Tarihi Yarimada Gece

12 Haz 2012

Yeni Dünya Arefesinde Türkiye ve Türk Milliyetçiliği

Yazan: NURİ CİVELEK

Yirmici Yüzyılın Son Çeyreğinin Kısa Bir Serencamı

1980'den bu yana dünyada hatırı sayılır değişmeler olduğu muhakkak. Yirminci yüzyılın sonuna doğru Soğuk Savaş devri kapandı, Batı'nın üzerindeki heyûlâ gibi gezinen Sovyet tehdidi yerle yeksan oldu. Fukuyama, He gel ve Marx’a rahmet okuturcasına dünya tarihinin nihai varış noktası, yani “tarihin sonu”, Batı'nın kurmuş olacağı dünya düzeni olduğu iddiasıyla çıka geldi. S. Huntington dünyada, Amerika Birleşik Devletleri ve Katolik-Protestan Avrupa coğrafyasından ibaret Batı ve Konfüçyen, Japon, İslâm, Hint, Slav-Ortodoks vs. medeniyet dâireleri ve bunlardan sadece İslâm ve Konfüçyen medeniyetlerinin Batı’ya meydan okuma kudretine mâlik  olduğunu ancak Batı ile diğerleri [İslâm ve/veya Konfüçyen medeniyetleri] arasında kaçınılmaz bir şekilde ‘medeniyetler çatışması’ meydana geleceğini işledi. İslâm âlemi, 11 Eylül saldırılarının hemen akabinde açık hedef haline geldi. ABD, “önleyici müdahale” anlayışıyla bilhassa İslâm âleminin dört bir yanındaki tedhiş hareketlerini evinde yok etmeye yeltendi. İslâm âlemi, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası üstünlüğü için yeni “düşman” olarak  ilân edildi. Hatta bizzat ABD Başkanı George W. Bush kendilerinin Tanrı’nın dileğini yerine getirdiklerini ve yeni bir Haçlı Seferi’ne memur olduklarını söylemiştir.Hâl-i hazırda ABD, kendinde bir varlık olan küreselleşmeyi kendi lehine istimâl etmeye, daha doğru ifâdeyle küreselleştirici güç olarak bâzen hem iktisâdî, hem kültürel, hem de askerî güce – ancak Irak işgali sonrası uğradığı itîbar kaybı ve sarsılan iktisadî istikrârından dolayı yumuşak metodlara- başvurmak sûretiyle ABD'nin dünya hâkimiyetinin devamını sağlamaya gayret etmektedir.

ABD’nin "tek küresel otorite" olması, Çin’in yükselişi, Rusya’nın toparlanma gayretleri ve Hindistan, Brezilya gibi birtakım sivrilen ülkeler de dikkate alındığında sarsılmaktadır. Yüzyılımızın ortasında bir Avrupalılık ve Avrupa Birleşik Devletleri yaratma hâyalini üye devletlerin en azından yaşadığı iç çalkantıların ve son iktisadî buhranların millî devletler temelinde çözmenin mecburiyeti, AB’nin en azından bir müddet daha siyâsi cüce olarak kalacağı göstermektedir.

1980'den bu yana dünyada olduğu gibi Türkiye'de de bâzı  değişmeler oldu. Askerî ihtilâlin sonrasında belini doğrultamayan ve siyâsî- iktisadî bunalımlar yaşayan Türk halkı, çareyi 2000’li yıllarda yeni bir hükûmete vekâlet verdi; çok ortaklı-hükûmetler dönemine sona erdirdi. AB Türkiye’nin hâkimiyetin menşei ve meşruiyetinin fiilî olarak muğlaklığı, siyâsetin halka açılması, kuvvetler ayrılığından ziyâde kuvvetler çatışmasına meyleden siyâsette istikrarsızlık, ordu- siyâset, hak ve hürriyetler talepleri ve en mühimi Türkiye’yi idâre etme vekâleti alanların Batı nezdinde sicili ve itîbarının düzeltilmesi ve aralarındaki güven bunalımının ortadan kaldırılması maksadıyla 2000’li yılların başında Türk hükûmeti AB’yle sıkı temas hâlindeydi. ‘Çözümsüzlük çözüm değildir!’ anlayışıyla Rauf Denktaş’ın çözümsüzlüğün kaynağı olarak görüldüğü dönemin akabinde, hudut problemi olmasına AB'ye üye olma prensiplerine göre üye olması mümkün gözükmeyen GKRY, Kıbrıs’ın yegâne temsilcisi gibi AB üyeliğine kabul edildi ve Kıbrıs meselesi  AB meselesi hâline geldi.

