Ayasofya

23 Oca 2012

Sert Bakışlı Değil Sevgi Bakışlı Ülkücüler: Samsun Ülkü Ocaklılar

Yazan: İKBAL VURUCU

Ülkücülük Algısının Beslendiği Etkenler Üzerine Düşünceler

Ülkü ocakları Türkiye’nin en köklü sivil toplum örgütlerinden biridir.  Aynı zamanda üye sayısı bakımından da küçümsenemeyecek bir orana sahiptir. Ülkücü düşüncenin toplumsallaşmasında ve etkin bir hale gelmesinde her dönem belirleyici bir işleve sahip olmuştur. 1970’li yıllarda Ocağın belirgin özelliği güçlü bir dayanışma merkezi haline gelmesi ve ülkücülerin eğitimlerinin sağlandığı bir mektep olmasıdır. Seveni kadar sevmeyeni de vardır. Ülkü Ocakları ve ülkücüler on yıllarca vatanseverliğin, dostluğun, kardeşliğin bir mekânı olmasına rağmen 1980 darbesi sonrası bazı durumlar olumsuz bir algının inşasında belirleyici oldu. Zaman zaman mafyalaşmanın ve çeteleşmenin içinde bir kısım insanların kendilerine “ülkücü” sıfatını vermesi Ülkücü düşmanları tarafından karşı propagandanın merkezine yerleştirildi. Bu insanların Ahmet Arvasi’nin  “ülkücülükten geçinenler” kategorisine tekabül ettiği görülmektedir. Fakat sonuçta bu istismar ideolojik hasımları tarafından bilinçli bir şekilde ve geçmişin de intikam duygularının hâkim olduğu psikolojik alt yapıya bağlı olarak, “katiller,” “mafya”, “çete”, “kavgacı”, “okumayan-yazmayan” bir insan tipi şeklindeki Ülkücü tipi kurgusuna temel oluşturmuştur. Özellikle bilinçli bir biçimde yürütülen olumsuz algı inşası basın aracılığıyla sürdürülmektedir. Dünün Marksistlerinin egemen olduğu basın ve sanat dünyasında “ülkücü” tipi yukarıdaki özelliklere bağlı olarak topluma enjekte edilmektedir. Son dönemlerde izlenme oranı yüksek dizilerdeki “mafya”, “şiddet yanlısı”, “kavgacı”, “kiralık katil” ve “yabancı düşmanı” tiplemelerinde ülkücülerin yer alması üzerinde durulması gereken bir sorundur. Pek çok ülkücünün dahi bu olumsuz ülkücü ve Ülkü Ocakları algısından etkilendikleri maalesef bir vakadır. Elbette bu algıyı yönetecek ve biçimlendirecek bir iletişim stratejine ne politika ve yöntem ne de kullanılabilecek araç açısından ülkücülerin sahip olmaması kendilerini saldırıya açık bir konumda bulunduruyor.

Kitle iletişim araçları vasıtasıyla yürütülen bu kirli propaganda ve algı inşası bizzat ülkücü gençlerimizde de karşılığını bulabilmektedir. Kimi zaman kendisine yönelik kirli propagandanın farkında olan ülkücü gençler – özellikle liseli ve üniversiteliler – ellerinden bir şey gelmemesinin acısıyla kendi tutum ve tavırlarını sert görünmek ve giyim kuşam gibi biçimsel görünüşlerle telafi yoluna gitmişlerdir. Başka bir deyişle düşmanın kimlik tanımlamasıyla kendi düşünce ve davranışlarını belirleme gibi bir paradoks içinde olmuşlardır. Elbette bunlar asli olmayan, geçici tepkilerdir. Bu psikolojik belirlenim özgün Ülkücü kimliğinin yeniden inşasıyla aşılabilir. Bunun için örnek şahsiyetlerimizin biyografilerinin yazılarak rol-model olarak sunumları önem arz eder. 

