Tarihi Yarimada

13 Mar 2012

Suretler, siretler, sözler ve aynalar

Yazan: AFŞİN SELİM

“Suretin siretine şahittir; başka şahit aramak zaiddir.”

-İbn-ül Emin Mahmud Kemal-

İşitmişsinizdir belki, meşhur bir Çin işkencesidir, vakti zamanında uygulanmıştır: Dört duvar, her yeri ayna, kendi hallerine bırakılan suçlular nereye baksa suretlerini görmekte… Bir müddet sonra, doğal olarak, çıldırıyorlar. “Benmişim kendime en büyük ceza…” Daha ne olsun! Kendilerini görüyorlar. Fakat suretlerini değil, siretlerini. Gözükenin de ötesini. Suçüstü yakalanış. Yüz-göz olmaya teşebbüs…  Hâl böyle iken, şartlara şartlanmaları beklenemez. Şartlar sana şartlanmıyorsa, sen şartlara şartlan diyenlere inanmayınız. Hayatmış, ne oyunu, kendi halinde bir ayna bile çıldırtmaya kâfi! Muhtemelen, ilk etapta, arzularını okşayıcı bir vaziyet ile karşılaşmışlardır ama ya sonrası… Sonrası malûm, tekbaşınalığın o ağır yükü, kaçınılmazlaşıyor ve katlanılmazlaşıyor. Hakikate muhatap olmak fena ve meşakkatli çünkü… İnsanın kendisiyle yüz-göz olması. Gel de tahammül et… Dört duvarı çerçevelemiş o aynalar, sırrı ifşa etmekle meşgul. Kendiliğinden kaos… Aynada gözüken, yalnızca sureti mi insanın? İzafî olan şeklî güzelliği temel ölçü olarak kabul etmemeliyiz. İnsanın en büyük düşmanı, dönüp dolaşsak da, yine kendisi…  Bilhassa erdemli olmayı önemsemeyen insanın! Böyle bir insan için tekbaşınılaşmayı düşününüz. Tek cümlelik bir öykü gibi âdeta: Yavaş yavaş ölmek…

İnsan, her defasında dışarıda arıyor düşmanını. Dışarıda yani diğerlerinde, diğerlerinde yani kendisi gibi olmayanlarda… Düşman? Muhtaç ona… Kendi haline bırakıldığında yitirdiği düşmanını arıyor, bulamayınca işkence başlıyor. Çare belli mi, kendi haline mi bırakalım? Hiçbir doktor, hastasına yönelik, kendi haline bırakın demez, hurafedir, en kötü ihtimalle muayenesine çağırır.

İyiyi, güzeli, doğruyu kendisinden; kötüyü, çirkini, yanlışı başkasından bilir insan… Ziyandadır. Karşılaştığınız her ayna, “Söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada” sorusuna eriştirmeyebilir, sizi, yanıltmasın. Körler sağırlar birbirini ağırlamayabilir. Goygoylanamayabilirsiniz. Muhatabınız, nesneleşmeyebilir. Dikkatli olmak gerekiyor. Her söz, özümsenemez. Özgüveni olmayanın özeleştirisi olmaz. Görüyoruz: Eleştirisini kendisine, özüne, siretine yöneltememiş olanları, aynaların sükûtu olanca şiddetiyle rahatsızlandırıyor. Enteresan mı? Değil, elbette. İnsanız ve varlıkdaşlarımızla sorunlarımız var.

Bildiğiniz üzere; çağımız, suretler çağı… Görünür olabilmenin çağı; imajitasyon diyorum adına. Görünür olabildiğin müddetçe hadiselere tesir edeceksin, kuralı bu. Hakikatle herhangi bir temasın lüzumu yok, yeter ki şeklen, piyasa şartlarına uyum sağlayabil…

Ne yani, insan, aynalardan kaçtıkça mutlu, mesut, müreffeh olacağını mı zannediyor? Kişinin özeleştiride bulunmaması, diğer öz’ler üzerinden eleştiri gerçekleştirmesini mümkünleştiyor ki, bir nevî “ahlakçılık” devşiriliyor buradan; sorunlu ve sakıncalı bir ahlâk algısıyla birlikte… Öz yok ama ortalık söz’den geçilmiyor. Ne hikmetse, suç sürekli “diğerlerinin” oluyor, “diğerlerine” havale ediliyor, böylece ahlâkî bir motivasyon sağlanıyor. Piyasa pratiği açısından münasip bir davranış biçimi… Hakkınızdır. Güle oynaya eskitiniz.

Çin işkencesinden, Frankfurt Hayvanat Bahçesi’ne…

Buyurun piyasa: Aşk menkıbeleri, diyetisyen önerileri, kahraman romanları, komplo teorileri… Okuyoruz, yazıyoruz ve yaşıyoruz. İyi de, yıl bilmem kaç olunca, bugünün insanı, ileri düzeyde gelişmiş bir varlık olarak mı arzı endam ediyor? İlerlemek ve gelişmek olguları, başlıbaşına bir sorun olarak dillere pelesenk olmuşken hem de… Yaşantısını belgeselleştiren insanların “uyanık, girişken, profesyonel” olarak adlandırıldığı böyle bir zaman diliminde, hangi ilerlemişlikten, gelişmişlikten ve insanlaşmaktan bahsedebiliriz? Orman kanunlarının, belgesellerdeki o vahşi hayvanlara mahsus bir uygulama olmadığını biliyorum, biliyorsunuz, biliyorlar ama bilmiyormuş gibi yapıp, “piyasalardaki durum”a rağmen hayvanlarla aramızdaki ayrıştırıcı unsurları sıralıyoruz, şevk ve iştiyak ile…

Sunay Akın’dan dinlemiştim, bir vesileyle, kıtalara ait en etkileyici hayvanların barındığı, dünyanın en eski hayvanat bahçesine, Frankfurt Hayvanat Bahçesi’ne gidiyor. Hemen ileride bir kafes… Girişindeki levha: “Doğanın en vahşi canlısı!” Meraktan, kafese biraz daha yöneliyor ki, içi boş, ama o da ne, yalnızca bir boy aynası…

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.