istanbul yarimada

17 Oca 2012

“Tarihin Geleceği”: Yeni Sağ İçin Arayışlar

Yazan: MEHMET AKİF OKUR

Zaman her yeniyi eskitiyor. Elbette hayatın en yakıcı gerçeğini, “eskilerden” saygıya değer bularak seçtiklerine bahşettiği “kadim” sıfatıyla hafifleten bir insanî hafıza da mevcut. Ancak bu merhamet dokunuşunun, varlığını tüketmek üzerine inşâ eden kapitalizmin mirasına nasip olacağı hayli şüpheli. Bu yüzden, tarihin geleceğinde krizlerle solan geçmişin yenilenmiş yüzünü görmek isteyenler, hummalı bir faaliyete girişmek zorunda. Nitekim Fukuyama da, Foreign Affairs’te yayınlanan “Tarihin Geleceği” başlıklı son makalesinde bunu yapmaya çalışıyor.

Önce hafızalarımızı tazeleyelim. Yazarı şöhrete kavuşturan ve söylediklerine hâlâ kulak kabartmamıza sebep olan şey, Soğuk Savaş’ın ardından attığı ünlü zafer çığlığıydı. Ona göre Berlin Duvarı’nın yıkılışı, yalnızca stratejik bir başarı değildi. Çünkü yeryüzünde liberal kapitalizme alternatif teşkil edecek yaşayabilir hiçbir model kalmamıştı. Bir anti-tezin yokluğu, tarihin sonunu getirmekteydi. Zaman okyanusu artık yeni büyük dalgalarla kabarmayacak, insanlığın ulaştığı bu en son sahili hafif hafif dövmekle meşgul olacaktı. Muzaffer koalisyondaki önemli çevreler, tarihin tek kutuplu ânda ebed-müddet donduğu müjdesini coşkuyla alkışladı.

Ancak çok daha geniş bir kitle bu kibri, hem ima ettiği emperyal mantık hem de tutarsızlığı ve gerçekler karşısındaki apaçık zayıflığı gibi sebeplerle yerden yere vurdu. Yeni muhafazakârların en parlak kalemi, Irak’ın işgalinden sonra içinden yetiştiği hareketle arasına mesafe koyarak ilk eleştiriyi savuşturmaya çalıştı. Hegel diyalektiğini kullanma biçimini sorunlu bulanların soruları muhatabından hâlâ tatminkar cevaplar alabilmiş değil. Kendi tezi ile olayların akış yönü arasında açılan makası ise 2008 krizinden sonra görmezden gelemedi. Liberal kapitalizm ciddi meydan okumalarla yüz yüzeydi ve tarih öngörülemeyen bir geleceğe doğru ilerliyordu. İşte yaklaşık yirmi yıl öncekine benzer argümanlardan hareket ederek yazdığı son metin, başta ABD olmak üzere dünya sisteminin merkezini bu belirsizlikten kurtarıp tekrar ”tarihin sonuna” ulaştıracak yolu arıyor.

1970’lerin krizi ”Yeni Sağ”ı doğurmuş ve küreselleşme sürecine geçişi sağlamıştı. Fukuyama’nın yaptığı, bugün de benzer bir tarihsel bloğun inşası için kafa yormak. Yeni bir ”Yeni Sağ” için çağrıda bulunurken işe maddi dünya ve ideoloji arasındaki dengeyi hatırlatarak başlıyor. Sosyal kuvvetler doğrudan ideoloji dayatmazlar. Ancak fikirler de çok sayıda ortalama insanın dikkatini çekebilmek için belirli sosyal şartlara tekabül etmek durumundadır. İşte Fukuyama’nın aşırı denetimsizlikten kaynaklandığını düşündüğü finans krizi, yeni fikirlerin hitap edeceği bu sosyal zemini şekillendiriyor.

Yazar yaşadığımız orta sınıfları sarsan dönüşümün, liberal demokrasiye ağır zarar verdiği kanaatinde. Sistemin dayandığı temel toplumsal sütundaki çatlak nelere kadir olabilir? Bu sorunun cevabı için kapitalizmin tarihinde bir yolculuğa davet ediliyoruz. Seyahatimiz sırasında izlememiz istenen manzara hayli eksik bir seçki. Ancak yine de bir şeyler söylüyor. Okurken önce demokrasi ve liberalizm arasında zorunlu bir ilişki bulunmadığını hatırlıyorsunuz. Sonra Çin gibi otoriter yönetimlerle zenginleşen ülkelerde, orta sınıfların statükodan yana koydukları tavır üzerinde düşünmeye başlıyorsunuz. Zihninizde Batı’yı korkutan tehdidin adresi gittikçe berraklık kazanıyor. Liberal demokrasi yaşamak için orta sınıfların refahını arttıran bir sistemik mimariye muhtaç. Kriz ise bu yapıyı tahrip ediyor.

