Topkapi Sarayi

19 Eyl 2011

Tehlikenin Yeni Libas Provası: ’’Sivil İtaatsizlik’’

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Ayrılıkçılığın dönüşüm geçirdiği günlere tanık oluyoruz. Başta İmralı’daki teröristbaşı olmak üzere birçok örgüt mensubunun görüşlerinin kamuoyuna sanki akil adamlarmışçasına sunulduğu bir devirdeyiz. Her şeyin oldukça şeffaf konuşulmaya başlandığı, herkesin eteğinde ki taşları döktüğü, karmaşada at izinin it izine karıştığı demdeyiz.

Gelişmelere hazırlıksız yakalanan ve yakın tarihte yaşadığı şiddetli siyasal mücadelelerin da tesiriyle çabucak kutuplaşmaya müsait bir zeminde bulunan Türk toplumunun yaşananları sindirebildiğini söylemek ise oldukça güç.

Son bir yılda ayrılıkçılığın meşrulaşma bakımından aldığı mesafe devlet müdahalesinden azade bir durumda ancak on yılda gerçekleşebilirdi. İktidar partisinin sorunu çözme niyetiyle devlet politikasında radikal bir değişikliğe giderek geleneksel siyaseti terk edip hala içeriği ortaya konulamamış bir “açılım” serüvenine girişmesi karşı karşıya bulunduğumuz tablonun başlıca nedenidir.

Elbette otuz yıldır çözülememiş ve Türkiye’yi dünya siyasetinin dışında ‘’kendi derdine yanan’’ küçük bir bölge ülkesi olmaya zorlayan ayrılıkçılık prangasının günümüzdeki varlığı şimdiye kadar uygulanmış politikaların yetersizliğini ifade eder. Bu da sorunun çözümünde “radikal”, şimdiye değin hayata geçirilmemiş projelerin ortaya konulmasının gerekliliğine dalalettir. Lakin bu; hükümetin “radikal” açılımının doğru olduğu manasına gelmez.

Esasında bu süreçte hükümet toplumun büyük çoğunluğunun karşı çıkmadığı TRT 6, hapishane ziyaretlerinde Kürtçe’ye serbestiyet gibi sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek somut adımların dışında ortaya hiçbir şey koymadı. Peki buna karşın son bir yılda ayrılıkçılığın kat ettiği mesafeyi nasıl açıklayabiliriz? İşte cevaplamak zorunda olduğumuz soru budur.

İlk defa bir başbakan etnik aidiyeti nedeniyle Türk halkının bir bölümüne sistemli bir şekilde eziyet edildiğini ifade ederek ayrılıkçıların bilindik söylemini dillendirmiş oldu. Başbakan’ın ve devamla iktidar partisinin bazı yöneticilerinin benzeri söylemi büyük bir iştiyakla tekrarlamaları milletin genelinde bir şok dalgası meydana getirdi. Seçmenlerinin çoğunluğunun kendini muhafazakâr, milliyetçi olarak ifade ettiği bir ülkede tek başına iktidar olan bir partinin milletteki genel şoka karşın pozisyonunu koruyabilmesi ise oldukça bize özgü bir siyasi haldir.

Başbakanlık makamında milletin iradesini temsilen bulunan bir devlet adamının etnik aidiyete vurgu yaparak öne çıkardığı “sözde” empati duygusunun nelere mal olabileceğini hesap edememesinin çilesini sonraki nesillere çekilmek üzere miras bırakmasıdır yaşananlar bir anlamda. Devletin kuruluş felsefesindeki millet tarifine bağlı Kürtleri de ortada bırakan kucaklayıcı görünümde dışlayıcı bir tavırdır bu. Nevzat Kösoğlu’nun da isabetle belirttiği üzere birleştirmek için önce dağıtmayı yöntem olarak benimseyen bir mantıktır önümüzde ki. Başbakan’ın çoğu konuşmasında coşkuyla bir nefeste sayıverdiği, etnik kökeni nedeniyle ezildiğini iddia ettiği aidiyetler istisnasız Türk milletinin muhkem parçalarıdır.

