Ayasofya

25 Ara 2012

Yaşamak ve Yaralanmak

Yazan: AFŞİN SELİM

türkyorum-yaşamak ve yaralamakİnsan, tercihleriyle yaşıyor. Daha iyi sonuç alabilmesi, daha iyisini tercih edebilmesiyle mümkün ancak… Tercih ediyor, çünkü ihtiyacı var. Dolayısıyla, ihtiyaçları üzere yaşayan insan, tercihlerinin bedelini ödemekle yükümlü… Kimisi açısından bu hal, “yaşamaya mahkûm” olmakla anlamlandırılıyor. “Her bidayetin, bir nihayeti vardır” diyor ve inanıyoruz ki, imtihan dünyasında yaşamanın sevincini kuşanabilmeli… Fakat maksat uğruna her yolu yürünebilir kabul etmeden. Bir diğer ifadeyle, “her koşula uyum sağlayan tarife” tipine dönüşmeden…

Mesele çerçevesinde, “usul erkân bilmek” deyimini hatırlayalım. Dikkat edilmesi gereken gereklilikleri… İnsanı değerli kılan ne? Yaşadığı ve yaşattığı hayat… Değerli kılan o hayat karşısında alınan duyuş tarzı ise, üslup dediğimiz şeyin ta kendisi. Hayat, insanı muammalarıyla kucaklamakta… Peki, ama gerekeni gerektiği yerde yapabilmek, yaşanan ve yaşatılan hayat bahsinde mecburiyet değil mi?

Göz, neyi görmek istiyorsa oraya bakıyor.

Biliyoruz ama bilmemekle yükümlüyüz âdeta. Karşılaştıklarımıza katlanamadığımız için kayıtsız kalmamız, mesut ve müreffeh kılmıyor bizi. En büyük tepki, tepkisizlik olamayabiliyor. Fakat tepkisizleşmek, kişinin ruh sağlığı açısından daha mühim… Davranış bozukluğu, haklılığı iğfal etmekle meşgul. Hadiseleri ve nesneleri duyularımızla algıladığımıza göre, mevcut durumu “duyu bozukluğu” olarak adlandırabilir miyiz? Öncesi ve sonrası daha da fena: Zihnen dumura uğramak… Kaynağı mı? Kanıksamak…

Malum, insanlar gibi hayvanlar da görüyor, işitiyor, kokluyor, tadıyor ve dokunuyor. Fakat insan, ayırıcı vasıflara sahip; iyinin, doğrunun ve güzelin yanında yer alabiliyor. Hissiyatı ve fikriyatı gereğince… Mehmet Kaplan’ın Nesillerin Ruhu’nda okumuştum: “En ilkel insan dahi bir nebat veya hayvandan farklı hususiyetler arzeder. Şimdiye kadar insandan başka hiçbir mahlûkun dil, din, düşünce, sanat, medeniyet diye bir şey vücuda getirdiği görülmemiştir.”

Kritik soru: “İnsan ne ile yaşar?”

İnsanın, dünden bugüne değin, nasılı ve niçini kurcalanıyor. Biliyoruz ki, üretim ve tüketim keşmekeşine indirgen insan, sahibi tarafından vahşileştirilebileceği gibi, ehlileştirilebiliyor da. Hunharca kullandığı araç ve gereç,  himayesi altına alabiliyor insanı… Kim insan; üretim ve tüketim girdisi mi? Bunu bir nevi “ekonomik terör” olarak algılayabiliriz. İnsanı ve insanı insan yapan duyarlılıkları öteleyerek kurulan iktisadi organizasyonların müşterek özelliği, görünüme indirgemesi insanı… “En güzel surette yaratılmak” kimisi için fizikî güzellik zannediliyor ki, bu nice çirkinliği gizleyebilmekte. Kalbe bakıcı değiliz kuşkusuz, lakin insan, davranışlarına düğümlü… “Görüntü” aldatmasın. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Yaşayan Ölü’sünden nakledecek olursak: “Bir ölü ki yaşıyor, gözleri açık…”

