topkasaray

26 Oca 2012

Ülkücülüğün ‘Sahih Tip’ Problematiği Üzerine Tekrar Düşünürken

Yazan: FIRAT KARGIOĞLU

“…Sanatın bir yeniden-üretim olmasında, ideolojinin hem olumlu hem de olumsuz belirlenimleri olacaktır. Benim vurgulamak istediğim, sanatsal üretimin, salt ideolojinin belirlenimlerine indirgenemeyeceği.” [1]

Hilmi Yavuz
Gerçekçilik Sorunu Üzerine

1: Bu yazıdan önce, Ülkücülük bağlamında [da] bir ‘sahih tip’ problematiğinden dem vurulabileceğine ilişkin iki yazı yazmıştım: ‘‘Ruh Adam’, ‘Aylak Adam’ ve Biz, Ülkücüler’ başlıklı ilk yazıda –Hilmi Yavuz’un ‘sahih/yaşanmış tip’ ve ‘gerçek/verili tip’ ayrımından yola çıkarak, Nihâl Atsız’ın ‘Ruh Adam’ı ve Yusuf Atılgan’ın ‘Aylak Adamı’nı birlikte-okumamın ardından, “…Ülkücü okurların elinde, kendilerini bugünün sahihliği içerisinde anlatan metinler ‘yeterince’ mevcut mudur?” sorusunu sormuştum. ‘İlâve Notlar, Ya da Bir ‘Sahih Tip’ Örneği’ başlıklı ikinci yazımda ise, ilk yazıya okurlarca yöneltilen iki tip eleştiriye cevap vermiş ve ‘sahih/yaşanmış tip’ten ne kastettiğimin tam olarak anlaşılması nâmına, Mustafa Kutlu’nun ‘Seyfettin’i Severdik’ başlıklı kısa metnini arz etmiştim.[*] İmdi; işbu üçüncü yazıda –İkbal Vurucu’nun yakın zamanda kaleme aldığı ‘Sert Bakışlı Değil Sevgi Bakışlı Ülkücüler: Samsun Ülkü Ocaklılar’ başlıklı yazı vesilesiyle de [**], ilk iki yazıdaki, soyut ve/veya muğlâk kalmış noktaları ‘somut’ örnekler ile açımlamak niyetindeyim.  

2: İlk yazıda; Selim Pusat’ı ‘modern birey’, C.’yi ise ‘postmodern birey’in özellikleri bağlamında, birer ‘gerçek/verili tip’ olarak [da] okunabileceğinin altını çizmiş ve eklemiştim: Bu iki tip, ‘gerçek/verili tip’ler oldukları kadar, ‘sahih/yaşanmış tip’ler değildir. Yâni: Atsız, Selim Pusat’ın sert ahlâkından öte bir noktaya düşünsel hududu genişletmez iken; Atılgan ise, hakikatte ‘tutamak düşmanı’ C.’nin de tutamaklardan münezzeh bir yaşam süremeyeceği hususuna pek değinmez. Şüphesiz ki bu iki husus; söz konusu yapıtlar nâmına birer ‘eksik’ değil, ‘tercih’ olarak okunmalıdır. Ki, bu tercihler de, ne ‘Ruh Adam’ veya ‘Aylak Adam’ın edebî kıymetini düşürür, ne de her iki romanın gördüğü toplumsal işlevleri [: ‘bütünleştirme’, ‘parçalama’ vs…] anlamsız kılar. Bu tercihler, sâdece ve sâdece her iki romandaki tip’i de birer ‘sahih-tip’ olmaktan [görece] uzaklaştırır, o kadar!

3: Peki, ne demektir ‘sahih-tip olmaktan uzaklaşmak’? Ya da böylesi ‘sahih-tip olmaktan uzak’ tip’ler yapmak, herhangi bir birey, topluluk ya da toplum açısından, herhangi bir ‘sakınca’ arz eder mi? Evvelâ ilk soruya cevap vereyim: ‘Sahih-tip olmaktan uzaklaşmak’, insanın fizik veya metafizik mânâda herhangi bir parça’sını çekirdeğe alarak, tek-düze bir ‘insan’ [: yalnızca ve yalnızca ‘insan’] ya da ‘kimlikli-insan’ [: sözgelimi ‘muhafazakâr insan’, ‘milliyetçi insan’ vs…] anlatımının tabii neticesidir. Meselâ, erkek ile kadın arasındaki münasebet[sizlik]leri; ‘sürekli’ olarak saf, temiz ve pür-metafizik [: yâni şehvetsiz!] bir ‘aşk’ın tezahürü olarak tek-düze resmetmek ne kadar sahih’likten uzak ise, tam aksi resmedişler de, en az o ölçüde sahih’likten uzaktır. Bir başka deyişle; böylesi resmedişlerin hiçbirisi, büyük harfle ‘İnsan’ı ya da ‘Kimlikli-İnsan’ı anlatmaz, anlatamaz. Bu biçim resmedişlerin anlatabileceği, olsa-olsa küçük harfle ‘insan’ ya da ‘kimlikli-insan’dır; zirâ biliriz ki Leylâ’lar ve Mecnûn’ların yaşadığı söylenilen bu dünyada, ‘Lüzumsuz Adam’lar da yaşamıştır:

‘Leylâ İle Mecnun’dan [2]: “Leylâ cennetten bir huri, Mecnun karanlıkta bir nur. Leylâ güzellik şahikasında dolunay, Mecnun aşk ikliminde bir sultan. Biri belâ çemeninin gül fidanı, öbürü vefa göğünün hilâli. Şu gülen, güzellik ordusunun şahı; bu sevinen gam ülkesinin dilencisi. Biri imrenme, öbürü ayıplanma. Biri dillere destan, öbürü efsaneler güzeli. Kucak kucağa iki güneş. Dudak dudağa iki deniz. Çelik mermere çarptı, iradeye ateş düştü. İki tel bir saza düzüldü, hüzzam nağmelerin ahengi coştu. O buna baktı sevindi; bu onu gördü tutuldu. Akıl aradan çıktı, ruh gölgeye düştü. Mecnun’a bu saadet ağır geldi, yıkıldı, serildi; Leylâ iradesini yitirdi bayıldı, serpildi.”

‘Lüzumsuz Adam’dan [3]: “O, dünyaya hayretle bakmaya doğmuştur. Hiçbir şey anlamadan şaşırmaya doğmuştur. Başını alıp yollarda dolaşmaya, insanlar neler yapıyor diye görmeye, görmemeye gelmiştir. Bir köprüde durup suyun rengine bakmak, bir kızın bacaklarını seyretmek: Bunu kimler öpebilir? Şu saçı nasıl okşarlar? Okşayan ne mübarek, ne iyi, ne harikulade birisidir kim bilir? Öyle olmasa, bir kadın da kendini seçebilir? Demek dünyada başkaları, korkunç surette iyi, olmayacak kadar akıllı… Belki de onlar aptes bile dökmüyorlar. Belki de o insanlar ter bile kokmuyorlar. Onlar kokular gibi, onlar yaz akşamları gibi, onlar deniz gibi, balıklar gibi tertemizdir. Ya onlar da ara sıra burunlarını karıştırırlarsa bu kıza layık mıdırlar? Ya bu kız da akşam olunca işinden yorgun dönünce çoraplarını çıkardığı zaman onları kokluyorsa?..”

4: 3’üncü nottaki ikinci soruya geçer isek: Soruyu, “Ya da böylesi ‘sahih-tip olmaktan uzak’ tip’ler yapmak, herhangi bir birey, topluluk ya da toplum açısından, herhangi bir ‘sakınca’ arz eder mi?” diye sormuştum. Cevabım ise, şu: ‘Sahih-tip olmaktan uzak’ tipler, ‘nitelik’ anlamında değil, ‘nicelik’ anlamında ‘sakınca’ teşkil edebilecek tiplerdir. Yâni: Tek başına ‘Ruh Adam’ ya da ‘Aylak Adam’, ‘nitelik’ anlamında bir ‘sakınca’ içermez; ama ‘nicelik’ anlamında bu tiplerin artışı, hattâ bir yandan artarken bir yandan da ‘tek’ kalışı, okur için son derece sakıncalıdır. Tip’in ‘tek’ kalmasından kastım, [görece] ‘sahih olan’ veya ‘sahih olmayan ama öteki’ tiplerce dengelen[e]memiş hâlidir. Şöyle bir örnek vereyim: Dilâver Cebeci’yi Ülkücülüğün ‘sahih şâir’lerinden biri olarak resmettiğim bir yazı vardı [: bakınız: ‘Ülkücüler, Bir ‘Şiir Cemaati’ Olarak Okunabilir mi?’]; o yazıda Türkçü veya İslâmcı şiirin ‘tek’ başına [: ya da birlikte!] Ülkücülüğün şiiri olamayacağını, böyle bir durumun –Sosyolog Kadir Cangızbay’dan emanet bir ifâdeyle, ‘patlıcan’ı ‘hünkârbeğendi’ niyetiyle yemek misali bir metonimik yanılsamaya tekâbül edeceğini belirtmiştim. İmdi de, bu örneği uyarlayarak diyebilirim ki: Sözgelimi; hem yazma hem de okuma anlamında Türkçü şiirin niceliksel artışı, Ülkücülüğü sahihlikten uzaklaştırır; bu uzaklaşmanın ‘tedavisi’ içinse, iki farklı yol izlemek mümkündür: (1) Ülkücü şiir’in, yâni sahih-olan’ın niceliksel anlamda artış göstermesini sağlamak, ya da (2) meselâ İslâmcı şiir’in, yâni ‘sahih-olmayan ama öteki’ kategorisindeki şiirlerden birinin, birkaçının ya da hepsinin niceliksel anlamda artış göstermesini sağlamaktır. Söylemeye bile lüzum yok: Bu iki yoldan ilki –Ülkücü-okur’u sahihliğe yaklaştırmak nâmına, şüphesiz ki ‘tercih edilesi’ olanıdır. Peki, bu yollardan birine girilmeyip, aynı yolda ısrar edildiği takdirde ne olur? Çok basit: Diyalektiğin meşhur yasası devreye girer ve ‘nicelik, niteliğe dönüşür’! Yâni, hakikatte sahih-olmayan şiir, zaman içerisinde ‘hâkim-şiir’ konumuna geçer ve Ülkücü-okurca, Ülkücü şiir’miş gibi’ temellük edilir! Ve açıktır ki bu, sakıncalı bir temellük ediş biçimidir!

