Ayasofya Camii

29 Nis 2016

Siyasetin Hâkimiyeti ve Milliyetçiliğin İstikbali

Yazan: MUSTAFA ONUR TETİK

turkyorum - siyasetin hakimiyeti milliyetciligin gelecegiUkrayna’da “Turuncu Devrim” gerçekleştikten birkaç sene sonra Kiev’de bulunma fırsatı elde etmiştim. Ukraynalılarla yaptığım sohbetlerde dikkatimi çeken ilk şey siyaset kurumuna olan güvensizlikti. Karşılaştığım birçok insan, siyaset kurumuna olan güvensizliklerinden ve onun vasıtasıyla bir şeyleri değiştirebilme imkânlarının kısıtlılığından dem vurarak, bir daha oy kullanma zahmetine bile katlanmayacaklarını belirtmişlerdi. Daha sonraları bu gözlemimi okuduğum bazı metinler üzerinden de teyit etme imkânı buldum. Texas A&M Üniversitesinden Alexander C. Pacek ve arkadaşlarının eski sosyalist/totaliter ülkeler üzerinde yaptıkları bir araştırmaya göre insanlar, memleketlerinin kaderini etkilemede baskın olan kurumların (başkanlık veya parlamento) seçimlerine daha büyük ilgi göstermekteler. Yine aynı araştırmaya göre, post-komünist ülkelerde, demokrasiye ilk geçişte yükselen siyaset kurumunun etkinliğine olan güvenin azalması, seçime katılım oranlarının gün geçtikçe düşmesine yol açmış. Bu durum insanların siyaset kurumuna, onun hayatlarında değişiklik yapabilme istidadına göre değer verip vermediğine işaret etmektedir.

Rafael López Pintor, Maria Gratschew ve Kate Sullivan tarafından hazırlanan,1945-2001 arasında seçime katılım oranlarının dünya çapındaki karşılaştırmalı analizi de bize önemli bilgiler sunmaktadır. Bu araştırma bize gösteriyor ki; gelişmiş demokrasilerde seçime katılım oranları sanılanın aksine pek çok batı dışı topluma göre yüksek değildir. Hatta, İsviçre ve ABD gibi ülkelerde seçime iştirak oranlarının yüzde ellilerde seyretmesi, Norveç, Finlandiya, Fransa, Birleşik Krallık gibi ülkelerin Türkiye’nin gerisinde kalması, yüksek ekonomik ve demokratik standartların siyasal katılımı temin etmediğini göstermektedir. Bu vaziyet her ülkenin özelinde farklı gerekçelerle hâsıl olmakla birlikte buradan kabaca bir genellemeye gidecek olursak eğer; işlerin yolunda gittiği toplumlarda da değişime olan talebin azlığı sebebiyle siyasete olan bir ilgisizlikten söz edilebiliriz. Hülasa olarak şu söylenebilir ki; siyaset kurumu ile bir şeyin değişmeyeceğine inanan toplumlar ile bu yolla değişim ihtimali mevcut olduğu halde bu kurum aracılığıyla bir değişime olan iştihanın az olduğu toplumlar, seçimlere, partilere ve genel olarak siyasete gereken özeni göstermemektedirler.

Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi rakamlarına göre 2002 genel seçimi, 12 Eylül öncesi sol tedhişin ülkeye ağır bedeller ödettiği bir dönemde gerçekleşen 1977 seçiminden sonra, katılım oranının ilk kez %80’in altına düştüğü bir seçim oldu. Buna seçim barajı sebebiyle %40’ın üzerinde bir seçmen kitlesinin temsil dışı kalması da eklenince, kayıtlı seçmenin neredeyse dörtte birinin oyları ile başa gelen bir siyasi parti, ülkenin tamamını yönetecek duruma geldi. Bu durum aslında temsilde bir meşruiyet sorunu oluştursa bile, AKP iktidarının siyaset kurumu vasıtasıyla ülkede, bakılan yere göre olumlu veya olumsuz bir takım ciddi değişiklikler gerçekleştirebilmesi, siyaset aracılığıyla ülkenin kaderinde etkili olabilmeye olan güveni tazeledi. Siyasete katılım oranı tekrar ivme kazandı. Daha önceleri sınırlarını bürokrasinin çizdiği ve bugüne kıyasla dar bir hareket alanına sahip siyaset kurumu, ülkenin kaderi üzerinde tayin edici bir mevkiye yükselmeye başladı. Bir anlamda bürokrasiden bağımsızlığını ilan etti. Özellikle AKP hükümetinin son dönemlerinde, siyaset kurumunun alanı, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hilafına genişlemeye başladı. Siyaset bir denge enstrümanı değil, kazananın her şeyi aldığı  “sıfır toplamlı oyun” halini almaya başladı.