80’li yılların ilk yarısında ortaya çıkan PKK terörü, Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğü tehdit etti, etmeye de devam ediyor. Soğuk Savaş sonrasında hızla değişen şartların, revaçta olan çarpıtılan, kirletilen değerlerin rüzgârını arkasına alan kuyruk acılı bâzı sosyalist aydınlar izahı mümkün olmayan bir zihnî sapma/savrulmayşa liberal dalgalara teslim olmuş Türk milletini tehdit eder hale gelmiştir. Meselâ, günümüzde çok kültürlülük esaslı mozaik bir yapıya sahip olduğumuz iddiaları ayyuka çıkmıştır. Kimliğimiz tarihî ve sosyo-kültürel temelleri olmayan coğrafya aitliği ifade eden Türkiyelilikle karşılanmaya çalışılmaktadır. Hatta Türk etnik bir unsur adı olarak görülmeye başlanmıştır. Küreselleşme sürecinde millî devletlerin âkıbeti üzerine fikir beyan eden bazı aydınlara göre; önümüzdeki yüzyılda ulus-devletler hatta bilinen şekliyle milletler ortadan kalkacaktır. Dahası, bütün devletlerin bir tek, cihanşümul bir gücü idrâk edeceği, millî hâkimiyetin müdîr olmaktan çıkacağı ve lüzumsuz olduğu dile getirilmektedir. Batı’nın ve ulus-ötesi şirketlerin menfaatlerine “muvafık olanı söylemek” ahlaksızlığı ve saydıklarımızın en iyi ihtimalle zihni esaretten kaynaklanması Türk münevverinin Tanzimat sonrası yakalandığı hastalıklardandır. Merhum Durmuş Hocaoğlu’nun, Bir ülkenin ve milletin çapı, Halk’ın değil, Elitler’in çapı olduğuna binâen, ülkeler arasındaki farklar da halkların değil elitlerin çaplarının arasındaki farktır.” sözleri Türk münevverinin Batı’nın entelektüel muhitlerindenin kırıntılarıyla beslenen, fikrî sefâlet içinde yüzdüğünden bile bîhâber hâlini  tasvir ve Türkiye’nin kabuğu potansiyeline rağmen kıramayan ülke olmasını izah etmektedir.

Türk Milliyetçiliğinin Değişimi

Değişme, insan hayatında her zaman gözlenen bir olgudur. Şartlar değişir, ihtiyaçlar değişir; onlara ayak uydurmak için, ister istemez, hayatın akışı içinde yapılan işler ve takınılan tavırlar da değişir, daha doğrusu değişim hayatın ekseriyetle bambaşka sorularına muhatap olan fert ve topluluklar tarafından verilen cevapların hikâyesidir.

Türk milliyetçiliği, Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi teşebbüslerin hazin şekilde akamete uğraması neticesinde nihai olarak, Devlet'in kurucusu ve omurgası olarak Anadolu’nun kaldığının acı tecrübelerle öğrenilmesiyle ortaya çıkmıştır. Öte yandan birkaç yüzyıldır Batı karşısında mağlup medeniyet durumumuz, Türk kimliğinin mukavim unsurlarıyla mesafeli duran, tarihî müktesebata yabancı bir Türklük tasavvurunun yeşerebileceği bir zihni vasatı da Türkiye’nin önüne koymuştu. Yükselen medeniyet çerçevesi içine giren bütün olguların toplumlararası yerinin atlanarak, üstünlüğü toplumlar üstü akıl ve mantıkla izah edilecek mutlaklığa sahip olarak görüldüğünden, Türklerin Batı’ya bağlamak Batı dışında kendi lehine bir dünya kurabilmemizi sağlayacak vasıtaları ihmal ettiği bu dönemi Türklüğün büzüldüğü dönemi tasvir etmek için kullanmak mümkündür. Bu dönem bazı sınırlı menfaatlerle Batı’ya bağlanmak, kendi lehimize bir dünya dengesi kurabilme imkânından mahrum olmamızın  da bir tezahürüdür. Bugün geçen yüzyılın başında kurulan dengelerin bozulduğu bu dengelerin bozulmasından evvel Türklüğün var olmak endişesinin ötesine geçmiş, Türklük namına zaman ve mekân bakımından farklı tecrübeleriyle buluşulduğu dolayısıyla milliyetçiliğin esas itibariyle bir medeniyet telakkisi çerçevesinde yeniden kavranılmasının kaçınılmaz olduğu kanaatindeyim. Kısaca Türkler, Türk milliyetçiliği değişimden müstağni olarak kabul edilmemelidir.

