Topkapi Sarayi

3 Oca 2012

Türkiyelilik, Türkiye Halk(lar)ı, Türklük Ve Vatandaşlık (*)

Yazan: NURİ CİVELEK

Nazik bir davete icabet etmenin huzuruyla merhaba dostlar;

“Millete hizmet etmek istiyorsan, elinden gelen işle başla.” diyen Gaspıralı İsmail Bey’in ikazını dikkate almamak benim için mevzuu bahis olmadı. Ancak hiçbir zaman “ağzı olan konuşuyor” deyimi tedai ettiren had bilmezliğin ve seviyesizliğin kol gezdiği bu âlemde çala kalem yazmak da tasvip ettiğim iş olmadı. Bu yüzden sizlerle berâber olduğum müddet zarfında belirli fasılalarla bâzı fikir yazıları kaleme alacağım. Memnû aşkıyla tenhada nadiren gizli gizli  buluşan çapkınlar gibi olmaması için de elimden geleni yapacağım. Ancak her şeyden evvel biraz geciktim, nazik davet sahiplerine özür borcum var; ve onu da îfâ etmeliyim.

Esâsen, yüz yüze tanışıyor olmasak da ben de aynı denize akan farklı renk, tat ve rayihadaki ırmaklar olduğumuz zannındayım. Yakın vâdede sadık kaarîlerim olacağınızı ümit ettiğim sizlerin sabrını çok zorlayıp cinleri tepesine çıkartmadan sadede gelelim.

Türkiyelilik, Türkiye Halk(lar)ı, Türklük Ve Vatandaşlık (*)

Kavramların varoluşundaki ana belirleyici olarak tarihten dolayısıyla, kültürden arındırılarak ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Kavramların belirli bir istikâmette düşünmeye sevk etmesi, kavramların zaman içinde değişmelere uğradığını ihmâl anlamı taşımaz. Kavramların düşünce aksımızı tayin ediciliği meşhur “Düşman sizin çaldığınız müziğe göre dans etmeye zorlanmalıdır” ifâdesini hatırlatmaktadır. Türkiye’de bazı kavramlar dile dolana dolana  âdeta “e’t-tekrarü ahsen, velev kane yüz seksen” melez aforizmasına riayet edilerek zihinlerimize işlenmekte ve daha da ötesinde çok kere masum gözükmeleri dolayısıyla hassasiyet sahipleri tarafından dahi kullanılmaktadır. Bu yazımızda günümüzde çokça başvurulan Türkiyelilik, Türklük, Türkiye halkları kavramlarına temas edeceğiz.

Mekân Olarak Türkiyelilik

Sadece çıplak bir varlık alanı olan Fizik-Dünya, bir var-olan olarak, bu hâliyle, bir değerler alanı, yani bir etik veya estetik yahut hukukî varlık değildir. O, ‘sadece var’dır; bizatihi ne güzel’dir, ne çirkin, ne iyi’dir, ne kötü; onda ne adalet vardır ve ne de zulüm. Ona bu yüklemeleri (izâfeleri) yapan, onun karşısındaki süje, yani, “insan”dır.1Suje’nin dışta tezahürü olarak duygu, davranış ve düşünceler yaratılır. Kimlik insan ve cemiyet arasındaki manevî bağdır zîra insan cemiyete âittir, bir cemiyet mahsûlüdür, cemiyet dışında insan (antropos) yoktur.2  Zaten insan,“ bir tür hayvan” olmasına rağmen, ondan ayrıldığı en kesin nokta kültürel bir varlık oluşudur. Kültürel varlıktan kasıt, yani kültürü yaratan ve onun içine doğan, kültürü yaratma kabiliyetine yine kültürün içinde ulaşan varlıktır. Bu da, insanın cemiyetin hem yaratıcısı ve hem de onun mahsûlu olduğunu gösterir. Cemiyet içinde ortak duygu, düşünce ve davranışlar insanların paylaştığı (öz, essence) “ruh”a  atıfla yaratılır. Cemiyet ruhu öznelerin özneler ile olan ilişkisi neticesinde varlık kazandığından cansız obje (nesne)ye anlam veren de öznedir. Bu sebeple mekân yani nesne bir kimlik öznesi olamaz. Kimliği özneler arası ilişkiler belirler.