Ülke içerisinde üretilen toplam zenginliğin yeniden dağıtımında bürokrasinin, siyaset kurumuna göre daha ağır bastığı ülkeler ile devlet aygıtının sermaye dağıtımında minimum rol oynadığı ülkeler arasında bir noktada bulunan Türkiye’de siyasetin kazandığı bu belirleyici rol, iktidar talebinin ehemmiyetini daha da arttırdı. İktisadi alanın bürokrasi merkezli olduğu ülkelerde siyaset kurumuna olan ilgi onun ikincilliği sebebiyle azalırken, devlet aygıtının mümkün olduğu kadar serbest pazar ilişkilerine bulaşmaması ilkesine bağlı memleketlerde, ekonomik yeniden paylaşım açısından siyaset önemsizleşti. Türkiye bu bakımdan hibrit bir örnek oluşturmaktadır. Çünkü devlet bütün özelleştirme hamlelerine rağmen toplam sermayenin tevzi edilmesinde halen daha önemli bir rol üstlenirken, bu dağıtımda karar verme kuvveti, diğer devlet merkezli örneklerin aksine atanmışların değil, seçilmişlerin ellerinde temerküz etmeye başladı. Milli Görüş dönemi belediyecilik tecrübesiyle, sermayenin yeniden dağıtımı hususunda önemli tecrübeler kazanmış olan AKP iktidarının, ulusal düzeydeki siyaset biçimi ve yapısal değişliklerin ona sağladığı müsait şartlar, siyasal gücün iktisadi güce, yaratılan iktisadi gücün de tekrar siyasi güce tahvil edilmesini sağlayan kapalı devre bir hegemonya türünü üretmiş oldu. Bu, siyasetten devşirilen ve onunla birbirini besleyen ekonomik nüfuz alanı, AKP’li olmayanın bedel ödediği bir mekanizma haline dönüşerek, muhalif vatandaşların sırtında bir sopa, yandaş için bir maymuncuk haline geldi. Bu duruma, bürokrasideki terfilerde, belediyelerin ve merkezi idarenin ihale tercihlerinde, belediyelerin işçi, merkezi idarenin memur istihdamında ve hatta kamu otoritesinin direkt olarak yönetmediği – de facto müdahil olduğu –özel sektör içi ilişkilerde rastlamak mümkündür.

AKP’nin, siyaset müessesi üzerinden istihsal ettiği iktisadi ve içtimai kuvvetin bir tehdit aracı olarak yöneldiği istikamet, öncelikle merkez sağ siyaset ve alternatif İslami hareketler oldu. Onları peyderpey soğurduktan sonra, milliyetçiliğin çelik çekirdeğine değil ancak mütereddit tabanına yöneldi. AKP ve MHP tabanının, bilhassa Selçuklu Hilali olarak adlandırılan orta Anadolu’da iç içe geçmiş olması, karşılıklı oy hareketlerini mümkün kıldı. AKP ve MHP arasındaki geçirgenlik, iktidarın siyaset yapıcıları tarafından mümbit bir zemin olarak kodlandı. Bugün geldiğimiz noktada ise, AKP iktidarı bütün vasıtalarıyla MHP’yi merkezinden zayıflatarak, kendi iktidarını sarsabilecek tek tehdit olarak algıladığı yapıyı tamamen pasifize etmeye yönelmiş durumda. Tabi şunu da not etmek gerekir ki, bu yutma eylemi sadece ekonomik ilişkiler cenderesiyle olmadı. Farklı ideolojik söylemlerin imkânlarından, zamanın ve mekânın ihtiyaçlarına göre dinamik ve pragmatik olarak istifade edildi. Bugün, bürokrasiyi neredeyse tamamıyla zapturapt altına almanın getirdiği konforla, hem iktisadi araçlarla mikro düzeyde, hem de PKK ile mücadele bağlamında makro düzeyde MHP’yi siyaset sahnesinin uçlarına itme mücadelesine girişmiş durumda.

CHP ve onun temsil ettiği tarihsel blok, ideolojik ve iktisadi sebeplerle AKP müdahalesine bağışık bir konumdadır. CHP, kendi kendini siyaseten önemli bir aktör olarak her daim yeniden üretebilecek ideolojik, sosyal ve ekonomik kaynaklara sahiptir. MHP ise sermaye paylaşımından nasibini alamamaktan dolayı iktisaden ve yukarıda zikrettiğimiz sosyal içiçelik sebebiyle de toplumsal olarak AKP hegemonyasına karşı direnci daha zayıf bir konumdadır. MHP’nin aşılamaz kudretteki ideolojik zembereği ise, kendisini,etki alanı daralmış bir şekilde olsa da ilelebet yeniden üretebilmesini sağlayacaktır.Ancak bu durum marjinal sol grupların dahi sahip olabileceği bir özelliktir. Fakat MHP kendi toplumuna yabancı ve fikri kökleri dışarıda bir hareketin politik alandaki temsilcisi değildir. MHP’nin tek derdi, toplumsal damarlardan kopuk bir şekilde, sekter bir çevre içerisinde mevcudiyetini sürdürmek olamaz. MHP tarihsel bir davanın muasır varisi ve taşıyıcısıdır. Toplumuna yabancılaşmış bir hareket gibi “biz anlattık ama toplum bizi anlamadı” ya da “doğru olan biziz yanlış olan millet” deme lüksüne sahip değildir. Toplumun kılcal damarlarına kadar erişmekle mükelleftir.

