Yarimada Silueti

25 Nis 2012

Tunalı: “Töre, Türk düşünce tarihinde çok orijinal bir dergidir…”

Yazan: EDİTÖR

A.Yağmur Tunalı, 1955 yılında, Kayseri’de doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fransız Filolojisi mezunu… Yazıları; Türk Edebiyatı, Hisar, Töre, Hamle ve pek çok dergi ile Tercüman başta olmak üzere gazetelerde yayımlandı. Çeşitli dergilerin kurucuları ve yayımcıları arasında yeraldı. Başbakanlığa bağlı kuruluşlarda çalıştı. Kültür Bakanlığı Danışma Kurulları’nda görev aldı. Metin Yazarı, senarist, sunucu, yapımcı ve yönetmen olarak binlerce programa katkısı oldu. 2011 yılında, “Melal Burcu” adlı şiir kitabı, Elips Kitap tarafından yayımlandı…

Afşin SELİM / afsinselim@gmail.com

– Yazı ve sanat hayatınıza şiirle başladınız. Şiirle başlamak, yazarlarda sıkça rastlanan bir durum… Şiir yazıyor musunuz hâlâ? 

Evet, hemen hemen her yazarın bir şiir geçmişi vardır. Şiir, hem yazının çocukluk dönemidir, hem de kalemi güzelleştirir, eskilerin dediği gibi, “Kalemi şiirle terbiye edilmiş olanlar iyi yazıcılar”dır.

Benim gibiler için şiir, bir gençlik hevesi veya yazmaya başlangıç değildir. Belki zamanla hayatımızı idare edecek kadar içe işleyen bir ruh mekanizmasıdır. Böyle olunca, şiir bırakılmaz. Şiir sizi bırakmaz.Gerçi şairlerin çoğu da, belli bir yaşa kadar şiirle yazıcı-söyleyici olarak meşgul olur, sonra nesirle devam ederler. Küçük bir grup, şair gelir ve şair gider. Galiba ben, onlara yakınım. Çok fazla vakit ayıramasam da, şiir söylüyorum. 

Sanat; hayatı güzellik açısından görme, anlama ve bilme işidir… 

– Sanatı nasıl tanımlayabiliriz, sanatta hedeflenen şey nedir, sanat evrensel midir?

Sanat, yaradılışın kanunları karşısında bir şifreleme ve şifre çözme işidir. Elbette güzeli aramadır. Bu tarafıyla, çok zor bir iştir, muazzam bir iç laboratuarı gerektirir. Bu konuda söz çok uzar, hemen sorunuzun ikinci kısmına geçeyim.

“Sanatın hedefi” var mıdır?” gibi bir soru sorulabilir. Sanatı anlamada gerekli bir soru olsa da, sanatın ilgisi dışındadır. Kısaca, hayatı güzellik açısından görme, anlama ve bilme işidir. Dünyaya gelen her ruh değilse bile bazı özel ruhlar, bir anlama cehdi ve çilesiyle gelirler. Bunlar için de, güzelin peşine düşenler sanatkârlardır.

Dünya ve yaratılışın her görünüşü, her işi güzeldir. Bu güzelliğin kânûniyetlerini keşfetmek isteyen, çileli dervişin adı sanatkârdır. Bu keşif, çok özeldir ve sahibine aittir. Bunun için, her şair ve sanatkâra ayrı bir yer ve yol düşer. Aynı yere ayrı yollardan varırlar. Sanatkâr bulduğunu güzelliğin diliyle söyler. Güzeli güzel söyler. Hayret ve hayranlıkla söyler.

Bu haliyle sanat, bütün insanlık için açık bir alandır. Verimleri de bütün insanlığa seslenir. Kim ne kadar alır, kim ne kadar sever ve anlar, kim ne kadar faydalanır, onun şartları, yetişme ve tarih birikimine göre değişir. Buna “evrensel” demek gerekirse, denebilir.

– Fikir ve ruh dünyanızın  şekillenmesinde etkisi olan Yahya Kemal’e hiç olmazsa  bir  konuda benzemek isteğiyle şiir kitabı yayınlamamak istediğiniz doğru mu?

Evet, doğru demek isterdim. Ancak, burada bir kaçışın güzellemesi vardı. Pek çok sebepten şiir kitabı yayınlamaya râzı olamıyordum. Üzerime üzerime gelen dostlara, “Üstadım Yahya Kemal gibi benim kitabımı da gidişimden sonra basarsınız, diyordum. Bu o kadar yaygınlaştı ki, biyografime de koymak zorunda kaldım. Yahya Kemal’i anmaya vesile olduğu için de pek severek kabullendiğimi söylemeliyim. 

