Tarihi Yarimada

9 Haz 2012

“Türk Kültürü ve Milliyetçilik” Eserinin Işığında Erol Güngör’ün Türk Milliyetçiliği Tasavvuru ve Bir Eleştiri – II

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Erol Güngör’ün Gökalp’i eleştirirken “Gökalp’in hakkını Gökalp’e veren” tavrı da dikkat çekicidir. “ Gökalp’in fikirleri Anadolu’dan İstanbul’a tahsile gelen delikanlıların ilk aylarda çektikleri ruhi sıkıntının tesiri altında söylenmiş gibidir. Türk tarihi ve kültürü hakkında bugünde pek çok yazarlarımız ondan daha sağlam bir görüş kazanmış değillerdir. Bu yüzden biz Gökalp’i burada Türk kültürünü yanlış anlayanların en kaliteli örneği olarak bahis konusu yapıyoruz. Onun Osmanlı tarihini bilmeyişi yüzünden düştüğü apaçık hataları tekrar teşhir etmeye lüzum yoktur.”5  ifadeleri Güngör’ün bu tavrını net olarak ortaya koymaktadır.

Güngör’ün Gökalp’e bakışını ona yönelttiği eleştirilerin gölgesinden azade anlamak için “ Türk milliyetçiliği üzerinde şimdiye kadar yazıları ve konuşmalarıyla bizleri aydınlatmış pek çok fikir adamımız vardır, fakat bunlar içinde –düşüncelerine her noktada katılmamakla beraber- benim en önemli saydığım iki kişi bulunuyor: Ziya Gökalp ve Mümtaz Turhan. Bunların kuvveti sadece çok parlak birer zekâya sahip olmalarından değil, aynı zamanda sosyal ilimlere dayalı bir milliyetçilik görüşünü işlemelerinden ileri geliyordu.”6 sözlerini gözden kaçırmamak gerekir.

 
Erol Güngör’ün Gökalp’e yönelttiği önemli eleştirilerden birisi onun “Osmanlı tipi” ile “Türk tipi” ni ayrıştıran kabulüdür. Gökalp’in Osmanlı medeniyetini Türklükten uzak konumlandıran bu görüşü Güngör tarafından tenkit edilmiştir.  “ Aslı Türk olmayanları bile Türkleştiren Osmanlı kültürünü Türklere yabancı saymak kolay anlaşılır şey değildir.”7  diyerek Gökalp’in Osmanlı’yı dışlayıcı tavrını eleştiren Güngör’ün dönemin münevverlerinin düşüncelerindeki dalgalanmaları izah etmek için devrin siyasi gelişmelerine bakmak gerektiğini öne sürmesi de önemlidir. “ O devirdeki değişmeler iyice tetkik edildiği takdirde, münevverlerimizin hakikati aramaktan ziyade hal ve şartlara göre reçeteler hazırlamakla uğraştıkları görülecektir.”8 tespitinde bulunan Güngör’ün Ziya Gökalp’in devri iktidarlarında Talat Paşa ve Enver Paşa için, sonrasında da Mustafa Kemal Paşa için yazdığı ve yazılan isimlere kurtarıcılık atfeden şiirlerinden bahsetmesi milliyetçi camia için hazmedilmesi pekte kolay olmayan bir çıkış hükmündeydi. Öyle de oldu, Erol Güngör Gökalp’le ilgili fikirlerinden dolayı bir çok baskıya maruz kaldı. Güngör’ün yazdıklarını “görenler” Türk milliyetçiliği namına bir eşiğin aşılmakta olduğunu idrak ederken, yazdıklarına “bakanlar” ın tavırlarıysa farklı oldu.  Esasında Güngör’ün fikirlerinde yanlışlıklar olduğunu ileri sürdüğü münevverlere empati ile yaklaşacak bir irfan insanı olduğunu söylemek mümkündür. Onun “ Türkiye’nin kuruluşu hakkında fikir yürüten münevverlerimizi bugün okurken onların yüzme bilmeyen bir insanın kendisini ölüme daha çok yaklaştıran çırpınışlarına benzer fikirleri karşısında sempati duymamak elden gelmiyor. Reşid Paşa’dan Talat Paşa’ya, Namık Kemal’den Ahmet Rıza’ya ve Abdullah  Cevdet’e kadar hepsi de memleketlerini yenilgiden kurtarmak için çalıştılar; üstelik Türkiye’nin başına gelen bin bir felaketi biz kitaplarda okurken onlar bizzat yaşadılar. Yanlış düşüncelerinden dolayı onları şahsen mahkûm etmek veya devletimizin yıkılışından onları sorumlu tutmak hakikate ve insafa yakışmaz.”9 ifadeleri bu empatinin tezahürü olarak kabul edilmelidir.
 