Ve çok az tarih bilgisi ve vicdanı olan herkes bilir ki Selçukludan cumhuriyete Anadolu’da bin yıldır kesintisiz bulunan Türk devlet geleneğinin ‘’cezalandırma’’ tavrı etnik ve dini mülahazalarla olmamıştır. Önemli bir kısmına yöntem bakımından benimde katılmadığım “cezalandırmalar” devletin hükümranlığını tanımayan gruplara karşı uygulana gelmiştir. Devlet bu yaptırımları hayata geçirirken karşısında Rum, Sırp, Arap, Kürt ya da Türk olup olmamasına dikkat etmemiştir bile. Bir asrı aşkın bir süre fasılalarla devam eden Celali isyanları sırasında Anadolu’nun dört bir köşesinde kimi kaynaklarda yüz binlerle ifade edilen Türkmen’in öldürüldüğü aşikardır. Yine cumhuriyet devrinde dini içerikli meseleler nedeniyle Anadolu’da yaşananlar etnisiteden çok uzak bir şekilde cereyan etmiştir. Devlet için kıstas; müslüman-gayrı müslim, Türk-Kürt değil, tabi olan – tabi olmayandır. Elbette bu bakış açısı Türk milletinin hak ettiği bir yaklaşım değildir. Mutlak değişmelidir. Pek bilindik bir ifadede de belirtildiği üzere düzenin yıkılması, lakin devletin yaşaması içinde çağımızda bu noktada bir değişim zorunludur.

Lakin bu değişim tarihi realiteyi idrakten uzak, ayrıştırıcı söylemlerle değil, Türk devlet geleneğini bilen, ondaki güzellikleri muhafaza edip, gerekli güncelleştirmeleri yapabilecek ufukta bir anlayışla sağlanabilir.

Hükümet üzerinden bir yıl geçmeden nasıl tehlikeli bir yola girdiğini kısmen görmüş, söylemde devam eden ama fiiliyatta dondurulmuş bir açılımla baş başa kalmıştır. Lakin kuyuya da taş atılmıştır artık. Yeni konumlanmaları için o taşın dalgalarına ve dalgalara ağzı açık bakanlara ihtiyaç duyan ayrılıkçılar bu süreçte kendileri için çok önemli adımlar atmışlardır. ‘’Demokratik Özerklik’’ adı altında Apo’nun bir süredir dillendirdiği yapılanma tasarısının içini doldurmuşlar, kamuoyunda tartışılmasını sağlamışlardır.

Son referandum seçimlerinde “boykot” adı altında görünürde demokratik esasında derin bir fitnenin ilk adımı olan “sivil itaatsizlik” eylemini hayata geçirmişlerdir. Bilhassa birkaç ilde son derece etkili olan bu eylemin etkisinden pek memnun olmuş olacaklar ki, öğretim yılının açıldığı hafta çocukları protesto amaçlı okullara göndermeme çağrısında bulunmuşlardır. Bu ikinci “sivil itaatsizlik” eylemi de kısmen başarılı olmuştur.

Sonraki adım topluca askere gitmeyi protesto olabileceği gibi çok daha sansasyonel alanlarda seçilebilir. Kanın akmadığı, kimsenin ağlamadığı bu eylem türünün genel metot olarak benimsenmesi bazılarına “eskisi gibi devam etse daha mı iyi olurdu?” dedirtebilir. Şüphesiz bir damla kanın yere düşmesi hepimizi üzüntüye boğar. Bununla birlikte bu yeni eylem türünün iyileşme olduğu kanaati de büyük bir gaflet olacaktır. Zira uluslar arası platformlarda şimdiye kadar aradığı desteği uyguladığı yöntem nedeniyle bulamamış ayrılıkçılar kitlesel “sivil itaatsizlik” eylemleriyle dünyanın dikkatini kendilerine yöneltebilir. Ayrıca teröre karşı olan ama mevcut düzenden memnun olmayan Kürt aidiyetine sahip önemli bir kitleyi yanlarına çekebilirler. Bu durumda da milli bütünlüğümüzün teminatlarından olan vatansever Kürtleri kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Her iki halde geçmişi bize mumla aratacak felaketlerdir. Bu yeni duruma uygun tedbir politikaları geliştirilmelidir.

Bunun için her şeyi kendine yakın stratejist ve aydınlarla değerlendiren iktidarın danıştığı kimselerle alakalı çok daha kapsamlı bir listeye sahip olması büyük önem taşımaktadır.

Eğer iktidar dış politikada kazanılan ivmenin Türkiye’yi gerçekten geleneğine uygun bir şekilde büyük devlet yapmasını istiyorsa mutlak iç politikada ki ayrıştırıcı söyleminden vazgeçmelidir. Milletin kültürel bir kavram olduğunu bilecek kadar mürekkep yalamış herkes başbakanın söylemlerinde ki etnik vurguların çağımızın gerisinde ifadeler olduğunu kabul edecektir. Bu vurgular çok büyük hedeflere ulaşmaya talip bir Türkiye’ye yakışmamaktadır. TOKİ açılışlarından, ulusa sesleniş konuşmalarına, seçim nutuklarından, röportajlara başbakan artık bir çırpıda etnik grupları sayma alışkanlığından vazgeçmelidir.

Türkiye her vatandaşını, başbakanı her konuşmasında onları saymasa da, eşit kılabilecek yeteneğe sahiptir.

Hüseyin Raşit YILMAZ

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.