Türklük de aynı anlam ve simge yapılarına mündemiç bireylerin yarattığı bir kimliktir. Türkiyelilik ise sadece bir coğrafi varlıktır ki “Türk” olarak tanımlanan öznelerin yaratması ile coğrafyada bir “anlam” kazanır ve o “vatan”dır.3 Özneyle ihtilafın aşılması için ortaya atılan Türkiyelilik kavramının sosyal, kültürel, tarihî, hukukî vd. bağlardan azâde salt coğrafî aidiyet ifâdesi olduğu iddiası “burası neden Türkiye, ne zamandan beri Türkiye?” suâline gebedir. 

Coğrafî ad olarak ‘Türkiye’(=Turkhia) tâbirine ilk defa Bizans kaynaklarında tesâdüf edilmektedir. VI. asırda Türkiye tâbiri Orta Asya için kullanılıyordu.(Menandros). IX-X. asırlarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan sahaya bu ad verilmekte idi. (Doğu Türkiye=Hazarların ülkesi, Batı Türkiye=Macar ülkesi.) XIII. asırda ‘Türk Devleti’ zamanında Mısır ve Suriye’ye ‘Türkiye’ deniliyordu. Anadolu ise XII. asırdan itibaren ‘Türkiye’ (Turcia) olarak tanınmıştır.4

“…İtalyanlar ‘Turchia’ veya ‘Turcmenia’, bütün orta zaman Alman seyyahları ‘Turkei, Tirkenland’ veya Fransızlar ‘Turquie’ derlerdi. Türkiye’yi bugün telaffuz ettiğimize yakın olarak 16’ncı asırda İngilizce seyahatnâme kaleme alan Nicola de Nicolay ‘Turkie’  olarak zikrediyordu.5

Fransa (France) adı, Frank (Franc) adından gelmektedir. Francia (Francie)’dan…  Frankların ülkesi, Frankların memleketi, Franklara ait olan (şey)…

Galya topraklarında Kelt, Flaman, Alzas, Katalan, Bask, Bröton, Norman vd. yaşamasına rağmen bu ülkenin Fransa adını alması, Frankların “kurucu, birleştirici ve mayalayıcı” rolünden kaynaklandığı gibi, Selçuklu ve Osmanlı topraklarının da Türkiye adını almasının arka plânında Türklerin bin yıldır yüklendiği ve oynadığı tarihî rol yatmaktadır. 6

Renan’ın “Tıpkı bir ferdin mevcudiyetinin kesintisiz bir yaşama iddiası olması gibi, bir milletin mevcudiyeti de –bu benzetme için müsaade ediniz– her gün tekrarlanan bir plebisittir.” demesi gibi devamlılık aidiyetin anahtar kavramıdır. İnsan, hatırlama ve kısmen unutma sayesinde geçmişini biriktirir ve var olmaya kısmen yitirilerek birikmiş bir geçmişin üstüne hayat kurmak üzere her güne başlar. Geçmişle sürekliliği sağlayan bütün bağları koparmak insana ait bir durum olamaz. Kimliklerin göz ardı edilememesi gereken yanı kimliklerin kendilerini belirleyici kaynak olan muhayyile dolayısıyla unutmaya ve hatırlamaya dayanmasıdır.

Türkiye, Türk ile anlam kazanmış bir nesnedir. Türkiyelilik muhteva bakımından da Türk’ün tarihî, kültürel, siyâsî geleneğini mündemiç, Türklerle meskûn bir coğrafya olduğundan Türkiyeliği teklif edenlerin de maksadını zaten karşılamamaktadır.

Türkiye Halkları mı, Türkiye Halkı mı?

 Bir ülkenin belirli bir coğrâfî mekânında yaşayan ve o ülkenin diğer coğrafyalarındaki ahâli(ler) ile siyâsî algılama ve gayeyi göz önüne almadan bu mekân âidiyeti dışında aralarında başka bir ortak payda bulunması şart olmayan bir topluluğa “halk” denir.7  Bahsedilen türden bir halkı, diğerlerinden ayırt eden hiçbir ortak yan yoktur.