Bu noktada bir Erol Güngör eleştirisi yapmayı zaruri addediyorum. Eleştirdiği dönemin münevverlerine yönelik sert eleştirilerinin yanında vicdani bir sorumluluk şuuruyla yaptığı empatiye karşı bahsi geçen dönemin bazı vakalarında empatiden çok uzak ve tarihi hakikatlerle uyuştuğunu ifade etmekte zorlanacağımız bir tavır benimsemektedir Güngör. Onun bu tavrına bilhassa İttihatçılar maruz kalmıştır. “Balkan topraklarını Yunanlılara ve Bulgarlara verenler İttihatçı münevverlerdi; bunlar küçük balkan kavimlerine bir kurşun atmadan yenilecek kadar yüreksiz çıktılar. Onların safsatalarıyla hiç ilgisi olmayan halk çocukları ise bin yıllık tarihlerinden aldıkları güçle Çanakkale’de, Gazze’de, Galiçya’da, Kafkaslarda, Sakarya’da ve Dumlupınar’da çarpışarak kendi haysiyetleriyle birlikte hasta münevverlerini de kurtardılar.”10 diyerek İttihatçılara ağır bir şekilde yüklenen Erol Güngör’ün ifadelerinde bazı tarihi sıkıntılar bulunduğunu söylemek iktiza eder. Şöyle ki; Balkan topraklarının kaybedildiği 1912 yılında İttihatçılar fiilen iktidarda bulunmuyorlardı. Her ne kadar 1908’den beri faaliyetlerini aleni bir şekilde sürdürüyorlarsa da, Babıali’ye ve orduya hakim değillerdi. İktidarda ki Kamil Paşa’nın İttihat Terakki karşıtı tutumu da çok açıktır. 1912’nin savaş ortamında İttihatçılara karşı hükümet yaptırımları sertleşmiş ve birçok İttihatçı İstanbul’u terk etmek zorunda kalmıştır. Kamuoyunda bilinenin aksine İttihatçılar 1908’den itibaren iktidarın tek hâkimi değildi, ancak yoğun mücadeleler ve zaman zaman yok olma tehlikeleriyle karşılaştıktan sonra 1913’de iktidarda kesin olarak söz sahibi olmuşlardı. Söz sahibi olmalarını sağlayan Babıâli Baskını’nın sebebi de bilindiği üzere Kamil Paşa kabinesinin düşman eline geçen Edirne’den vazgeçtiği düşüncesidir. Bu vaka sonrası iktidarı ele geçiren İttihatçılar, Edirne’yi de düşman işgalinden kurtarmışlardır. Güngör’ün büyük başarısızlık olarak takdim ettiği Balkan kayıpları İttihatçılar iktidarda değilken, “haysiyetlerin kurtarılması” olarak nitelendirdiği Çanakkale, Gazze, Galiçya ve Kafkaslar’daki savaşlar ise İttihat Terakki iktidardayken meydana gelmiştir. Güngör derinliğinde bir münevverin bunlara vakıf olmaması akla ziyan göründüğüne göre, meseleyi duyguların hakikatten ağır bastığı bir demde kaleme alınan yazılar olarak mı kabul etmeliyiz?
 
Güngör’ün İttihatçılara yaklaşımını irfanının ağır bastığı anlar ile duygularının ağır bastığı anlar olarak ikiye ayırmak mümkün görünmektedir. Güngör’ün “ Elli-altmış yıl öncesinin dev-gençleri (y.n. Güngör’ün bu ifadeyi olumsuz manada kullandığı açıktır.) olan İttihatçılar Selçuklu arşivleriyle kışlalarda soba tutuşturarak koca bir imparatorluğun külünü göğe savurmuşlardı.”11 şeklinde aktardığı vaka ve ötesinde yaşananlar onun,  yaşam alanı kabul ettiği milli kültüre saldırı karşısındaki tavrını bilemektedir denilebilir. Bu noktada tıpkı Güngör’ün Gökalp neslini değerlendirirken benimsediği günün koşullarını dikkate alma usulünü benimsemek elzemdir. Nasıl ki; II. Meşrutiyet sonrası münevverler Güngör’ün tabiriyle “yüzme bilmeyen insanın denizde ki çırpınışlarını” andıran bir halde çabaladılarsa, esas gayelerinin müspetliğine rağmen bu süreçte pek çok menfilik vuku bulduysa, Güngör’ü yetiştiren medeniyet ve milli kültür havzası da anılan süreçte büyük yaralar almış, ezilmiş, horlanmış ve yok sayılmıştır. Eserin kaleme alındığı dönemde bahsedilen yara henüz çok tazedir ve sürekli kanatılmaya devam etmektedir. Erol Güngör’ün derinlikli tespitlerinin arasına serpiştirdiği bazı ifadelerini anılan yaradan muzdarip bir bünyenin kontrolü mümkün olmayan “ahh” ları olarak değerlendirmek gerekir.
 
