtmaktadır. Bu nokta-i nazardan kendi dinlerine mensup olmayanları rahatlıkla aforoz etme, dışlama, hakaret etme, yani “ötekileştirme” hakkını “Demokrasi” adına kendilerinde görmektedirler.

Velhasıl bu ülkede demokrasinin en büyük düşmanı ve demokratikleşmenin zihniyet boyutunda önündeki temel engel “demokrasi tacirliği”dir. Her bir ideolojinin mensuplarının sadece kendilerini, iyiye, doğruya, ileriye, güzele layık görüp ötekini “yok etmesi”dir. Bu tavır Türk düşüncesinde olduğu kadar siyasi yaşamında da ciddi bir sorundur. Yıllarca kendilerinden olmayanı belki de haklı gerekçelerle “kartel medyası”, “yanlı medya”, “iktidar beslemesi” vs. diye suçladıkları gruplardan pek bir farkları kalmadıklarını hatta haksızlık yapmayalım onları aratır duruma gelindiğini belirtelim.

1* Mustafa Karaalioğlu, “Söz Bitti, Sözleşme Bozuldu”, Star Gazetesi, 6 Haziran 2008.

ikbalvurucu2030@gmail.com

Paylaş:

    Geçmiş Yazılar

    Cevapla

    Mesaj:

    • İZ BIRAKANLAR

      "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

      Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

    • Sosyal Ağ

    • ETİKETLER

    • İLETİŞİM

      Editör: Yasin Karabulut

      editor@turkyorum.com

      Facebook Twitter More...