Ülkücülük Türkiye’nin Yeniden İnşasının Adıdır 

Modernleşmenin çok farklı alanlarda değişik göstergeleri söz konusudur. Bilim ve bilimsel düşünce, kentleşme, sanayileşme, sekülerleşme, bireylerin devlet idaresinde söz sahibi olması yani demokratikleşme ve demokratikleşmenin bir yönü olarak siyasallaşmanın toplumsal bir karakter kazanması gibi. Siyasetin belirli zümrelerin tekelinden ve imtiyazından kurtularak topluma inmesi demokrasinin sosyolojik temelini oluşturur. Ülkücülük de bu yönüyle Türk milliyetçiliğinin özel bir adı olarak Türk demokrasi tarihinde özgün bir konuma sahiptir. Çünkü Türk siyasi tarihinde toplumsal bir hareket ve düşünce babında Türkiye’nin dünya siyasetindeki konumunu dahi belirleyen Ülkücülük yeterince sosyolojinin ve siyaset biliminin konusu olmamıştır. Durmuş Hocaoğlu, “Ülkücülük Hareketi”nin, yakın dönem Türk tarihindeki rolünü, katkılarını ve kazanımlarını şöyle özetlemektedir:

  1. Türkiye’nin bir “Türk Devleti” olduğu fikri kitlelere yayılmış, kitleselleşmiştir.
  1. Türk Milliyetçiliği’nin sadece “entellektüel bir kültür hareketi” olarak kadükleşmesi, boğulması önlenmiş, Türk Milliyetçiliği siyasileştirilmiş, siyasi bir güç olmuştur.
  1. Türkiye’de gençliğin siyasete taşınması konusunda hiç kimse Alparslan Türkeş ve Ülkücü Hareket ayarında başarı sağlayamamıştır. Modernite’nin en temel hususlarından birisi de “siyasetin kitleselleşmesi”dir ki bu mücadele, Türkiye’ye bu bakımdan büyük ufuklar açmıştır.
  1. Türk Milliyetçiliği’nin bütün Türkiye’de çok etkin bir ağırlığa ulaşması sağlanmıştır. Fakat bu güç, ancak belirli bir yüzde olarak MHP’de temerküz edebilmiştir. Bu da, MHP’nin bir parti olarak kitleselleşmesini ve bizzat iktidara gelmesini önlemiş, fakat beri yandan başka bir şeye yol açmıştır: Türkiye’deki hemen-hemen bütün kitle partileri bir nebze “ülkücüleşmiş”, hatta, MHP tarafından savunulan birçok fikir ve ilke, bu partiyi kapatıp liderini ve kadrolarını hapse atanlar tarafından bir “devlet politikası” olarak uygulanmıştır. Bu itibarla, Devlet’in dahi bazı bakımlardan “ülkücüleşmiş” olduğunu söylemek abartı olarak kabul edilmemelidir. Bu bakımdan, MHP’nin sayısal oy değerleri, hem en geniş anlamıyla Türk Milliyetçiliği’nin ve hem de MHP misyonunun, daha açık bir ifade ile, “Ülkücülük”ün gerçek gücü için sağlıklı bir kriter olarak alınamaz. MHP, bu gücün sadece bir kesri, bir buz dağının su üstündeki kısmıdır.
  1. Irkçı, şoven, saldırgan bir Avrupa Milliyetçiliği veya kompleksli bir Üçüncü Dünya Milliyetçiliği reddedildiği gibi, İslam’dan ve hatta kutsal olan herşeyden arındırılmış bir Profan Milliyetçilik de reddedilmiştir. Türk Milliyetçiliği’nin bu gelişme seyri, daha da ileriye götürülmelidir.
  1. Türklüğün, Anadolu coğrafyası ve Anadolu-Türk tarihi ile sınırlandırılarak dejenere edilmesi önlenmiş, Anadolu’yu da kuşatan çok büyük bir coğrafyası ve çok derin bir tarihsel boyutu olduğu fikri daima canlı tutulmuştur.
  1. Bunun sonucu olarak, bütüncül ve kuşatıcı “Dünya Türklüğü” fikri canlılık kazanmış; Azeri, Türkmen, Kırgız v.b. gibi isimlerin zamanla ayrı birer millet haline inkılab ederek Dünya Türklüğü’nün parçalanması gibi tarih çapında dehşetli bir felaket önlenmiştir.[1]

Ülkücülüğün Türk siyasi yaşamında olduğu kadar Türk modernleşmesinde de oynadığı rol maalesef incelenmiş, analiz edilmiş, özgün kimliği tarihe mal edilebilmiş değildir. Ülkücü Türk milliyetçiliğinin kendi özgün mecrasını oluşturabilmesi için “kendi” üzerine düşünmesi bir zorunluluktur.

