Yarimada Silueti

24 Oca 2012

Tarih Üzerine

Yazan: NURİ CİVELEK

       Heredot ‘dan beri  tarih yazıcılığı anlayışı  dehaların, kahramanların  siyasî ve askerî yapıp ettiklerinin hikâyesi olagelmiştir.

On sekizinci yüzyıl sonu öncesi  tarihin felsefi kritiği, tarih yazımını salt bir tarih metni olmaktan çıkartıp onun felsefî açıdan tarihin akışının yorumu olarak da anlam kazandığı bir dönemdi. Ancak 19.yy sonu tarih yazıcılığı, pozitivizmin etkisi ile de, handiyse felsefe karşıtı bir tutum içine girmiştir. Yine de tarihin düz bir çizgi üzerinde ilerleyen, birbirine gebe safhalara ayrılan ve  kaçınılmaz bir nihai sona,  kader noktasına doğru deterministik bir zorunluluk ile seyretmekte olduğunu “Çizgisel (Lineer) Tarih” veya birbirinin tekrarı olan safhalardan oluştuğu, tekerrürden ibaret olduğu  iddiasındaki kökenleri  Eflatun felsefesine kadar inen  –Doğu’da aynı tarih felsefesinin muadili olarak İbn Haldûn ismi öne çıkmaktadır– adına “Çevrimsel-Döngüsel Tarih” denen  bütün dünyada tarih felsefesine derinden tesir eden adına felsefî  tarih görüşleri, gözden düşse de tarihin akışının yorumu , tarihin neliği problematikleri hiçbir zaman entelektüel mesainin tamamen dışında kalmadı.

Tarih nedir? Tarih tekerrür eder mi, etmez mi? Başka bir deyişle tarihî hâdiseler yeni baştan yaşanır mı, yaşanmaz mı?

Tarih ‘dinamik’ ve ‘kaotik’tir. Dinamiktir; her ân hareket üzre, her ân tağayyür, takallüp, tahavvül ve tebeddül hâlindedir ve kezâ kaotiktir de.[1]

Antik Yunan filozofu Heraklitos, dünyayı akan bir nehre benzeterek, “Aynı suda iki defa yıkanılamaz.”  derken aslında hiçbir şeyin sabit olmadığını, her şeyin değiştiğini, yalnız değişmenin değişmediğini söylemekteydi. Elbette ki değişmenin mahiyeti de değişmekte olduğunu kayda geçirmeliyiz. Varlık ile Düşünce’yi eşdeğer addeden Hegel’e göre Varlık ve Düşünce, her ikisi de diyalektik yönteme uygun olarak sürekli olarak gelişen, ilerleyen bir süreçtir.[2] Tıpkı Herakletios gibi, Hegel’e göre de herşey durmadan değişir. Varlık, ya da var-olmak, değişmek demektir ve hiç değişmeksizin kalmak,  gerçekler dünyasındaki kavramlar için mümkün olmayan bir durumdur.[3] Zaman ve mekândan münezzeh olmayan herşey  için değişim mukadderdir.

Gelecek karanlığa gömülüdür, sahih bilgisi edinilemez; çünkü ‘hazır’ değil ‘gaaib’dir; ama bu, gelecek karşısında külliyen şaşkınca durmamız demek de değildir: Gelecek, kesin bir şekilde bilinemez, fakat tahmin edilebilir ki bu da bize ihtiyatlı olmak kaydıyla “Tarihi Kader” üzerine konuşma hakkı vermektedir.[4]

‎Marc Bloch, “Hiçbir Mısır tarihçisi Ramses’i görmemiştir. Hiçbir Napoléon savaşları uzmanı Austerlitz toplarının gürlemesini duymamıştır. Demek ki, bizden önceleri yüzyıllardan ancak tanıkların anlattıklarına göre söz edebiliriz. Şimdinin bilgisinin zıddında olarak, geçmişin bilgisi zorunlu olarak, tek kelimeyle ‘dolaylı’ olacaktır.” derken geçmişin bilgisi ve şimdinin bilgisi arasında farka dikkat çekmekteydi. Ontolojik olarak tarih araştırması veya yazımı mahiyeti, epistemolojik açıdan şimdiki zaman ve geçmişte olanın arasında Marc Bloch’un belirttiği gibi bir ‘dolaylılık’ meydana getireceğinden geçmişte olanın gerçekte ne olduğunun agnostikliğe mahkumiyetini vurgulasa da, geleceğe açılan kapıların tamamen açılmasa bile aralanması da tarihe başvurmamızla mümkün olduğunu –tıpkı bizi yanıltmasının da ihtimal dahilinde olduğunu bilmemize rağmen aklımıza başvurmamızda olduğu gibi –  her doğan güneşle bir  belirsizlik içine doğmamak için tarihte olanın ibretlik olduğunu ve tarihin bir tür geçmişte olan, öylece kalması icap eden, kalın sis perdesi arkasında kalan bir varlık alanı olarak kabulünün de pratik bir faydası olmayacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar Paul Karl Feyerabend “Tarih ‘kazalarla, tahminlerle ve tuhaf olay zincirleriyle’ doludur; bu bize insan değişiminin karmaşıklığını, insan eylem ya da kararlarının en uç sonuçlarının nasıl önceden kestirilemez bir özelliği olduğunu gösterir.” dese de insanın her türlü bilgilerinin şaşırtıcı gelse de bilimin temelinde de ilk önce ‘bilginin imkânı’ gibi bir a priori yatmaktadır. Aksi taktirde hiçbir bilim tesis edilemezdi.  Zaten Locke’un tâbiriyle bir ‘tabula rasa’ gibi boş bir levha başlayan insan, geçmiş insanların bilgi ve tecrübeleri olmadığı takdirde antropolojik insan (homo antropos) olan en alt basamaktaki insanımsıda kalırdı. Ancak öyle olmadığı da gün gibi ortadadır.

