Tarihi Yarimada Gece

17 Eki 2014

Televizyon ahalisi- İnternet ahalisi

Yazan: İSKENDER ÖKSÜZ

türkyorum - televizyon ahalisi internet ahalisiBakan tercihli telefon ve hükümet darbesi 

Edward Luttwak’ın “Coup d’État: Uygulama El Kitabı1 1980’de kütüphanemin eğlenceli üyelerinden biriydi. Kapağında, sayfayı delip çıkan bir tank resmi vardı. O günlerin Türkiye’sini düşünürseniz, rahmetli Türkeş Bey’in kitapla ilgilenip ödünç almasını makul karşılardınız. Kitap, başlığına sadıktı: Genel hükümet darbesi teorisinden başlıyordu ama bir caddenin—kan dökülmeden—nasıl ele geçirilip muhafaza edileceği gibi reçeteler de veriyordu. Caddenin nasıl tutulacağını yazının sonunda açıklayayım…

Luttwak, bütün pratik tavsiyelerden önce bir uyarıda bulunuyordu: Bin, bilemediniz iki bin kişiyi yakalayıp hapsedince ülkeye hâkim olabiliyorsanız,  tamam; fakat bu sayı iki binin çok üstündeyse darbe için kendinize başka bir ülke seçseniz iyi edersiniz. Darbelerin zorluğunun ülkedeki telefon sayısıyla, radyo, TV istasyonu sayısıyla doğru orantılı olduğunu söyleyen başka teoriler de vardır. Eh, 1980’li yıllarda telefon almak için yıllarca bekler, araya bakanları sokardık. PTT’nin “Bakan Tercihi” diye bir telefon tesis kategorisi vardı. Televizyonumuz da ideolojik bakımdan pembemsi, bir ve yegâne TRT Televizyonu idi. Bütün bu kısıtlara rağmen 1980 darbesi telefonları kontrol edemedi. 11 Eylül gecesinden itibaren bütün milletvekillerinin telefonlarının kapatıldığını iddia ediyorlardı ama bizim evden konuşulması gereken herkesle konuşuyorduk. Tek tedbirimiz ilk harflerini muhafaza ederek insanların isimlerinin değiştirmekti. Meselâ Cengiz Gökçek, “Cemal” olmuştu. Sadi Somuncuoğlu, Suat… En kolayı Türkeş Bey’di, çünkü o ta 1960’tan beri “Ali Bey”di.

Bütün bunların işaret ettiği gerçek, malumat2 kanallarının, enformasyon hatlarının tutulup, kontrol altına alınmasının caddelerin tutulmasından daha büyük önem taşıdığıdır. Nitekim 1980’den 18 yıl önce Talat Aydemir ihtilali, Yarbay Ali Elverdi’nin şahsi insiyatifiyle gerçekleşen bir ters radyo anonsuyla duraklatılmış, sonra da Etimesgut’taki antenden yapılan yayınla durdurulmuştu. İlerki günlerde ne olur, ne olmaz diye Ankara Radyoevi’nden Etimesgut’taki istasyona giden kablonun güzergâhını tespit ettiğimizi hatırlıyorum. O zamanlar TV yoktu, ihtilaller radyoyla yapılırdı.

İktidar kaynakları: Âşık sazı ve televizyon 

Bugün 1960’lar değil. 1980’ler de değil. Her şey çok değişti. Fakat sosyal bilimlere meraklı olan, değişenler içindeki değişmeyeni bulup çıkarmak zorundadır. Tabiat bilimlerinden ödünç alacağımız kavramla: İnvaryantları bulmalıyız. Belki de Wilfredo Pareto’nun “residue”lerini. Residue de bir bakıma değişkenler arasındaki değişmeyen unsur demektir. İnvaryant tam da o demektir.

Gücün kaynağı hangisidir? Basın mı? Radyo veya televizyon mu? Bunların hangisi invaryant, veya residue?

Malumatın ulaştırılma vasıtası bir devirde tellal, bir devirde aşığın sazı olabilir. Bir devirde papirüs, bir devirde gazete, radyo, televizyon, İnternet olabilir. Değişmeyen, kuvveti eksilmeden sürüp giden bu taşıyıcılar değildir. Malumatın kendisidir.  Çünkü insanın dünyaya bakışını, olup biteni değerlendirişini, yani kamuoyunu belirleyen şeydir malumat. Dolayısıyla son tahlilde kimin iktidara geleceğini de malumat tayin eder.