Türk’ün her şeyi güzeldir diyen Mehmed Emin’dir, ama yaşayan Yahya Kemal’dir…

– “Yahya Kemal, bir milletin macerasını, şahsında yaşayan ender sanat ve fikir adamları arasındadır, Türk fikir ve sanat hayatında böyle bir şahsiyet yoktur” diyorsunuz. Dünya şartlarını da düşünerek, biraz açabilir miyiz bu meseleyi?

Yahya Kemal, Türk’ü sevmiştir. Türk’ün her şeyini sevmekte, hiçbir şair, yazar ve düşünür o’nun kadar derinleşmemiştir. Türk’ün her şeyi güzeldir” diyen Mehmed Emin’dir, ama yaşayan Yahya Kemal’dir. “Bir milletin mâcerâsı”  deyince tarih akla gelir. Yahya Kemal, Türk ve dünya tarihini bilmek bakımından tarihçiler kadar tarihçidir. Türklük dikkati bakımından, onlara görüp göstereceği sayısız inceliklerin bulunması da şaşılacak şey değildir. Üstadım Yılmaz Öztuna, bu konuyu sık dile getirirdi. “O’nun kadar iyi tarih bilen sanat erbâbına rastlamak mümkün değildir” derdi.

Tarih Musahabeleri’nin ilk cümlesini çok tekrar ederim. Yahya Kemal, “Bir milliyetçi, tarihe değil, milletinin tarihine meftundur.” Diyerek söze girer. Galiba, benim cümlem de bu sözün daha genişletilmiş bir fikir ve hüküm cümlesidir.

12 Eylül öncesine ve içinde bulunduğum harekete dair bir kitabı bitirmek üzereyim…

– Pek çok dergide yazılarınız yayımlandı. Kitaplaştırmayı düşünmüyor musunuz?

Yazdıklarım boyumu aşar, demeyeceğim. Birkaç tane ben eder elbette. Bu cümleyi son zamanlarda çok duyuyorum. Bazı yazılar, bir kitabı bütünleyebilir. Böyle hazırlanacak kitapların sayısı 10’u aşar. Bütünlüğü o kadar sağlam olmayacak bir o kadar kitap daha düşünülebilir. Bunlar üzerinde düşünüyorum. Ancak, öncelikle, planladığım bazı kitaplar üzerinde çalışıyorum. 12 Eylül öncesine ve içinde bulunduğum harekete dair bir kitabı bitirmek üzereyim. Sonra diğerleri gelecektir, ümidindeyim. Yani, artık, kitap basma dönemine giriyorum. Şiir kitabı, bu yolu açtı. Aşılmaz eşik oymuş demek ki.

– İlgi alanlarınızdaki çeşitliliğe rağmen, kendinizi bir yazar olarak nasıl tanımlıyorsunuz?

Evet, kendimi öncelikle şair olarak görmek isterim. 25 yıllık televizyonculuğuma ve 35 yıllık yayıncılığıma rağmen, kendimi önce şair ve yazar kabul etmem de öyledir. Halbuki vaktimi işime verdiğim bir 25 yıl var. Binlerce program yaptım, yazdım ve idarecilik ettim. Buna rağmen, o benim çorbamın kaynadığı, üzerine titrediğim işim olarak kaldı. Hakkını verdim, veriyorum. Ama tam hakkını veremediğim şiirlerim ve yazılarım, asıl dünyamdır.

Töre, fikir ve sanatı iç-içe götürmek bakımından orijinaldi…

– “Töre, Türk düşünce tarihinde çok orijinal bir dergidir” diyorsunuz. Söz konusu orijinalliğe değinebilir miyiz, kimler vardı Töre’de?

Töre, 15 yıla yaklaşan yayın hayatında, kendini yenilemeyi başaran bir dergidir. Bu sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Değişmek kolay değildir. Dergiler için daha da zordur. Töre, fikir ve sanatı iç-içe götürmek bakımından orijinaldi. Değişebilmek bakımından da orijinal kaldı. Memleketin eli kalem tutan, düşünen hemen her şahsiyetine kapısı açık olmak bakımından da orijinaldi. Tabii, belli bir kesime mensup insanlardan bahsediyoruz. Sağ ve solun ayrıştığı bir dönemde, herkese açık bir kapı zaten yoktu.

