Cini Deseni

22 Şub 2012

Sosyal Etki Potansiyeli Bakımından Türkiye’de Tarikat Ve Cemaat

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Toplumların zihin kodları uzun tarih yolculuklarında izledikleri güzergahlardan ve karşılaştıkları vakalardan bağımsız değildir. Uzun bir birikim sürecinin toplamı tanımı ile ifade edilebilecek olan “kültür” sosyal meseleleri değerlendirmede ana zemini oluşturur. Bu bağlamda Batı düşünce dünyası, özelde Hıristiyan tasavvuru ile Doğu düşünce dünyası, özelde İslam tasavvuru arasında yapısal ve tarihi farklılıkların bulunması doğaldır. Ortaçağ Avrupa’sını yüzyıllar boyunca yoğun bir baskı altında tutan kilise ve onun sistemli bir ceza mekanizması halinde varolan engisizyonun Fransız Aydınlanması’nı ortaya çıkaracak bir tepkiyi oluşturduğunu söyleyebiliriz. Yine yakın dönemin ürünü olan “ pozitivizm “ de de bu tepkinin önemli bir etkisi olduğunu yadsımamak gerekir.

İslam dünyasındaki dini yapılanmalara Avrupa’nın sancılı tecrübelerinin ürünü olan pozitivist perspektifle yaklaşmanın meseleyi algılamaya yetmeyeceği aşikardır. Temeli tasavvuf olan bir sivil toplum yapılanması hüviyetindeki geleneksel Türk tarikatları 11. yüzyıla uzanan derin kökleriyle Türk sosyal ve siyasal hayatının baş aktörlerinden olagelmiştir. Genel itibariyle Eşari değil, kendisi de Türk asıllı olan İmam Maturidi’nin ekolüne bağlı olan Türk tarikatları söz konusu ekolün yapısı gereği sosyal yaşama aktif katılım, nakli ilimlerin yanında pozitif bilimlere verilen önem gibi benzerlerinden farklılaştırıcı özellikleri nedeniyle tasavvufi omurganın etrafında hareketli bir sosyal yapılanmayı da vücuda getirmiştir. Tarikatların Türk siyasal hayatına ilk büyük ve etkin müdahalesinin Anadolu’nun vatanlaştırılması sürecinde gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz. Ahmet Yesevi’nin kurucusu olduğu “Yeseviye” tarikatinin dergahından yetişen ve 20. yüzyıl tarihçileri tarafından “kolonizatör Türk dervişleri” adıyla anılacak olan “öncü” lerin Anadolu ve ötesinde Balkanlara kadar ulaşan faaliyetleri bölgede Türk yerleşiminin kalıcılaşması, devlet geleneğinin tesisi ve yerleşik halkın mukavemetinin kırılması bakımından oldukça önemli bir misyon ifa etmiştir.

Türk tarikat yapılanması genel itibariyle devletle paralel, uyumlu sayılabilecek bir davranış biçimini benimsemiştir. Devletin hükümranlık etkisine müdahale etme çabasına girmeyen tarikatlerin devlet nazarında makbul sayıldığı buna karşılık, Selçuklu ve Osmanlı döneminde tarikatlere ayrıcalık tesis eden sultanların da tarikatler tarafından yüceltildiği bilinmektedir. Bunun en açık örneklerinden biri dönemindeki yoğun askeri faaliyetlerin finansmanını sağlamak için bazı tarikat mallarını devletleştiren Fatih Sultan Mehmet’in -devrinde-  önemli tarikatlerce sevilmemesine karşın, kendisinden sonra iktidarı devralan oğlu II. Bayezid’ın devletleştirilen tarikat mallarını iade etmesi nedeniyle Bayezid-i Veli namıyla anılmasıdır.

Osmanlı döneminde faaliyetlerini yasal olarak sürdüren tarikatler için kırılma noktasının cumhuriyetin kuruluşu, daha lokal olarak da 1925’de çıkarılan “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun”  olduğunu söylemek mümkündür. Cumhuriyetin ilanından sonra, II. Meclis ile birlikte ivme kazanan yeni bir rejim dizayn etme çabaları dini yapılanmalara olan klasik devlet tavrında radikal değişikliklere yol açtı. Tarikat, dergah, tekke ve zaviyelerin yasadışı ilan edilmesi söz konusu yapıların “yer altı” na çekilmesi sonucunu doğurdu. Vakıflarına, mal varlıklarına el konulan tarikatler mensuplarının bağışlarıyla faaliyetlerini gizli bir şekilde sürdürmeye devam ettiler.