*  *  *

Anadolu’da cereyan eden Şah İsmail- Yavuz Sultan Selim propaganda harbinde İsmail’in ana silahı âşık sazlarıydı.

Matbaanın gücü, Luther adlı bir papazın kilise kapısına çivilediği tezleri çoğaltmasıyla ortaya çıkmıştı ama malumatı kontrol eder hale gelmesi Endüstri Devrimi ile gelişti. Basın ve sonra televizyon yirminci asrın malumat iletim araçları, dolayısıyla iktidar araçları oldular. Endüstri devrinin fabrikaları gibi bunlara da büyük sermaye gerekiyordu. Kamuoyu demek basın ve televizyon: basın ve televizyon sermaye demekti…

Vergi müfettişi ve havuzla iktidar olmak 

Bugün de basına ve televizyona hâkim olmak için sermaye kullanılıyor. Bazen havuzda biriktirilip gazeteler, kanallar satın alınıyor, bazen vergi müfettişiyle tehdit ediliyor ama sonuçta ya iktidar lehine ve iktidar için el değiştiriyor yahut tedip ve terbiye ediliyor.

Türkiye’de şu anda gözlediğimiz, yirminci asır Türkiye’sinin malumat akışını, kamuoyunu kontrol altında tutan grupların elinden bu imkânların alınıp iktidar yanlısı gruplara verilmesidir. Basın ve onun uzantısı televizyon, onların uzantıları yayınevleri ve kitapçı dükkânları yirminci asırdaki yapısıyla masum değildi.  Bugün döküldükleri yeni kalıpta, bırakın masumiyeti, totaliterliğin ana muharebe silahı haline gelmişlerdir. Anayasaya dayalı demokrasinin yok edilmesi için, hürriyetsiz seçim demokrasisinin temellerinin atılması için ve egemenliğin üleştirilmesi için bu yeni yapıya ihtiyaç vardır.

Yıllar yılı hava hâkimiyetini karşı tarafa teslim ederek mücadeleye başlayanlar büyük gazete ve televizyonların sindirilmesini “Oh be… Nihayet!.” diyerek karşılamışlardır.

Fakat gecikmiş bir zafer… Çünkü diktatörler büyük basını ve televizyonu ele geçirirken o teknolojilere yıkıcı—disruptive—  etki yapan iki yenilik hızla devreye girmektedir: Uydu ve İnternet. Hele bunların birlikte kullanılması çok zor kontrol edilebilecek ve eskileri bitiren bir mecra yarattı.

“Sosyal medya belası” 

Kamuoyuna hâkim olmak için konvansiyonel vasıtaları kullanan iktidarlar için, yeni iletişim araçları tehdittir, tehlikeli ve yıkıcıdır. Şah İsmail birden matbaa ve gazeteyi keşfedip şiirlerini Anadolu’ya broşürler halinde dağıtsaydı acaba Yavuz Çaldıran’da yine kazanır mıydı?

Çin’de hâkim Konfüçyüs felsefesine karşı Budizm matbaayı kullandı. Avrupa’da Katolikliğe karşı Protestanlık da. Benzer endişelerle Osmanlı’da matbaalarda Türkçe ve İslâmiyet’e dair eserlerin basılması uzun süre yasakladı. 1990’lı yıllarda İstanbul’da “Aydınlar”ın bir toplantısında televizyonun — hele buna video cihazları da eklenince– ne kadar ahlâk bozucu bir şey olduğu konuşulmuştu. Epey bir gayret sonunda televizyon ve basının aslında nötr olduğu, içine koyduğunuz malzemeye göre iyi veya kötü etki edeceği kabul edilmişti. Böylelikle yirminci asrın sonunda, “kızınıza okuma-yazma öğretmeyin, sonra bohçacı kadınla delikanlılara mektup gönderir” veya ona benzer tedbirlerden kurtulmuştuk. Demokratik Kore’de yasak videoları, meselâ Güney Kore’de günlük yaşamı gösteren “zararlı” malzemeyi oynatanları tutuklamak için polis, arama yapacağı mahallenin elektriğini kesiyor, böylece suçlular video oynatıcılarının içinden kasetleri çıkaramadan yakalıyormuş! Son Türk Ocağı Kongresi’nde de Nuri Gürgür Bey, kesin konuştu: “Sosyal medya dedikleri kötü bir şey. Vakit kaybı. Girmeyin şu sosyal medyaya!”. Sayın Erdoğan da Twitter ve Facebook’a pabuç bırakmayacaklarını söylememiş miydi?