Siyaset kurumunun etkinliğinin daha zayıf olduğu dönemlerde bir misyon partisi olarak MHP, aldığı oydan fazlasını temsil edebilen ve etki alanına sahip olan bir konumda bulunuyordu. Çeşitli meclis dışı vasıtalar, MHP’nin özgül ağırlığını arttırıyor ve bu anlamda niceliksel hafifliği, niteliğinin karşısında önemsizleşebiliyordu. Ancak günümüzün objektif koşulları, Türkiye’de toplumsal ve iktisadi hayata yön verebilmenin öncelikli yolu olarak siyaseti işaret ediyor. Her ne kadar Türkiye, AKP iktidarı döneminde kapitalist politikalara ve dünyaya daha entegre hale gelse de, özel alan sayılabilecek ekonomik alanın tanziminde kamu otoritesi ağırlığını sürdürdüğünden ve bu ağırlıkta bürokrasinin bir özne olarak payı azaldığından – bir vasıta olarak etkinliği sürmekte –, ekonomik ve sosyal alana nüfuzun en etkili yolu siyaset olarak karşımıza çıkmakta. AKP’nin iktidarı dönemi boyunca yol açtığısosyo-ekonomik tahribatın etkilerinin ortadan kaldırılması, yolsuzlukların üzerine gidilmesi, özellikle toplumsal kutuplaşmanın azaltılması ve düzenin restorasyonu için Türk milliyetçiliğinin sorumluluk alması gerekiyor. MHP’nin ne yaparsa yapsın iktidar sorumluluğunu yüklenemeyeceğini varsayan siyasal “cebriyyeci” anlayışın yerini daha iradeci bir zihniyetin alması gerekiyor. Güncel maslahatların aciliyeti bu geçişin tehir edilmesinin maliyetini Türk toplumu için her geçen gün arttırıyor. Bu sebepledir ki MHP’ye düşen görev, misyonunu ve ideolojik özünü muhafaza ederken, siyasetin gerektirdiği esneklikleri de göz önüne alan bir kitle partisine dönüşerek, toplumsal huzursuzlukların sözcüsü ve taleplerin taşıyıcısı konumuna gelmektir.

Parlamento dışı muhalefet ve siyasi etki araçlarının neredeyse tamamen ezildiği, kamusal alanın boğulduğu göz önüne alınırsa, güçlü bir siyasi temsil – mümkünse iktidar – MHP’yi marjinalize olmaktan ve memleketi içine düştüğü girdaptan çıkarabilecek tek çaredir. MHP’nin, kötü gidişi durdurabilecek yegâne alternatif olduğu, dost-düşman herkes tarafından ikrar edilmektedir. Bugün ne MHP’nin başında bir Alparslan Türkeş vardır ve ne de çağ onun zamanının siyaset-dışı araçları ile devleti yönlendirme imkânlarını MHP’ye tanımaktadır. Çare; çelik çekirdeğini Ülkücülerin oluşturduğu, merkezden çepere doğru gidildikçe daha gevşek bağlarla kitlelerin bu çekirdeğe bağlandığı ve Ülkücü kökenden gelmese dahi temel değerlerde birleşilen milliyetçi teknokratlarla iktidara doğru bir hamlenin gerçekleştirilebilmesidir. Eğer bir an önce siyaset kurumunu içeriden fethedecek hamleler yapılmaz, merkezden dışarıya genişleme sağlanmazsa, içe doğru büzülme daha da hız kazanacaktır. Bunun doğal bir sonucu olarak MHP’nin siyaseten ihmal edilebilir önemde bir parti haline gelmesinin yolu açılacaktır. MHP’nin bu muhtemel hali, Türk milliyetçiliğini de zamanla göz ardı edilebilir bir fikir olarak marjinalize edebilecektir çünkü zaten ezelden beri sivil toplumla arası pek de iyi olmayan bu hareketin, sağlam bir siyasal gövdesi olmadan bu zeminde “mevki savaşı” vermesi çok güçtür. Kaldı ki, ülkemizde sivil toplumun ciddi seviyede devlet-bağımlı konumu göz önüne alındığında, milliyetçiliğin, siyaset dışı fikri bir aktör olarak yeniden üretilmesinin zorluğu daha net anlaşılabilecektir. Böyle bir durumun, memleketin geleceği zaviyesinden ne gibi bir tahrifata yol açıp, nasıl bir Türkiye manzarasına neden olacağını, ancak bir kara-ütopya senaryosu olarak tahayyül edebilmekteyim. İktidara doğru böyle bir hareketlenmenin ilk adımı hiç kuşkusuz öncelikle, MHP’nin kendi iç barışını sağlayacak, hareketin üzerindeki ölü toprağını atarak yeni bir heyecan yaratacak ortak aklın eseri olan bir liderliğin işbaşına gelmesidir. Bunun da yolunun dosta düşmana birlik mesajı verilecek ivedi bir kongreden geçtiğini ayrıca belirtmeme gerek yoktur sanırım…

_____________________________

Paylaş:

    Geçmiş Yazılar

    Comments are closed.

    • İZ BIRAKANLAR

      "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

      Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

    • Sosyal Ağ

    • Sosyal Medya

    • ETİKETLER