– Dergi demişken, sizce de, hür tefekkürün kalesi mi? Dünün dergileriyle günümüzün dergilerini kıyaslarsak…

Kitaplar, bitmiş ve iddialı bütünleşmelerdir. Dergiler fikrin ve sanatın görücüye çıktığı yerlerdir. Deneme tadı verirler. Hürriyet buradan başlıyor. Olgunluğun ilk adımı dergilerde atılır. Her yeni imza, dergilerde sınar kendini ve sınanır. En azından dün böyleydi. Bugün, tek başına yayın yapabilme şansını edinmiş bir ferdin, dergide sınanmaya da, kendini sınamaya da ihtiyacı yok gibidir. Hürriyet yerini karışıklığa mı bıraktı ne? Toz duman arasında değerler seçilmiyor…

Türk, aslında milliyetçi gibi görünmüyor…

– Son yazılarınızın birinde; milliyetçi olduğu söylenen Türklerin, dillerine ilgisiz ve dikkatsiz olduğunu özellikle hatırlatıyorsunuz, nasıl giderilebilir bu ilgisizlik ve dikkatsizlik?

Yahya Kemal örneğini burada da hatırlamak gerekir. Milliyetçiliği hep öne çıkarılan ve kötü örneklerle söylenen Türk, aslında milliyetçi gibi görünmüyor. Milliyetçi, milletini iyi tanıyan, iyi bilen ve çok sevendir. Milletini bölen milliyetçilerin olduğu nasıl aklınıza gelebilir? Bugün var, hem de –affedersiniz- sürüyle. Bir milliyetçi, asla “Azeri” diyerek milletini bölemez. Türk Türk’tür ve ger yerde Türk’tür. Milliyetçi böyle bakar. Kayseri Türkü, Adana Türkü der gibi gerekmedikçe Azerbaycan Türkü bile demez. “Hocalıda 600 Türk”ün şehâdetinden bahseder. Milletini düşmanlarını birleştirip kendisini kabilelere ayırmaz. Yabanın milyarlarca dolar harcayarak yapamayacağı bölücülüğü kendi milletine “milliyetçiyim” diyerek yapamaz. Doğudaki kabileleri bile bir adla birleştiren milliyetçi, milletini ayrı ayrı adlarla anmak gafletinde bulunuyorsa, milletin diğer ferdlerini varın siz düşünün! Bu çok can yakıcı bir durumdur ve hâlâ ne anlaşılabilmiş, ne de anlatılabilmiş bir meseledir. Milliyetçiler meselesiz olunca, milletin de her yöne çekilmesine nasıl şaşılır?

Türk, dünyayı yönetmek üzere yaratıldığına inanır…

– Mensubu olduğunuz milletin yüksek karakter hususiyetine sahip olduğunu düşünüyorsunuz. Türk’ün ve Türklüğün sizdeki karşılığını öğrenebilir miyiz?

Türk’ün insanlık değerleri açısından en ileri vasıflarla yaratıldığı kesindir. Türk, dünyayı yönetmek üzere yaratıldığına inanır. Bu inanışta, insanların her türlü hakkının kendi eliyle korunup kollanacağına olan derin güven duygusu vardır. Ve Türk, bunu en azından bin yıllık hâkimiyetinde ispat etmiştir. Bin yıldan önce de bu karakter husûsiyetlerini Orhun Âbideleri’ne kazınmış görüyoruz.  Türk’e saldırıların ardı arkası bunun için kesilmez. Türk’ün âlicenaplığının yaşanan en önemli göstergesi Türk Ermenileridir. Bütün dünyayı üzerimize salmalarına ve Türk’e iftira etmelerine rağmen aramızdadırlar. Türk, onları dinlemekte ve niçin böyle davrandıklarına şaşmaktadır. Halbuki an-asıl bir Türk Yurdu olan Ermenistan’da bugün tek Türk bırakılmamıştır. Türk’ün hem üstünlüğü, hem de zaafı buradadır.

Tarık Buğra ile mektuplaşmalarımı düşünerek kaybettiğime çok hayıflanırım…

– İsa Kocakaplan büyüğümüzün size yazdığı bir mektup vardı. Bahtiyar Vahapzade’nin ardından yazdığınız bir yazı vesilesiyle… Bazı yazarların eskiden mektuplaştıklarını biliyoruz, sizin de mektuplaştığınız yazarlar oldu mu?

Mektup edebiyatı çok sevimlidir. Çok önemlidir ve çok güzeldir. Eskiden mektuplaşılırdı. Son yirmi yıla kadar aynı şehirde bile mektuplaşılırdı. Dolayısıyla, ben de epeyce edebiyatçı ile mektuplaştım. Maalesef, ev kazasında o mektuplar da gitti. Işınsu Ablamla birkaç yıl Arabistan’da oldukları sırada yazıştık. O’nun bana yazdıkları gitti, ama benim yazdıklarım kurtuldu. Hoş bir kitap olacağını zannederim. Çok ve uzun yazışmıştık. Şimdi Bilge Ercilasun’da olan o mektupları belki de bu düşünceyle istesem mi, dersiniz? Tarık Buğra ile mektuplaşmalarımı düşünerek kaybettiğime çok hayıflanırım. Bir bir sayarsam, çok üzülecek ve sizi de üzeceğim. Geçiverelim lütfen.