Güngör’ün dert edindiği ana mesele kültürün içselleştirilememesi, içselleştirmiş görünenlerin ise bu halinin zahiren böyle olduğudur. Güngör “ Türk kültürü bizim nesillerimiz için bir müzelik eşya haline gelmiştir. Bugün bir Türk’ün kafasında Üçüncü Ahmet Çeşmesi’nin Paris’teki Zafer Takı’ndan daha fazla bir manası yoktur. Bir Amerikalı turist gibi bizde bu çeşmenin karşısında “çok güzel” demekten başka bir şey söyleyemiyoruz ve bu “güzel” sıfatının dayanağı olabilecek bütün değerlendirmelerden mahrum bulunuyoruz. Yahya Kemal Itri’den bahsederken manalı şeyler söylüyordu; biz bugün Itri’yi överken boş laf ediyoruz, çünkü onu duymak ve anlamaktan çok uzağız.”12  derken bir içselleştirememe, hemhal olamama problemine işaret etmektedir.
 
Güngör en kapsamlı eleştirilerini Türklerin uzun tarihi yolculuğunun mahsulü olan birikimlerden yararlanmak yerine ütopik düşüncelere kapılan münevverlere yöneltmiştir. Milletin zihin kodlarında yaşattığı kıymetlere ve özgüvene Türk münevverinin uzaklığı Güngör’ün eleştirilerinin merkezini oluşturmaktadır.
 
Güngör,  Türk entelektüelinin alması gereken mesafeyi ve varması iktiza eden ideal yeri “ Türk münevveri yüzyıl önceki Türkçeyi kullanmayacak, ama bin yıl önceki Türkçe metinleri bile anlayacak; yeni harfleri kullanacak, ama üniversite kapısı önündeki kitabeyi görünce alık-alık bakmayacak, demokrat olacak ama atalarının siyasi ve idari dehasından faydalanmasını bilecek; bir Osmanlı Türk’ü gibi ayakları yerde, başı dik, gönlü geniş, kalbi metin olacak, hiçbir zaman basitliğe düşmeyecek. Ve nihayet, milletinin büyüklüğünü anladığı zaman artık fuzuli kurtarıcılık ve akıl hocalığı yapmaktan vazgeçecek.”13 şeklinde tarif etmektedir.
 
Erol Güngör’ün kadim dostu Dündar Taşer’e atfen aktardığı “bir kargaşalıkta babasını kaybederek yetimhaneye koyulan çocuğun dünya kadar bir mirasa dayandığını öğrenmesi” idi onun meselesi. Büyük miras ve yetimhanedeki çocuk metaforu Güngör’ün fikri mücadelesini sarih bir şekilde ifade etmektedir.
 
Erol Güngör’ün Türk milliyetçileri tarafından “yeniden” keşfine duyduğumuz ihtiyaç mevcut fetretimizin ağırlığını göstermesi bakımından mühimdir. Belkide münevverlerimizin günübirlik siyasetin keşmekeşinden artık “kütüphanelerine dönmelerinin” vakti gelmiştir.
 
* Bu makale Türk Edebiyatı'nın Haziran 2012 sayısında neşredilmiştir.
______________________________
 

5  Erol Güngör, a.g.e, s. 81

6 Güngör, a.g.e, s.20

7 Güngör, a.g.e, s. 83

8 Güngör, a.g.e, s. 85

9 Güngör, a.g.e, s. 87

10 Güngör, a.g.e, s. 74

11 Güngör, a.g.e, s. 122

12 Güngör, a.g.e, s.126

13 Güngör, a.g.e, s.130

Paylaş:

    Geçmiş Yazılar

    Comments are closed.

    • İZ BIRAKANLAR

      "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

      Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

    • Sosyal Ağ

    • ETİKETLER

    • İLETİŞİM

      Editör: Yasin Karabulut

      editor@turkyorum.com

      Facebook Twitter More...