Rejime muhalif görünümlü tüm diğer yapılanmalar gibi devlet güçlerinin yoğun baskısına maruz kalan tarikatlerin 1925’de başlayan “uyku dönemi” 1950’ye kadar sürdü. İlk defa tam demokratik sayılabilecek seçimlerin yapılmasının ardından iktidara gelen Demokrat Parti’nin dini gruplarla olan münasebetini seçimlerde halkın iradesine duyduğu ihtiyaç şekillendirdi. Bu bağlamda kitleler üzerinde yoğun etkisi olan tarikat ve cemaatlerin blok desteğini arkasına alan iktidarın sonra ki iki seçimi de kazanmasında bu faktörün etkisini göz ardı etmemek gerekir. Demokrat Parti’nin muhafazakarların, özelde ise dini yapılanmaların hassasiyetlerini dikkate alma olarak tanımlanabilecek bir politikayı benimsemesi ve bunun tesirlerinin oldukça olumlu bir biçimde sandığa yansıması diğer partilerinde meseleye benzer bir şekilde yaklaşması sonucunu doğurdu. Tek parti iktidarı döneminin bitmesi tarikatlar üzerindeki baskıyı önemli ölçüde azaltsa da tam anlamıyla ortadan kaldırmamıştı. Bununla birlikte Türkiye’de ki sağ partilerin tümü hatta dönem dönem bazı sol partilerde tarikatlarla/cemaatlerle diyalog içinde olmaya özen gösterdiler. Söz konusu diyaloglar çoğunlukla (off the record) kayıt dışı olsa da halen yasak olan tarikatlerin adı konulmamış bir yasallığa kavuşması anlamını taşıyordu.

1950 sonrası dönemde bilhassa Nakşibendilik’in devlet erkini kontrol eden iktidarlar üzerinde etki sahibi olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar tarikatlar yapıları gereği kendilerini siyaset üstü konumlandırsalar da, dönemsel olarak bazı tarikatların belirli siyasi oluşumlara yoğun destek vermekten çekinmedikleri açıktır. Nur cemaatinin ve Süleymancıların uzun süre DP-AP-DYP çizgisine, İskenderpaşa grubunun ANAP’a, İsmail Ağa cemaatinin Milli Nizam-Milli Selamet-Refah partilerine, Said-i Nursi’nin talebelerinden Mehmet Feyzi Efendi’nin cemaatinin MHP’ye olan destekleri en bilinenlerdendir. Süleymancıların eski lideri Kemal Kaçar’ın AP’nden milletvekili olması, şimdiki liderleri A.Arif Denizolgun’un da eski Ulaştırma Bakanı olması dikkat çekicidir. Tarikat liderlerinin siyasi arenada üst düzey ilgi görmelerinin esas nedeni şüphesiz ellerinde tuttukları blok oy potansiyelidir. Bu potansiyel, büyük kitleleri mobilize etmek için çok büyük harcamalar yapan ve yoğun bir emek sarf eden politikacıların daha az çabayla aynı hedefe ulaşabilmesi anlamını taşımaktadır. Oldukça cazip kabul edilen bu metot Türk siyasal hayatında sıklıkla kullanılmıştır ve günümüzde de kullanılmaya devam etmektedir. Bu noktada ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bir hususu paylaşmayı gerekli görüyorum. İradelerine müdahale edilmediği takdirde aynı tarikat/cemaat mensuplarının sahip oldukları benzer kültürel öğeler nedeniyle aynı siyasi partiye yönelmeleri kuvvetle muhtemeldir. Her ne kadar 90’lı yıllarda olduğu gibi merkez sağda birbirine çok yakın konumlanmış ANAP-DYP’nin bulunduğu siyaset platformunda tarikat liderinin tavrı belirleyici olabiliyor idiyse de mevcut halde durum farklılık arzetmektedir. Şöyle ki; AK Parti, CHP ve MHP’nin ana aktörler olduğu mevcut siyaset zemininde kitlesel etkiye sahip geniş tarikat ve cemaat yapılarının AK Parti’ye tavan kadrolarından yönlendirme olmasa da büyük oranda meyletmeleri eşyanın tabiatı gereğidir. Merkez sağın kaybolduğu bir Türkiye’de kendini muhafazakar olarak konumlandıran kitle partisinin tarikatlere ideal siyasi çizgi olarak gelmesi kaçınılmazdır. Hatta bu durumun aksi bir yönlendirme yapan tanınmış bir tarikatın liderinin aday olduğu parti lehine kendi tarikatinin seçmen potansiyelini yeterince mobilize edemediğini oldukça net bir şekilde müşahade ettik. Bu vaka göstermektedir ki; siyasi hatların belirginleştiği ölçüde tarikat-cemaat kitlesinin belirlenmiş/yönlendirilebilir mobilizasyonu azalmakta, hatlar flulaştıkça da artmaktadır.