Halk, ancak siyâsî bir bilince ve irâdeye sâhip, yâni kendi içinde homojen bir insan topluluğu olarak ele alınırsa; siyâsî halk olarak tanımlanabilir, bu aynı zamanda “millet” anlamını da taşır. Millet, sadece bir toprak parçası üzerinde belli bir dönemde yaşayan insanlardan ibâret değildir, geçmişte yaşamış olanları, hâlde yaşamakta olanları ve gelecekte doğacak olanları da kuşatır.

Ernest Renan da, Sorbonne Üniversitesi’nde Mart 1882’de verdiği “Qu’est-ce qu’une nation?”– “Millet nedir?”– başlıklı konferansının üçüncü ve son faslında “Millet, bir ruhtur, manevî bir prensiptir. Bu ruhu, bu manevî prensibi aslında bir olan iki şey teşkil eder. Bunlardan biri mâziye, diğeri ise hâle (bugüne) aittir. Biri, zengin bir hâtıralar mirâsının müşterek sahipliğidir. Diğeri birlikte yaşama arzusu konusunda mutabakat ve bir bütün hâlinde devralınan mirâsı yüceltme iradesidir.” demektedir.

Ali Fuad Başgil de “millet… yalnız yaşayan vatandaşlar câmiasından ibaret değildir. Millet, ebediyete doğru durmadan akan bir ırmak gibi, bütün geçmiş ve gelecek nesilleri ihtiva eden bir mefhumdur.” 8  demek sûretiyle mâzi, hâl ve âti noktai nazarından bakıldığında Gökalp ve Atatürk gibi Renan’la da buluşmaktadır. Dolayısıyla müstakil, hükümran, mânevî ve siyâsî topluluk olan millet, halka eş kabul edilemez. Farz-ı muhal, bu tür bir kabûlün ardından hâkimiyet kim adına kullanılacaktır? Herhangi bir halk adına mı kullanılacaktır? Sosyal, kültürel, tarihî, hukukî vs. bağları dışarıda bırakan hasbelkader bir araya gelmiş herhangi bir topluluk varsayımıyla bu ülkenin, bu devletin sınırlarını nasıl tayin edilecektir?

Küre-i arzdaki bütün nev-i beşeri vatandaşı kılan bir devlet, – dünya devleti – mümkün müdür? Devlet her şeyden önce dışa karşı hür ve müstakil olmalıdır. Böyle bir dünya devletinin var olması, başka bir devlet olmamasını intac eder ki, bu durumda devletin dışa karşı hür ve müstakil olması üzerinde durmak anlamsız kalacaktır.

Siyâsî entite olarak halk, yani millet, farklı veya değil ancak farklı olduğu bilincinde, kendi geleceğini kendisi tâyin etmeye hak sahibi ve muktedirdir. İki veya daha fazla millî topluluk aynı müşterek gelecek tasavvuruna sahip olamayacağından bu kavramların bir mülk kavgasına açık kapı bırakacak sakatlığını taşıdığı ortadadır. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halk’ına Türk milleti denir.” cümlesinde Türkiye coğrafyasında yaşayan ahâliye, Türk milleti denildiğini ve bu milletin Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlık haklarına sahip olduğunu belirtmektedir. Üstelik bu cümlede birbirinden kat’i sûrette ayrı yer alan halk ve millet kavramı, coğrâfî halk(lar)ı siyâsî halk(lar)a dönüştürmek sûretiyle parçalanmalara yol açacak Marksist jargonu da reddedildiğini göstermektedir.