Zaman, tarih kitaplarında ekseri, birbirini takip eden ‘anlar’ ve bu anlarda vuk’u bulan ‘hâdiseler’ olarak kullanılır. Zamanın bu tarz kullanımı sonucu, tarih ‘ilk ve tek (biricik) olaylar silsilesi’, yani bir değişme (change) olarak ortaya çıkar. Böyle bir yaklaşım, çoklukla, en az değişme kadar önemli bir kavram olan sürekliliği (continuity) tamamıyla ihmal edilmesini beraberinde getirir. Zaman, birbiri arkasına gelen anlar olarak ele alındığı gibi, zaman dilimleri (interval) ve dilimler içinde meydana gelen süreçler olarak da ele alınmaktadır. Bu durumda da, olaylar ve olgular, birlikte var oldukları  düşünülerek tasnif edilir. Bir tarihî vakıa, devam edegelmiş bir olanlar grubu içinde yerine konularak, o olanların oluşturduğu varsayılan bütünden veya devamlılıktan yararlanılarak açıklanmaktadır. Tarihte kalmamak için en mühim şey var-olmak ve var-olmaya devam etmek olduğu için tarih, olmaya devam etmekte olanlar silsilesi, yumağıdır da denilebilir.[5]

Tarih, hem tecrübelerin biriktiği dipsiz bir kuyu hem de vuk’u bulmaya devam etmekte olanlar silsilesi …

Albert Sorel, yaklaşık yüz yıl önce  “Türkler Avrupa’da görünür görünmez ortaya bir Şark meselesi çıktı… Papazların ve küçük küçük zorbaların idaresine kendisini rahatça teslim etmiş, şarabını içip uyuklayan Avrupa’nın kapısından içeri iren dipdiri insanlar, yepyeni bir nizam içerisinde akıp gelen başarılı ve muazzam kuvvetler o zamanki Avrupalının örümcekli, bulanık kafasında bir şok tesiri yaparak, onda şifa bulmaz bir dehşet hastalığı doğurmuştur. Türklerin,  uyuklayan Avrupalının afyonunu patlatması hadisesi öylesine derin bir tesir yapmıştır ki, aradan yedi asır gelip geçmiş olmasına ve bir gün eski dipdiri delikanlının, hasta adam şekline sokulmasına rağmen Avrupalının yirmi batın torunları dahi bu Türk hastalığından kurtulamamıştır.”  demekteydi. E’lan Şark meselesi devam etmekte midir? Eğer etmekteyse; aynı mesele de, zamanın dışına çıkmak yakın tarihte  yaşadığımız ancak ders aldığımızdan şüphe ettiğim  bir acı tecrübe ışığında bakmakta fayda mülahaza etmekteyim: Özünü bütün Osmanlı tebaasının birinci kimlik (alt kimlik) ve ikinci kimlik (üst kimlik) olmak üzere  çifte kimliğe sahip olması oluşturan İttihad-ı Anâsır’a göre, alt kimlikler ile her vatandaş kendisini özgürce ifade ederken üst kimlik olan ‘Osmanlılık’ herkesi kuşatacak ve herkesi birbirine bağlayan sağlam ve sarsılmaz bir ortak bağ olacaktı. Ancak İttihad-ı Anâsır’a, mucidi bir avuç safdil Türk devlet adamı ve aydınından başka kimse inanmamıştı.İttihad-ı Anâsır, Ziya Gökalp’in milliyetçiliğin Osmanlı Devleti’ni kemiren bir mikrop olduğunu, fakat gelinen noktada  –Osmanlı’nın çözüldüğü dönemde–  artık Müslüman Anadolu halkının da milliyet fikrine sarılması gerektiğini ve milliyet fikrini lehimize kullanma zaruretini izhar ettiğinden de anlaşılacağı üzere Osmanlı ile birlikte tarihin çöplüğüne atılmıştır.

Sizce, tarihin kendinde olmayan, ‘an’lar esas alınarak dilimlenmesi hangi ibretâmiz neticelere  seyirci kalacak bir zihniyeti beslemektedir?

İçinde bulunduğumuz anın da Şark meselesinin  hitama ermediği, tarihin herhangi bir yerinde belki de bir kırılma noktası olarak yerini alacağını söyleyebilir miyiz? Yoksa kıymetli  Fırat Kargıoğlu’nu,  Heidegger ve Bergson’dan mülhem, sarsıcı ifadesiyle “Hayat, doğum ile ölüm arasında koca bir ‘an’ mıdır?”

Eğer öyleyse, tarihe için her an meydan okumaların sahne aldığı ve meydan okumalarla karşılık vermeye hazır olanların özne olabildiği/kalabildiği bir acımasız arenadır diyebiliriz.

[1] Hocaoğlu, Durmuş., “Ulus-Devletlerin Krizi ve Geleceği: I”., Ekonomi ve Politika Haber Analiz.,  12.07.2007, URL (PDF): [http://www.ekopolitik.org/images/cust_files/071126084532.pdf]

[2], [3] Hocaoğlu, Durmuş., Batı’da Devlet Felsefesi Ders Notları.

[4] Hocaoğlu, Durmuş., “Türklerin Tarihî Yolculuğu: II”., Yeniçağ., “Analiz”., 03 Aralık 2005, Cumartesi., s.12

[5]Acun, Fatma., “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Değişme ve Süreklilik”., Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, s.156

civeleknuri@hotmail.com

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.