Türk milliyetçiliği ve Küreselleşme Algısına Dair

Küreselleşme olgusu, tehdit ve fırsatları aynı anda sunulduğu bir tepsi gibidir. Ancak 80’lerden sonra meydana gelen değişmenin bir yüzünü okumak suretiyle adeta bütünüyle tepsideki zehirle meşgul; tarihte var olacağına dair psikolojik zeminini kaybetmiş ve olup biteni sadece ama sadece millî güvenlik perspektifinden okumayı  ve bir milletin fertlerinin, aydınlarının, gençlerinin ‘ben bu tarihte özne oldum, tekrar özne olacağım’ iddiasını taşımakla, hatta güçlü bir özgüvenle tarihe bakmakla milletin beşeriyet tarihine sunacağı yeni değerlerin neler olabileceğini dert etmeye tercih etmeye devam edebilir mi? Yüzyılın başında sözkonusu olsa bu durumun sosyo-psikolojik kökleri son birkaç yüzyıllık toprak kaybı ve çöküş dönemi dikkate alındığında anlaşılabilir.

Türk milliyetçilerinin, küreselleşmeyle birlikte on dokuzuncu yüzyılın başındaki ulus-devletlerin evrildiği, eskisi kadar kendi içine kapalı olmadığını idrak edememek ve hatta Anadolu coğrafyasıyla tahdit edilemeyecek sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik bütünlük-derinlik arz eden kadim coğrafyanın varisi olmaktan kaynaklanan S. Huntington’un kavramlaştırmasıyla “çekirdek ülke” nitelemesine yaraşır birleştirici, bir başka zihinlerle de paylaşılabildiği ölçüde makul kurgu-hayal olmanın ötesinde gerçeklikle buluşan, yeni bir milliyetçilik dili kurma konusunda sıkıntı yaşamaktadır. 20.yüzyılda daha değişik ilişkiler içinde Türkiye’nin tavrı dönemin şartları dahilinde nasıl anlaşılabilir? Bu şartlar dahilinde Mehmet Akif Okur Bey “Ergenekon’dan Sonra Türklük” makalelerinde başta Çin’i zikrederek isabetle belirttiği bilhassa belirli tarihi ve toplumsal tecrübenin ürünü kavramlara yeniden içeriklendirme gayretine şahit olmaktayız. “Yeniden kimliklendirme” temelinde, yeni bir milliyetçilik dili kurma konusunda öneme haiz olduğunu muhakkak.

Ancak problem sadece Türk milliyetçilerinin değil, sadece Türk milliyetçiliğiyle de değil.

Türk entelijansiyası kavramların içeriğinin Batılı zihin kalıplarıyla kodlandığı yakıcı gerçeğinin görülememesi ve hâlâ öznesi biz değil, Batı olan bir dünyanın katı olan her şeyi buharlaştırma talebi karşısında ne yapabilecek?

Katı olanın buharlaştırmayan* sahih olmayan ve karikatürize -aslında dünya ekonomik ve politik dengelerin değişmesi neticesinde sesini duyuran- olmaktan öte geçen bir medeniyet telakkisinin varlık, bilgi, değer alanlarına dair bize ait çerçeve sunmak konusunda kanaatimce yetiştikleri dönem itibariyle olup-biteni kavramaya müsait bir vasata doğmayan entelijansiya ile bu yük nasıl çekilir?  

*Marshall Berman’ın “Katı Olan Herşey Buharlaşıyor Modernite Deneyimi” adlı kitabından mülhem. Batı modernliğinine bir eleştiri, yarın için modern insanlara bir inanç tazeleme alanı açacak bir menfez.: Katı olanı buharlaştırmayan bir modernite.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.