Sultanahmet Ahırkapı Feneri Adliye ve Ayasofya

10 Eyl 2012

Yaşadığımız Hayattan Ne Öğreniyoruz?

Yazan: AFŞİN SELİM

Prof. Kemal Sayar, “Anestezi çağı” başlıklı yazısında, “Anestezi rejimleri insanları ıstıraba karşı duyarsızlaştırıyor ve insanın yaşadığı hayattan bir şeyler öğrenmesini güçleştiriyor” demişti. Istırapsızlığın ıstırabı bu! Ölü mü, diri mi; müphem… İnsanı, organlarına indirgemiyorsak, ıstıraba karşı duyarsızlaşmasını, normalleşme olarak adlandırmamız beklenemez. Uyumlulaştıkça uyuşturulan insanın ahvali ürkütedursun; bu çerçevede, mesuliyetsizliğin neşet ediyor olması tesadüfe indirgenmemeli… En nihayetinde, sülükler de iz bırakarak ayrılıyorlar aramızdan; yani dirilerin içinden. Görüleceği üzere: Istıraba karşı duyarsızlaştırılmış insan, mesuliyetsizlik mensubiyetini mecburiyet olarak idrak etmiş durumda… Hayattan ne öğrenmesini bekliyoruz? Gayesi mutlu olabilmek…  Fakat nasılı tahlile muhtaç, çünkü mutlu olabilmeyi arzularken, mutluluk endüstrisinin nesneleştirdiği “birey” olarak yaşamakta… Hem de kendisine göre ahlakî bir disiplin edinerek. Yıldırım Türker’in teşhisiyle: “İnsan, seçtiği hayatın ahlakıyla yaşar.” İnsan, ahlaksız yaşayabilir mi? İnsanın ahlaksız bir varlık olmadığını düşünenlerdenim. Ahlaksızlık yoktur; düşük ve yüksek ahlak vardır.

Anestezi çağı, adı üzerinde, duyarsızlaşma yaşatıyor bağımlısına. Yadırgamıyorsan, alıştırılmışsındır. Duyularından ve duygularından arınmış bir canlının inorganikleşmesi, yeterince ürkütüyor. Kusurların uluorta kusulması, alıştırılmayla irtibatlı olmalı… Kötülüğün şeffaflaşma sorununa aradığımız tedavi yöntemi; kötünün kendisini teşhir etmekten değil, kötülüğün kendisini teşhisten geçiyor. 

Anestezi çağı, çağcılına ne enjekte ediyor? Ağrıya ve acıya karşı duyarsızlaşma… Bir diğer ifadeyle, duyumsama yokluğu. Bilinçsizlik değil bu; işlevini yitiren duyarlılığın kişiyi canlınımsılaştırması… Gandhi’nin, “niteliksiz bilgi” ve “vicdansız haz” dediği trajediye ise, kargaşa zamanlarında sıkça rastlıyoruz. Bilgide niteliksizlik ve hazda vicdansızlık, kötülüğü şeffaflaştırıyor. Eşya ve hadise zeminine fikri tatbik etmek isteyenlere karşı, “ideolojisizlik ideolojisi” taarruz pozisyonu almakta gecikmiyor yine:  İdeolojiler öldü! Bir diğer yandan, eşya ve hadise zeminine fikri tatbik ederken, zaruri olan kural unutuluyor: Kişileri nesneleştirmemek…

Sonrası yalnızlıktan yakınan çığlıklar. Normal şartlar altında, yıldırmayan yalnızlığın güçlendirdiğine inanabiliriz. Fakat buradaki yalnızlık iddiasının tamamen sentetik olduğu aşikâr… Hattâ tastamam bir ergenlik yalnızlığı olarak tezahür ediyor. Şairin feryadına dikkat: “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır…” Herkes aynı kalabalığın içinde, aynı yalnızlık söylemine sığınmaktayken, asil bir isyan olan yalnızlığın iğdiş ediliyor olmasına şaşırmalı mıyız? Albert Camus’nün, “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, insanların nasıl öldüğüne bakın” tavsiyesinden mülhem… Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, insanların nasıl yalnızlaştığına bakın.