Yıkıcı teknoloji ve iki ahali 

Gazete ve televizyon endüstri devrinin hâkimiyet araçlarıydı. Endüstri devri geçmiştir. Şu anda bu teknolojileri yıkan uydu ve İnternet’tir. Türkiye’deki mücadele bir bakıma endüstri devri ile post-endüstri devri arasında cereyan ediyor. Pek anlamı yok ama kulağa şık gelsin isterseniz şöyle diyebilirsiniz: Modernite ile post-modernite çarpışıyor! Marksistseniz, zıddını kendi içinde taşıyan medyalar, çelişkiler ve çatlayan kabuklarla bu manzarayı süsleyebilirsiniz.

Kuzey Afrika boyunca kopup gelen baharların kaynağı, gazete ve televizyonu kontrol altına alan iktidarların uydu ve İnternet karşısındaki çaresizlikleri olmasın?

KONDA, Gezi eylemleri sırasında, eylemcilerin arasına anketörler yollayarak bu hareketin ayrıntılı bir röntgenini çekmiş3. Televizyon ve gazeteye karşı İnternet ve sosyal medya konularında anket sonuçlarının yanında, yukarıda anlattıklarımızı gerçeğin sönük bir kopyası gibi. Gerçek benim futurizm çabalarımın ötesinde: Türkiye’de sanki iki ayrı cins insan yaşıyor: Televizyoncular ve İnternetçiler. Gezi taraftarlarına, daha doğrusu Gezi’ye fiilen katılanlara ve katılmayanlara olayları hangi haber kaynağından takip ettikleri soruluyor. Birincilerde sosyal medya ve İnternet Haber siteleri cevabı %77,6 çıkıyor. Televizyon %7,0’dan ibaret. Gezi’ye katılmayanlarda sosyal medya ve haber siteleri %22,3 iken televizyon 71,3! Haber kaynağı bakımından iki ayrı halkla karşı karşıyayız! Gezi’ye, olaylara, iktidara bakış aynı kutuplaşmayla tekrarlanıyor. Lise üstü eğitimli, İnternet ahalisi, muhalifler; lise altı eğitimli, televizyon seyircisi, muvafık (iktidar yanlısı) bir kutup.

Bunların gelecekte nasıl evrilecek? Bu evrim Türkiye siyasetini ve fikir yapısını nasıl etkileyecek? Ciddî sorular… Cevapların mevcut iktidarı mutlu edeceğini sanmam.

İhtilalde cadde nasıl tutulur 

Birliğiniz, tankıyla, silahıyla sizden 20- 30 m. kadar arkada fakat göz önündedir. Siz birkaç arkadaşınızla önde durur ve üzerinize gelen hükümet kuvvetlerinin yolu açma talebine, “bana kapatmam emredildi” diye karşılık verir, elinizden başka türlüsünün gelmeyeceğini kibarca belirtisiniz. İhtilal şaşkınlık demektir. Luttwak bu misalde şaşkınlığı, bir Jui Jitsu utası gibi lehine kullanmaktadır. 27 Mayıs 1960’ta Ankara’da postaneyi almakla görevli Teğmen Ali İhsan Kalmaz Coup d’État’ı okumuş olsaydı şimdi Şehit Ali İhsan Kalmaz olmayabilirdi. Lutwak’ın nasihatlerinin haberleşmenin hemen gerçekleştiği bir döneme ait olmadığını da aklınızda tutun…

*Bu yazı ilk olarak 21.YÜZYIL Dergisi’nin Eylül 2014 sayısında yayımlanmıştır.

_______________________________

1- Edward N. Luttwak, ”Coup d’État: A Practical Handbook”,  Harvard University Press, Cambridge, Mass., 1979. Kağıdı delen tank kapağı Penguen baskısında kullanılmış.

2- Enformasyon veya “information”ın en yakın karşılığı “malumat”tır. Veri- malumat- bilgi- hikmet gibi bir hiyerarşi düşünebiliriz. Bu dizinin en hamı veri, en işlenmişi, özü bilgelik, yani hikmettir.

3- http://www.konda.com.tr/tr/raporlar/KONDA_GeziRaporu2014.pdf

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.