5: Bendenizin bu problematiğe dikkat çektiği esas bağlam ise –özel olarak şiir filan değil, bilhassa birinci yazının nihayetinde sorduğum sorunun bağlamıydı ve o soru şuydu:

“…Ayrıca, bilindiği üzere: ‘Ülkücülük’ üzerine yazılmış metinlerin büyük bir kısmı –tabiatı îtibârıyla, ‘sahih/yaşanmış’ değil, ‘gerçek/verilmiş’ tiplere dayalı metinlerdir. Bir başka deyişle: Ülkücülüğe dâir metinler, pozitif’çi, yâni olan tip’leri anlatan değil, normatif’çi, yâni olması gereken tip’leri öğreten metinlerdir. Peki, Ülkücüler arasında zaman-zaman “Ülkücü acıkmaz, Ülkücü susamaz, Ülkücü üşümez vs…” şeklinde ‘şakayla karışık’ dile getirilen bu hâkim-metinler, acaba Ülkücülüğü ‘sahihlik’ten uzaklaştırmakta mıdır? Ya da bu soruyu şöyle sorarak, yazımıza son noktayı koyabiliriz: Acaba Ülkücü okurların elinde, kendilerini bugünün sahihliği içerisinde anlatan metinler ‘yeterince’ mevcut mudur?”
Malumunuz: Bu soruya “evet, tabii ki mevcuttur!” diyen birisi olsa idim, herhalde ‘sahihlik’ üzerine bu denli vurgu yapmazdım. O hâlde artık bu soruya ilişkin cevabımı açık-açık vereyim ve bu cevap üzerinden vurgumu derinleştireyim: Hayır, Ülkücü okurların elinde, kendilerini bugünün sahihliği içerisinde anlatan metinler ‘yeterince’ mevcut değildir. Zirâ bugün itibariyle; Ülkücüler için yine Ülkücüler tarafından yazılmış metinlerin büyük çoğunluğu, Ülkücülüğün ‘metafizik’ parçasını, topyekûn Ülkücülüğün yerine geçirerek yazılmış metinlerdir. Bir başka deyişle: Ülkücülük nâmına yazılan ‘metafizik’ eksenli metinlerdeki niceliksel artış, ‘metafizik+fizik’ biçiminde tasarlanmış metinler [: ‘sahih-olan’] ya da ‘fizik’ eksenli metinlerdeki [: ‘sahih-olmayan ama öteki’] niceliksel artışlarla dengelenmediği için, Ülkücü-okur, giderek sahihlikten uzaklaşmaktadır. Mesele, işte tastamam budur!

6: Bir ince ayrıma dikkat çekerek, toparlıyorum: Peki, acaba bu kuramsallaştırma doğru ve işlevsel ise, dördüncü notun sonunda şiir nâmına bahsettiğim diyalektik sürecin, aynen beşinci nottaki süreç için de geçerli olması gerekmez mi? Yâni, madem bugün itibariyle Ülkücülerin elindeki Ülkücülük ile ilgili metinlerde ‘metafizik’ eksenli bir bakış açısı niceliksel olarak hâkimdir, o hâlde bu niceliğin de niteliğe dönüşmesi gerekmez mi? Elbette gerekir; ama meselenin ‘bam teli’ de işte tam bu noktada: Ülkücüler, öyle metinlerle burun buruna geliyorlar ki, bu metinlerin içerisindeki metafiziği temellük etmek istemelerine rağmen, edemiyorlar! Beceremiyorlar! Neden mi? Nedenini –ne vakit bu ‘kısır-döngü’ye ilişkin muhabbet açılsa, değerli dostum Murat Yılmazer’in hatırlattığı bir betimleme üzerinden anlatayım:
“Ülkücü; dört halifece temsil edilen dört özelliği de bünyesinde barındıran kişidir. O; Hz. Ebubekir kadar ‘sadık’, Hz. Ömer kadar ‘adil’, Hz. Osman kadar ‘iffet sahibi’ ve Hz. Ali kadar ‘cesur’dur.”
Buyurunuz: Bu dört özelliği bünyesinde barındır[a]mayıp da “Ülkücüyüm” diyen bir kişi gördüğümüz vakit, içimizden ‘En Ülkücü’ olan ilk taşı atsın artık.
Bilmem anlatabildim mi?