Son tahlilde mukadderattır elbette ama gidişatı hâl belirliyor. Makul ve makbul olanı, elinden ve dilinden emin olabilmekte göremiyorsa insan, neyin gelişmişliğinden bahsedebiliyor hâlâ? Yıl; şu olmuş, bu olmuş… İnsan kalabiliyor musun?

Üç sınıf insan olduğu bilinmekte:

1. Görenler.

2. Gösterildiğinde görenler.

3. Görmeyenler.

Yaygınlaşan “madde bağımlılığı” neticesinde, sahip olduklarımızın zamanla bize sahip olduğunu gözlemliyoruz. Madde bağımlısı ancak maddeye bağlı solunumla hayata tutunabilmekte… Bağlılıklarımızdan ve bağımlılıklarımızdan ziyade; algısal kilitlenmeye maruz kalmanın şartlara şartlandırışı, insanın, kendisini aşan bir ideal gütmesini mümkün kılmıyor. “Enayi misin” diye soruyorlar. Çünkü yılgın babalarından aldıkları nasihate sıkı sıkıya tutunuyorlar: “Biz yaşamadık, o yaşasın.” Fazlasıyla ağır bir vurdumduymazlığın sillesi suratınıza iniverdiğinde, siz de hatırlamaya başlıyorsunuz, kendi bacağından asılan koyunun akıbetini…

Yaşadığımız hayatın ahlakını tercih ettiğimizden dolayı, o hayattan ne öğrendiğimizi sorgulamamız gerekiyor. İnsan, öğrendiklerinin toplamı değil mi zaten? Varsın, “kişisel gelişim” kitapları; başarıdan başka yol sunmasın, başarıdan başkasına tapınmasın… Biz, bu sahneden, yenile yenile ve vuruşa vuruşa çekilmesini bileceğiz. Ölüm bilincine erişememiş bir insandan, sınanarak yaşamanın erdemi beklenebilir mi? Unutulmasın: “Kredi kartı müşterilerinin yetiştiği” bir çağ esnasında, “Sen ancak seni aşan bir ideale katılıyorsan insansın” demişti, Garaudy.

Bozulma, başladığı yerden düzelmeli. İnsan, ne tuhaf… Kendisinden kaçmak istedikçe, kendisine yakalanıyor. Suçüstü! Allah’ın ibret sopasını, başkasının üzerinde gördükçe mutlu… Fakat nereye ve kime kadar? Kayıtsızlaştıkça daha mutlu olabilmeyi ummak, uzun vadede, mutsuzluk olarak hissettiriyor varlığını… Bu gerçek dışılık karşısında, insan, söylediği yalana inanarak inşa etmek istiyor küçük dünyasını…

Gerçeğin üç aşaması olduğu bilinmekte:

1. Dalga geçilir.

2. Şiddetle reddedilir.

3. Kabul edilir.

Yaşadığı gibi düşünecek ki, düşündüğü gibi yaşamaya vakti olmasın! Heidegger’den:  “Soru sormak, aklın dindarlığıdır.” Soralım öyleyse: Ölüm riskini atlattı, hayat belirtisi var, fizyolojik ihtiyaçlarını giderebiliyor, pekiyi, inandığı gibi yaşayabilme istidadına sahip mi?

Esasında, “iyi gözükmek” için uğraşıyoruz çünkü görüntü dünyasında yaşıyoruz. Görüntüler üzerinden yürütülen manipülasyonların istilası, zihinlere yerleşmişken… Dikkat buyurunuz: Olmaktan bahsetmiyorum. İnsan, iyi olduğu değil, gözüktüğü müddetçe; dünyayı, devasa bir mağaza olarak algılıyor. O dünyanın endüstriyel bir tasarımı mı yoksa? Niyet ve teşebbüs: Mutlu, daha mutlu, çok daha mutlu olabilmek…

 

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.