Bu noktada tarikat/cemaat meselesini modernizm ve küreselleşme bağlamında ele almakta faydalı olacaktır. Mevcut yapısıyla tarikat/cemaat yapısının modernleşme ile uyumlu olduğunu ifade etmek pek mümkün değildir. Zira siyasi manada modernleşme katılımcı karar verme sürecini desteklerken tarikatlarda bireylerin siyasi iradeleri üzerinde –yönlendirilenlerin ön kabulleri olsa da- başkalarının hakimiyet kurma durumu söz konusudur. Kültürel açıdan modernleşme de laikliği esas alması itibariyle tarikat düşünce yapısının dışında bulunmaktadır. Toplumsal manada modernleşme de geleneksel otoritelerin etkisizleşmesini öngördüğü için tarikat şeyhi ya da cemaat liderine itaatin esas olduğu dini yapılanmalara uygun değildir.  Bu bakımdan denilebilir ki; tarikatlar yapıları itibariyle modernleşme ile uyumlu olamazlar. Bu babda bir hususu göz ardı etmemek gerekir; “modernleşme” batı literatüründen filizlenmiş bir kavramdır ve bu kavramın İslami düşünce yapısına uygun olup olmaması kelimenin kökü olan “modern” kavramının Türkçe’de ki karşılığının ifade ettiği manadan bağımsızdır. Daha net ifade etmek gerekirse “modernleşme” ile uyumsuz olma hali aynı zamanda “çağdışı” olma anlamı taşımamaktadır. Zira her yapı ancak kendi düşünce dünyasının ölçüleriyle –tam olarak- değerlendirilebilir.

Türk sivil toplumunun en eski formu olan tarikatler ve cemaatler belki de yapıları gereği küreselleşme sürecine intibak edemeyecekleri düşünülürken, beklentilerin aksine globalleşme sürecinde artan bir etkinleşme sahasına kavuşmuşlardır. Kitle iletişim araçlarının gelişimi ile kısalan mesafeleri öğretilerini yaymak için başarıyla kullanan bu grupların modernite ile “birey” in öne çıktığı ve yalnızlaştığı bir dünyada, cemaat olmanın güven ve huzurunu öne çıkarmalarının, genişlemelerinin başlıca amillerinden olduğunu ifade edebiliriz. Bu durum sadece İslami cemaatler için mevzu bahis te değildir. ABD’ndeki “Amerikan Vatanseverleri” ya da Japonya’da ki “Aum Shinrikyo” hatta küresel ölçekte sempatizanları olması bakımından Meksika’da ki “Zapatistalar” içinde büyük ölçüde böyledir.

Açıktır ki; Türkiye’de kitlesel bazı tarikat ve cemaatlerin bir çok siyasi partinin sahip olduğundan çok daha fazla mobilizasyon kabiliyetleri, potansiyelleri bulunmaktadır. Hala kendi adlarıyla sahip oldukları resmi bir yapılanmaları olmaması bakımından tarikat/cemaat Türkiye’de “herkesin bildiği sır”  konumunu muhafaza etmektedir ve görünen o dur ki; bir müddet daha bu statüko devam edecektir.

* Bu makale 2023 Dergisinin Şubat 2012 sayısında neşredilmiştir.

Geçmiş Yazılar

Yorumlar

  1. […] Sosyal Etki Potansiyeli Bakımından Türkiye’de Tarikat Ve Cemaat (Hüseyin Rasit Yilmaz / 22.02.2012) […]