Vatandaşlık ve Türklük

Her modern devletin dayandığı sosyo-kültürel temeller, nüans hatta bazen derin farklılıklar gösterse de millet tanımı vatandaşlık müessesesi dolayısıyla hukukî-siyâsî form olarak da belirir. Ancak kimliği sadece vatandaşlıkla görülen siyâsî-hukukî form da tayin edemez. Meselâ; kendini Türk olarak tanımlayan bir kişi Türkiye’de olduğu gibi; Bakü’de, Kırım’da Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olmaksızın Türk’tür. Kimliğini kendi farklılığı ve aitliği olarak işâretler. Kültürel sınırlarının tamamen mekâna bağlı olarak yeniden inşaa edildiği ulus-devletler çağı kimlik tanımının da mekânla sınırlı tutulması gibi açmazları içinde barındırmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti 1924 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’na göre, “Türkiye ahâlisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla ‘Türk’ ıtlak olunur” (m.88) denildiği hâlde, 1961 (m.54) ve 1982 (m.66) anayasalarında “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” denilmiştir. Bu Türkiye’de Türk hâricinde başka kimsenin yaşamadığını tedâi ettirecek vuzuhsuz bir hükümdür. Aynı hüküm Türkiye hâricinde Türk yaşamadığı gibi bir anlamı da mündemiçtir. Oysa Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ve kalbî-iradî sadâkatle bağlı Türk vatandaşları kadar, Türk diye anılmaktan şikâyeti olmayan uzak ve yakın coğrafyadaki kardeş ve akrabalarımızı da ifâde eder. Dolayısıyla siyâsî irâde beyânı kadar; tarihî, medenî ve kültürel bir aidiyetle de kazanılabilir.

Tarihî bir özne olarak Türk milletinin Anadolu coğrafyasındaki siyâsî teşkilâtı Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘Türk’ü tanımlama selâhiyeti verilmesi, meşrûiyeti alanın verenden daha öncelikli, daha üstün telâkkî edilmesi neticesini doğurur ve devletin milletin bir fonksiyonu olma durumuna hâlel getirir. Ayrıca Türkiye’de Kürtler, Abhazlar, Lazlar, Boşnaklar, Çerkezler vs.’yi inkâr etmediği için 1924 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’nda yer alan “Türkiye ahâlisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla ‘Türk’ ıtlak olunur.” ifâdesi daha yumuşak ve daha olumlu bir vatandaşlık düzenlemesi olarak kalabilirdi. Söz konusu madde “Hâkimiyet bilâ kayd-ü-şart milletindir” (m.3) ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne ve hakikî mümessili olup millet nâmına hakk-ı hâkimiyeti istimâl eder.” (m.4) diyen hükümleri birlikte okunulduğunda Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, din ve ırk farkı gözetilmeksizin Türk kabûl edildiği ve iktidârın meşrûiyet kaynağının millet olduğu anlaşılır. Elbette hiç kimse kendini Türk hissetmeye mecbur değildir. Ancak hiç kimse Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına saygı göstermemek, ona sadık kalmamak ve mülkün tapusuna el uzatmak keyfiyetine sahip de değildir. Çünkü millet şüphesiz tek bir irâdeye sahip  bölünmez bir varlık, bir organik bütündür.

(*) Divan Yolu dergisinin Güz sayısında neşrolunmuştur.

1.  Hocaoğlu, Durmuş., Kötülük, Toplumsal Kötülük ve Hürriyet, Köprü Dergisi / Sayı: 75, Yaz 2001

2.   Hocaoğlu, Durmuş., Dil, İnsan ve Cemiyet: Cemiyet Hâricinde Ne İnsan Vardır Ne De Dil., Yeniçağ., “Analiz”., 08 Eylûl 2006

3.  Vurucu, İkbal., “Türklük”ten “Türkiyeli”liğe Bireyin Temsil İmkânı.,  20 Ağustos 2011

4.  Kafesoğlu, İbrahim., Türk Millî Kültürü., syf.43., ISBN 975-437-236-5., 24.Basım, 2003

5.  Ortaylı İlber., Türkiye’nin Adı., Milliyet Pazar., 18 Mayıs 2008

6.  İnce Özdemir., Fransa’da ‘Frank’ diye bir ırk yokmuş, Hürriyet., 6 Kasım 2004

7.  Hocaoğlu, Durmuş., İktidar Hakkına Sözde Sâhip Olmak, Halk Egemenliği Sorununu Çözmeye Yetmiyor., Yeniçağ., “Analiz”., 11 Nisan 2008

8.   Başgil, Ali Fuad., Türkiye Teskilat Hukukunda Nizamname Mefhumu ve Nizamnâmelerin Mahiyeti ve Tabi Olduğu Hukuki Rejim, Cemil Bilsel’e Armağan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul, 1939

civeleknuri@hotmail.com

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.