Tarihi Yarimada Gece

10 Haz 2013

Uğrunda Yaşamak

Yazan: AFŞİN SELİM

türkyorum-uğrunda yaşamak“Türk, Suriye Selçuklu Sultanı Tutuş gibi, Anadolu Selçuklu Sultanı Süleyman’la harp ederken, kendisine teslim olmak için intihar eden hasmının naşını arar, bulur ve ‘Biz size zulmettik, ailenize huzur vermedik, bizi affet!’ diye ağlayarak üstüne kapanır. Zafer teraneleriyle ortalığı inletmez. O günü, matem günü ilan eder ve Süleyman’ın cenaze namazını kendi kıldırır.” (Nurettin Topçu, Yarının Türkiyesi, 1961)

Kaynak neresiyse, başlangıç oradan gerçekleşiyor ve böylece tarihî akış kesintisizce devam ediyor. Devamlılığı sağlayan unsurlar sayesinde…

Sınırları vakti zamanında çizilmiş ve kazanılmış bir toprak parçasından ibaret görmediğimiz bir ülkede yaşadığımızı, öncelikle hatırlatalım. Türkiye, ülkelerden bir ülke olmadığı gibi, topraklardan bir toprak da değil… Ya üzerinde yaşayanlar? Onları da, yiyen, içen, cinsel iştahlarını bir şekilde karşılamaya çalışan ve defi hacette bulunan kişiler yığını olarak görmüyoruz elbette.

Kalp, gönül ve ruh taşımak, insan adlı varlığı diğer canlılardan üstün kılıyor. Doğal olarak. Böylelikle; yanlışın ve doğrunun, iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin nasılı şekilleniyor. İlgilisine kalan, nerede pozisyon alacağı…

Mehmet Kaplan, Büyük Türkiye’sinde şöyle diyor: “Sevmeyen bir kalb, Yunus’un tâbiri ile ‘kuru bir taş’a benzer. Onun üstünde ne çiçek, ne de gözyaşı yeşerir.” Allah muhafaza… Böylesi bir felakete uğramak, yaşarken telef olmaya elverişli zemini hazırlıyor. Öznenin kendisi nesneleşirken, nesne özne olarak hükmediyor.

Düşünmek, aramak ve yapmak için sevmeye muhtacız. Yaşadığımız gibi düşünüyor, layığımızı buluyor ve yapmak için yıkıyoruz; ama vatanını yaşanmazlaştıranlardan olmuşsak şayet, orada yalnızca vatan değil, kalpler de taşa dönüşüyor. Sıkça tekrarlanan “sağlıklı yaşam” bahsini bu minval üzere muhakeme edelim. Sağlıklı yaşayabiliyor muyuz ki, sağlıklı düşünebilelim…

Yerleşik şablonlarla ve paketlenmiş nefretlerle iğfal edilmiş bir zihin açısından öncelikli olan ne? Liyakat yerine mensubiyet tabii ki… Bu yaklaşım neticesinde, adil olmanın herhangi bir ehemmiyeti kalıyor mu? “Sen bizdensin” diyerek gerçekleşmişse girizgâh, gerisi teferruat…

Düzeni olmayanın düzeni başkaları tarafından tayin ediliyor yine. Çünkü yaşama kudretini yitiren herkeste görülmesi muhtemelen bir yoksunluk bu…  Halbuki, yaşanılabilir bir düzen tesis etmek, Dündar Taşer’in ifadesiyle, “kabiliyeti nispetinde yetkili, sadakati nispetinde şerefli, gayreti nispetinde refahlı, hizmeti nispetinde yüce” yurttaşlarla mümkünleşebilir. Demek ki, niteliğe muhtacız. Sadece niceliğin herhangi bir önemi yok. Şahsiyet nasıl teşekkül edecek? Terbiye ile…

Kendimize karşı mesul olduğumuz kadar, tarihe karşı da mesulüz. İsmet Bozdağ(Sohbetler, 1995), Kemal Tahir’den naklediyor: “Tarihten sıkılıyorsanız, kendinizi ya merak etmeyecek kadar budalasınız, ya da hatırlamaktan korkacak kadar suçlu…” Kahramanlık çağı bitmedi. Mesuliyetine razıysak, özümsememiz gereken düstur belli. İnsan için en önemli mertebe: “Kendini bil.” Ancak kendimizi bildiğimiz müddetçe, yöneldiğimiz sevginin niçinini dosdoğru idrak ediyoruz. Lafla yetinmeden…

Kimisi için katlanılmaz olsa da; coğrafî, tarihî ve sosyal şartlar içinde duyuyor, düşünüyor ve hareket ediyoruz. Fakat muhatabı olduğumuz hadiselere karşı kayıtsızlaşmak, beraberliğimizi pekiştirememekte.  Nasıl başlıyorlar lafa? “Orada ne işimiz var, onlardan bize ne…” Böylesi bir kaygısızlık, “sultan kavim” olarak nitelendirilen bir milletin mensuplarına yakışmıyor. Dışımızda gelişen hadiseler vesilesiyle bölünüyor olmamız ise, “Aydınlar” bahsine değinen Necmettin Hacıeminoğlu’nun durum tespitini hatırlatıyor,

– Varılmak istenen hedefin mahiyeti üzerinde ki görüş ayrılığı: Prensipte ayrılık.

– Hedefe ulaşmak için tutulan yolun seçimi üzerindeki görüş ayrılığı: Metotta ayrılık.

İnsanlar gibi, ülkelerin de dünü, bugünü ve yarını var. Mazisi ve hafızası. Galibiyeti ve yenilgisi. Pekiyi. Dün üzerinden hareket ederek, bugünü aşacak ve yarına hazırlayacak kuşatıcı bir ideal nasıl gözetilebilir? Emek, toprak, dilek ve vicdan birlikteliği üzerinden…

İbrahim Tenekeci, Uhud savaşında okçuların korumak zorunda olduğu ve hiç ayrılmamaları gerektiği tepeye benzetiyor, Türkiye’yi. O halde bu ülkeden bakınca ne görüyorsak, sınırlarımız ve savunmamız oradan başlıyor. Tenekeci’nin ifadesiyle: “Buradan bakınca, Mekke’den Mediye’ne, Bağdat’tan Kudüs’e, Buhara’dan Semerkand’a Saraybosna’dan Üsküp’e kadar her yer görünür. Burayı terk etmek yahut zayıf bırakmak, ta oralara yansır, nitekim yansımıştır. O halde, Türkiye’nin ‘köprü’ olduğunu söyleyenlere ‘kale’ hatırlatması yapalım.” (Yenişafak, 18.03.2013)

Uğrunda yaşamak dediğimiz meselenin anlam ve önemi bu doğrultuda aranmalı. Layıkıyla yaşayabiliyor muyuz? Maddî ve manevî müktesebatımız bizi, biz kıladursun; öncelikle nefsine karşı kahraman olabilenleri arzuluyor bu ülke… Emanet devralmanın bilinciyle de, yaşananlardan mesul oluyor insan. Sevmekle yetinmiyor. Edindiği terbiye çerçevesinde hareket ediyor. Söz barındırıyor bünyesinde. Onun dışında hiçbir canlı söz verememekte…

Sahi, ekmeğinden suyuna, taşından toprağına, Türkiye’yi miras değil, emanet olarak kabullenebiliyor muyuz? Emanete ganimet diye bakmadan…

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.