Bizim cenahta sanat bahsiyle ilgilenilmemiştir…

– 12 Eylül evvelinde, bir grup arkadaşınızla, tiyatro kurup yönetmişsiniz. Bahseder misiniz biraz, nasıldı o yıllar, ne gibi çalışmalarınız oldu?

Bizim cenahta sanat bahsiyle ilgilenilmemiştir. Edebiyat ve sair klasik sanatlar bile bu ilgisizlikten nasibini almıştır. Tiyatro gibi yeni ve Batı tipi bir sanatın hemen hiç şansı olmamıştır. Karşı değilsek bile, gereğini tam anlamış değilizdir. Biz, bu çemberi kırmak için çok emek verdik. Sanırım 1975 yılının başlarıydı. Profesyonel denebilecek ölçüde bir tiyatro kuralım, diye düşündük. Kurslar açtık. Oyuncu yetiştirmek için konservatuar programını sıkıştırılmış halde uyguladık. İki yıl üstüste iki oyunu aylarca temsil ettik. Üç yıllık bir emek, dördüncü yılda hebâ edildi. Yeni oyun için maddî destek bulamadık.  Bu üç yıl aşan maceranın detayları çok üzücü olsa da büyük bir başarı hikâyesidir.  Bahsettiğim kitabımda, bu konunun detayları da yer alacak.

– Bir müddet evvel vefat eden, merhum Yılmaz Öztuna Bey ile TRT 2’de bir program gerçekleştirdiniz sanırım?

Efendim TRT2’de idi o program. 1999 Ekim’inden başlayarak 2002 Kasım’ına kadar haftalık olarak devam etti. Türk tarihini genel hatlarıyla verdikten sonra, ağırlıklı olarak yenileşme dönemini işlemiştik. Yılmaz Bey’in hârikulâde bilgisi, sevgisi ve yüksek ifade kudreti sayesinde çok sevildi. Hâlâ, o programın tiryakilerine rastlar ve sevinirim. Talebin çokluğunu düşünerek, yeniden başlayalım diye düşünmüş ve teklifimi yenilemiştim. TRT Kurullarında görüşülemeden, Yılmaz bey’i kaybettik.

Üç yıl devam eden bu program, o tarih itibariyle tematik program kategorisinde uzun süre devam etmek bakımından ilk ve önemli bir örnekti. Yılmaz Bey’e hayranlığımla en sevdiğim programlarım arasında ilk sırada yeri vardır. Aziz üstadımın ruhu şad olsun!

– Bunca dergi, gazete, yazı, program… “Türkyorum” okuyucuları için bir hatıranızı paylaşmanızı istesek? 

1991 yılıydı. Türk’ün büyük evlâdı Prof. Dr. Turan Yazgan, 106 kişilik bir ekibi Bakü, Kazan, Almatı ve civarında 13 günlük bir geziye götürmüştü. Son durağımız Bakü idi. Bakü’de kaldığımız günlerden birinde, akşam Elçibey’in davetlisiydik. 20 kişilik bir ekip seçilmişti. Halk Cephesi’nin birkaç ileri geleni de bizimleydi. Yemekte de, sonrasında da pek çok güzel şey yaşadık. Ben yemekten sonra olanı anlatmayı tercih edeceğim…

Yemekte, Hazar yükselirse, Türklük yükselir, diyen Rus yazarının sözü hatırlanınca, “Kalkın gidiyoruz!” denildi. Arabalara doluşup, ayışığında yer yer yakamozlanan Hazar’ın kıyısında bir yerde durduk. Ayakkabılar çıkarıldı. Dize kadar denize girildi. Ancak, o kadar rüzgâr vardı ki, dalgalar boyu aşıyor, ıslatıyordu. Dolayısıyla, herkes kıyıya çıktı. Ama Turan Hoca ile Elçibey, tepeden tırnağa ıslanmış halde, suyun ortasındaydılar. Elçibey hastaydı, buna rağmen ricaları duymuyordu. Ben de teybi açıp yanlarına vardım. İki gözü iki çeşme ağlayan iki idealist, Türklüğün yükselişi için dua ediyordu. Elçibey, orada Sakarya şiirinin tamamını okudu. Turan Hoca da yer yer beyitler, dörtlükler okuyordu. 45 dakika orada kalmışız.

O kaset, otele dönüşte ben bir suret çıkaracağım diye alan bir arkadaşım tarafından kaybedildi. Hatırladıkça yanarım, ancak iki idealistin kendi kendileri oldukları o Hazar gecesinde, yanlarında olmanın hazzını da hatırlarım. Türklük adına böyle bir duygu ve inanç zevkini çok az tatmışımdır. 

– Teşekkür ederiz…

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.