Fukuyama, geleceği kurmak için siyasi yelpazenin soluna bakanların bir umut ışığı göremeyeceğini söylüyor. Çünkü temelde iki sebep yüzünden gerileyen Marksist düşünce aktüel meydan okuma karşısında yeni bir entelektüel cevap üretemiyor. Geçtiğimiz asırda Marks’ın öngörülerinin aksine, işçi sınıfı mensuplarının miktarı nisbî olarak azalırken hayat standartları yükseldi. İleri sanayi ülkelerinde işçi ailelerinin çocukları sınıf atlama imkanı buldu. Küçük bir azınlıktan ibaret kalacağı varsayılan orta sınıflar gittikçe genişledi. Eski işçi sınıfı, yerel çıkar gruplarından birine dönüştü. Marksizmin potansiyel dinleyici kitlesini daraltan bu sosyolojik eğilimlere bir başka zaaf daha eşlik etti. Din ve milliyetçiliğin yerine ikame edilmek istenen “sınıf şuuru”, yeterli duygusal cazibeye sahip değildi.

Bu durum, toplumsal tabanını genişletmek isteyen solu dışlanan diğer kesimlerle ilişki kurmaya teşvik etti. Duygusal çekiciliğin zenginleştirilmesinin yolunun daha fazla kültürel içerik üretmekten geçtiği de keşfedildi. Eşcinseller, göçmenler… yeni hedef kitleler haline gelirken, Marksist entelektüeller postmodernizme dair tartışmaların içinde kayboldular.

Solun mevcut durumunun da katkısıyla, ABD ve Avrupa’da yükselen sağ-popülist hareketler dünya sisteminin merkezinde şu ana kadar su yüzüne çıkan en güçlü reaksiyonu temsil ediyorlar. Fukuyama’nın “Yeni Sağ” için önerdiği program biraz da bu siyasi enerjiyi ehlileştirmeyi hedefliyor. Orta sınıfları sistemden koparan öfkenin kaynağını teşhise çalıştığında, karşımızda bir küreselleşme eleştirisi buluyoruz. Gelişen teknoloji ve küreselleşmenin ileri safhalarının orta sınıfları zayıflattığını söylüyor. Yeni ekonominin yalnızca çok dar bir kesime doğrudan yarar sağladığından bahsediyor. Haksız ve orantısız biçimde zenginleşen seçkinlere dikkat çekiyor. İster istemez yazarın akademik sicilini hatırlıyoruz ve bir tebessüm oturuyor dudaklarımıza…

Küreselleşmenin, bu süreçten arta kalanları kurtarabilmek amacıyla kendisine hayat verenler tarafından eleştirilişine şahit oluyoruz. Kapitalizmi topyekûn reddetmeyen, sadece bazı varyantlarını tehlikeli bulan bu eleştiriden geleceğin iktidar ideolojisine hayat vermesi bekleniyor. Fukuyama, teklif ettiği perspektifin siyasi ayağını demokrasinin ekonomi karşısındaki üstünlüğüne dayandırıyor. Piyasaların başlı başına bir değer olarak görülmemesi,orta sınıflara yaptığı katkı temelinde değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Bu yaklaşımın prizmasından küreselleşme, artık değiştirilemez bir gerçek değil, siyasi bakımdan dikkatle kontrol edilmesi gereken fırsatlar ve meydan okumalar demetidir. Elbette ekonomizmin reddi anlamına gelen böyle bir dönüşüm için kamunun çıkarlarını kollayacak meşruiyeti güçlenmiş bir devlet yapısına ihtiyaç var.

Yeni bir devleti ise, yeni bir siyasi dalga inşa edebilir. Liberal demokrasiyi sınıf temelini güçlendirerek kriz anaforunda kaybolmaktan kurtaracak bu köklü bakış açısı değişiklikleri, somut bir reform programına dönüşmek için siyasete kanalize edilebilecek toplumsal enerjiye muhtaç. Tam bu noktada Fukuyama, ”Yeni Sağ” ideolojiye duygusal çekicilik ve hareket katacak kaynak olarak milliyetçiliği gösteriyor. Önerdiği, klasik sağ ve sol söylemden devşirilmiş parçalarla küreselleşme ve sürecin palazlandırdığı elitleri hedef alan bir siyasi dil.

Temel parametrelerini özetlediğimiz bu ideolojik yeniden konumlanma arayışı, dünya sisteminin kalbindeki dikkatle takip etmemiz gereken güncel tartışmalardan bir kesit sunuyor. Ancak tartışmanın ABD’de başlayan seçim maratonuyla paralellik taşıyan zamanlaması, yalnızca entelektüel bir projeyle karşı karşıya olmadığımızı da gösteriyor. Sandığa giden yolda özellikle Cumhuriyetçi Parti’de yaşanan kafa karışıklığı yeni yaklaşımlara siyasi sahnede hızla yer edinebilme şansı tanıyor. Örneğin, Iowa’nın ardından New Hampshire’da da ön seçimleri kazanan favori Başkan aday adayı Mitt Romney, hâlâ açık bir siyasi vizyon ortaya koyamamakla eleştiriliyor. Arayış içindeki siyaset kurumu, her zaman Fukuyama’nınki gibi hazır kurtuluş reçetelerinden etkilendi. ”Tarihin Geleceği”nde de bizi benzer şeyler bekliyor olamaz mı?

Geçmiş Yazılar

Yorumlar

  1. Rahmetli Başbuğun Dokuz ışık’ta bahsettiği millet sektörü ve milliyetçilik ilişkisinin modernize edilmiş halinden bahsetmiş sanırım fukuyama…

     

    Emre Kartal