“Bilgide doğruluk, eylemde iyilik, yaşayışta istikamet” niyeti güdebilen sahih bir yaşantının gerekliliğine inanabilmeli. Fakat “madde bağımlısı” için pek “kârlı” olmasa gerek… Dünyanın “alçak” bir yer olduğuna inananlar, söz konusu bağımlılığın düşkünlük olduğunu biliyorlar. Düşkün, adı üzerinde, düşmüş olduğundan dolayı, nereye tutunduysa, oraya ait ve müsait hale geliyor. Netice: Üstündekilere dalkavuk, altındakilere gaddar, menfiye himayekâr, müspete garazkâr…

Gelişmişlikteki ölçüsü merak konusu olan modern insan soyu, sorgusuz sualsiz itaatin, kendisi dışında olduğuna mı inanmakta? “Üretilenin esiri”  olmak varken, ne diye özgürlük dert edinilsin… Kariyer, para, şöhret, nüfuz vs. derken, ürkütücü bir tapınma biçimi nüksediyor. Kişi  diğerlerine  nazaran,  daha ayrıcalıklı  hissediyor kendisini… Misal. Sıkça  “cahiliye dönemi insanı”  söylemi dillendiriliyor ama malum tapınmanın, cahiliye dönemine mahsus bir sapma olmadığı görülmekte…

Nereden bozulduysan, düzelmeye oradan başla! 

Eşyayı ve hadiseyi beş duyu vasıtasıyla tanımaya kalkışan insan, bilgi yüklü maddeler dünyasını tanımlama uğraşında… Dolayısıyla, nereden geldiğini ve nereye gittiğini sorgulayarak, bir an önce “evine dönmeyi” arzuluyor. Fakat sorumlu ve sorunlu…

Dr. Kıvılcımlı, “Yerinde ve dozunda olmazsa, en şifalı ilaçlar en öldürücü zehir olurlar” diyor. Gelgelelim, hastalığın teşhisi için, kime, ne için uygulandığını bilmek gerekiyor. “Kim” olduğumuzu biliyor muyuz? İnsan; nereye yöneldiyse, oraya ait… Olayların ve olguların kuşatıcılığı açısından, yerleşik konum ihmal edilmemeli. Necip Fazıl’ın Cinnet Mustatili’ndeki gibi… Yılanlı bir kuyunun içindeyiz. Ya kuyunun dibinde yılanlaşacağız yahut yılanlara gıda olacağız.

Esasında, bu dünya hayatı esnasında hazırlığını gerçekleştirdiğimiz cehennemimizi sırtımızda taşıyoruz. Rahman ve rahim olan Allah’ın huzuruna, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kişi olamadan çıkacak olmanın vebali yetti, yetiyor, yetecek… İnandığını dillendiren bir insanın, yaratıcısına karşı vefalı olmadan, yaratılmışa vefalı olması mümkün mü? Allah’a şükretmeyenin, insana teşekkür edememesi…

Bir tasavvuf büyüğüne göre: Toprağa kötü şeyler de atılır. Fakat toprak, hep iyi şeylerle (çiçek, ağaç, vs.) karşılık verir. “Bu dünya ayrı, o dünya ayrı” değil çünkü… Sırat-ı müstakim, iyinin, güzelin, doğrunun yanında saf tutmaya mesul kılıyor.

Kanun her defasında hükmünü icra etmekte: İnsanın düşündüğü gibi değil, yaşadığı gibi düşünmesi… Kimlik olgusunun neşet ettiği yer tam da burası. Bu minval üzere, sadece ikna edebildiğimiz insanlar “iyi insan” olarak kabul görüyor nazarımızda. Sonrası kimlikler arası dayanışma… Edindiğimiz kimlikler, sınanmadığımız günahların masumu olmamızı elverişli hale getiriyor olabilir mi?

Cemil Meriç için; yaşamak, yaralıyor. İnsan, yaralandıkça anlıyor yaşadığını. Hassasiyetleri, gereksinimleri ve beklentileri olan bir varlık olarak da, her şeyin çok daha güzel olacağını düşünüyor olmalı… Hayır, yok öyle bir dünya! Üstüne üstlük algısal bir kilitlenmeye maruz kalarak, sıradanlıkla biten meselelerin tutsağı olmuşken… Daha iyisine layık olabilmek için ne yapıyoruz?

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.