Sonnotlar

[1]: Hilmi Yavuz, ‘Gerçekçilik Sorunu Üzerine’, Edebiyat ve Sanat Üzerine Yazılar, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı: İstanbul / Ocak 2008, s: 25.

[*]: Mustafa Kutlu’nun adı geçen metninde, bendenizin esas dikkat çekmek istediği husus, yazarın Seyfettin’i anlatma biçimiydi. Zirâ Mustafa Kutlu o kadar ustaca bir anlatım biçimiyle Seyfettin’i resmetmektedir ki, Seyfettin –hem ‘marijinal’likleri hem de ‘sıradan’lıklarıyla, okura bir ‘bütün’ olarak kendisini açmaktadır.

[**]: Vurucu’nun söz konusu yazısının –bilhassa bu yazıda ele alınan problematik bağlamında da- önem arz eden kısmı şu satırlardır: “Ülkü ocakları Türkiye’nin en köklü sivil toplum örgütlerinden biridir.  Aynı zamanda üye sayısı bakımından da küçümsenemeyecek bir orana sahiptir. Ülkücü düşüncenin toplumsallaşmasında ve etkin bir hale gelmesinde her dönem belirleyici bir işleve sahip olmuştur. 1970’li yıllarda Ocağın belirgin özelliği güçlü bir dayanışma merkezi haline gelmesi ve ülkücülerin eğitimlerinin sağlandığı bir mektep olmasıdır. Seveni kadar sevmeyeni de vardır. Ülkü Ocakları ve ülkücüler on yıllarca vatanseverliğin, dostluğun, kardeşliğin bir mekânı olmasına rağmen 1980 darbesi sonrası bazı durumlar olumsuz bir algının inşasında belirleyici oldu. Zaman zaman mafyalaşmanın ve çeteleşmenin içinde bir kısım insanların kendilerine “ülkücü” sıfatını vermesi Ülkücü düşmanları tarafından karşı propagandanın merkezine yerleştirildi. Bu insanların Ahmet Arvasi’nin  “ülkücülükten geçinenler” kategorisine tekabül ettiği görülmektedir. Fakat sonuçta bu istismar ideolojik hasımları tarafından bilinçli bir şekilde ve geçmişin de intikam duygularının hâkim olduğu psikolojik alt yapıya bağlı olarak, “katiller,” “mafya”, “çete”, “kavgacı”, “okumayan-yazmayan” bir insan tipi şeklindeki Ülkücü tipi kurgusuna temel oluşturmuştur. Özellikle bilinçli bir biçimde yürütülen olumsuz algı inşası basın aracılığıyla sürdürülmektedir. Dünün Marksistlerinin egemen olduğu basın ve sanat dünyasında “ülkücü” tipi yukarıdaki özelliklere bağlı olarak topluma enjekte edilmektedir. Son dönemlerde izlenme oranı yüksek dizilerdeki “mafya”, “şiddet yanlısı”, “kavgacı”, “kiralık katil” ve “yabancı düşmanı” tiplemelerinde ülkücülerin yer alması üzerinde durulması gereken bir sorundur. Pek çok ülkücünün dahi bu olumsuz ülkücü ve Ülkü Ocakları algısından etkilendikleri maalesef bir vakadır. Elbette bu algıyı yönetecek ve biçimlendirecek bir iletişim stratejine ne politika ve yöntem ne de kullanılabilecek araç açısından ülkücülerin sahip olmaması kendilerini saldırıya açık bir konumda bulunduruyor.”

[2]: İskender Pala, Leylâ ile Mecnun, Kapı yayınları, 24-25. Basım: İstanbul / Nisan 2011, s: 19.

[3]: Sait Faik Abasıyanık, Lüzumsuz Adam, Yapı Kredi Yayınları, 13. Baskı: İstanbul / Ocak 2010, s: 33.

fkargioglu@hotmail.com

Geçmiş Yazılar

Cevapla

Mesaj: