Tarihi Yarimada

16 Nis 2012

Yaşamak Tükene Tükene…

Yazan: AFŞİN SELİM

Dünyayı büyük bir pazar olarak algılamak, insanı da o büyük pazarın müşterisi haline getiriyor. Müşterisi, yani kitlesi… Muhatabınızın kıymetini tayin edebilmeniz pekâlâ mümkün. Kıymetinizi bilin: İcat edilmiş tüketim ihtiyaçlarınız nispetinde ihtiyaçları var size. Nasılı satın alma gücüyle ilişkili… Bu hususta profesyonelleşmek için fırsatlardan istifa etmek yeterli değil, istifadeleri de fırsatlaştırabilmeli! Çark böyle işliyor. Dişlileriyle… Peki, ya kırıntılar, mühim mi, eski itirazların yerini yeni itaatlere bırakması an meselesi! İnsan, yaşadığı gibi düşünmeye başlamayagörsün… Maksatlar vasıtalaşıyor, vasıtalar maksatlaşıyor. Eşya ile kurulan ilişkideki probleme temas etmek, bu denli mecburileşmiş miydi? Hazreti insanın tüketimle imtihanı, dünden daha da meşakkatli artık… Çünkü başka bir dünyanın mümkün olabileceğini mümkün görememek, fena yıldırıyor. Tabiatta kıt olan kaynakların sınırsız insan ihtiyaçlarına tahsisi, modern canlı türünü, gelişmiş bir barbarlıkla buluşturmuş durumda…

Elbette, ürün tüketimine indirgemiyorum meseleyi, yalnızca ekonomik bir faaliyete muhatap değiliz, meseleyi kısıtlayamayız. Diyorlar ya hani, “büyük resmi görmek…” Çünkü dönüştürücü bir müdahale bu; kitleleştirici… Şunu alalım, bunu bırakalım üzerinden yapılacak her çözümlemenin, günümüzde geçerli bir karşılığı var mı sahiden? Nasıl tüketiyorsan öyle yaşıyorsun… Huy olarak yansıyış ihmal edilmemeli.

Nihai tüketim üzerine kurulan sisteme dair, arşivden bir haber: “İnsanoğlunun ruhundaki din, aile, toplum ve sosyalleşme duyguları, yeni dünya insanında yerini ‘sahip olma ve tüketme’ dürtülerine bırakıyor. Tüketim, milyarlarca insanda yeni bir bağımsızlık duygusu yaratıyor. 11 Eylül saldırılarının ardından Amerika Başkanı George W. Bush’un halka hitaben yaptığı konuşmada ‘Alışveriş merkezlerine gidip bir şeyler satın almanın bir vatandaşlık görevi olduğunu’ vurgulaması bile tüketim olgusunun ne denli bir güç olduğuna işaret etmeye yetiyor. Ancak, ne yazık ki, araştırmalara göre, kişisel mutluluğun temeli olarak görülen para bile, yılda 13 bin dolar kazanca ulaşıncaya kadar iş görüyor. Daha yüksek gelir elde edenler, daha çok mutlu olamıyor. Yani tüketimin olmazsa olmazı ‘para’ ile saadet olmuyor.”

Hakikat ve erdem endişesinin, bir yolunu bulup, geçim gailesinin önüne geçememesi, ne yazık ki, piyasa şartlarını normalleştiriyor. Modern canlı türünün, yaşam kalitesini yükseltebilme kaygısıyla tüketmeyi mutluluğunun kıstası haline getirmesi, özetlerin ve sonuçların olduğu bir nevi istatistikleşme hali… İnsan ben’i bu süreçte sıkça vurgulansa da, söz konusu benleşme halinin yığınlaştırdığı yadsınamaz. Ben’i, yani kalabalıklar içinde birey oluşu… Kim bilir, liberal demokrasinin ipine tutundukça daha da kuvvetlenebiliriz: “Bütün dünyada insanlar aynı gazozları içiyor, aynı köfteleri ve pizzaları yiyor, aynı ayakkabıları ve giysileri giyiyor, aynı müzikleri dinliyor, aynı danslarla eğleniyor, çocuklar aynı oyuncaklarla oynuyor, aynı masalları seyrediyor, aynı kahramanları benimsiyor…”

Gelgelelim, “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” anlayışının, her defasında, -sözüm ona- “özgürlük” üzerinden yerleşik ezberleri bozarak kendi ezberlerini dayatması, yığınlaşma bahsinde ayrıca hatırlanabilir. Bu anlayış nasıl olsa karşıtını da kendisi belirlemekte: Reaksiyonu hiç değişmeyen “kaba softa, ham yobaz…”

Hoşnut olduklarımızla haşrolacağız. Dedik ya, dünya bir pazar kendileri için ve o büyük pazarın yerleşik laboratuarları var; laboratuarları ve kobayları… İlgilisi için imanî ve itikadî bir mesele bu. Bir ölüm kaldı, üstesinden gelemedikleri, onun da acısını, mezarları şehirlerden uzaklaştırarak bir nebze hafifletiyorlar. Bir etkinlik haline gelen cenazeleri düşününüz. Yaratılmışlık sonrası, uzaktan nasıl gözüküyor yeryüzü: Ne haliniz varsa görün…

Kitlenin, müşterinin, tüketicinin merakı, yalnızca ve görgüsüzce, tüketim nesnelerine yöneliyor. İhtiyaç olgusu tedavülden kalktığı için hayatın her alanında aşırılaşma yaşanmakta… Hal böyle iken, neyi kaybettiğimizi hatırlayabilmemiz için, neyi bilmediğimizi bilmemiz gerekiyor. “Uzman” tavsiyelerine bir müddet ara vererek… İnsanların, nesnelerin, duyguların birer tüketim malzemesine dönüştüğü bu çağ esnasında, Bedri Rahmi Eyüboğlu yetişiyor imdadımıza:

Erimek belirsizce her şeyde, 
Karışmak sulara yıldızlara, 
Sinmek kokusuna mor menekşenin, 
Yanmak damar damar, nefes nefes, 
Yaşamak tükene tükene…

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.