“Geçmiş”in Değil “Zaman”ının Ülkücüleri

Samsun Ülkü Ocaklarının davetlisi olarak hafta sonu Samsun’a gittim. Bir ilk olarak Ülkü Ocakları Bilim ve Fikir Akademisi kurulmuş. Akademinin 50’den fazla gönüllü üyesi var. Üstelik sadece öğrencilerden oluşan bir üye profili yok. Üniversiteden profesörler, doçentlerle birlikte pek çok mühendis, esnaf da Akademiye yazılmışlar. Dönem sonunda sertifika da alacaklar.

Samsun Ülkü Ocakları alışılagelmiş Ülkü Ocağı algısını yerle bir ediyor. Muadillerinden kurdukları ekibin entelektüel niteliği, çalışma yöntemlerindeki farklılık, erkek egemen görüntüyü yıkan çalışmalarıyla ayrılıyorlar.

Başkan başarılı bir tıp öğrencisi Mehmet Batuhan Örs. Batuhan Beyin farklılığını hemen öne çıkaran kurduğu yeni ekibin yarısının yüksek lisans öğrencisi ve öğretmen olan kız arkadaşlardan oluşturması. Ülkü Ocakları ile özdeşleşen –doğru veya yanlış- sert bakışlı erkek örgütü algısı Samsun’da yerle bir olmuş. “Sert” bakışların yerini “sevgi” bakışları almış.

Samsun Ülkü Ocağı çalışmalarıyla da yeni bir iletişim stratejisi geliştirmiş. Milliyetçiliğinin özünü kavrayan ekip Gökalp’in “halka gitmek” ilkesini düstur edinmiş. Her hafta farklı bir köye gidiliyor. Orada halkla sohbetler ediliyor. Bununla da kalınmamış. Samsun’un mahalle muhtarlıklarıyla işbirliği içinde her hafta elli aile ve efradı sinemaya götürülüyor. Sağlık ve çevre gibi milliyetçi camianın “yabancısı” konularda halka destek için kampanyaları var. Mesela bunlardan biri lösemili hastalara destek için düzenlenen etkinlik.

Ülkücülerin çok eksik olduğu bir saha olarak medya ve görsel sanatlarda herkes gibi şikayet etme kolaylığına kaçmıyorlar. Uğraşıyorlar ve başarıyorlar. Bütün imkânlarını toplayıp etkin bir çalışma içindeler. Arkalarında büyük sermaye grupları, güçlü sponsorları söz konusu olmamasına rağmen çok büyük işler başarıyorlar. Mesela, 3 Mayıs Milliyetçiler günü gösterime girecek bir belgesel bitmek üzere. Çeşitli animasyon çalışmaları gerçekleştirmişler ve büyük beğeni toplamış. Hatta Ülkü Ocakları Genel Merkezine dahi bir reklam filmi çekmişler. Çizgi roman çalışması bitmek üzere. Ocağın bünyesindeki değerli şair Hüseyin Kürşat Geze’nin şiir kitabı birkaç haftaya kadar basılıyor. Ayrıca Geze’ye tek parçalık bir klip çalışması planlanmış.

Samsun Ülkü Ocağı güçlü bir ekibe sahip. Mehmet Batuhan Örs, Hilal Tuğba Yazgan, Elif Ayşe Sancak, Dilek Akıllıoğlu, Yavuz Yazgan, Hüseyin Kürşat Geze, Burçin Öner, Yunus Emre Uyar ve ismini hatırlayamadığım diğer dostlarım. Bunların her birinin mesleklerindeki başarıları AKP’li belediyelerin dahi dikkatini çekmiş. Yüksek ücretler karşılığında kendileriyle çalışmayı talep ediyorlar. Bunun karşılığında Ülkü Ocaklarını bırakmaları şartı karşısında hiç düşünmeden cazibeli teklifler reddedilmiş. Sevgi bakışlı ülkücülerde “delikanlılık” yüreklerinde ve kişiliklerinin güçlü bir boyutu.

Sevgi bakışlı Ülkücülerle gün boyunca özel sohbetlerde bulunduk. Bakış açıları, düşünceleri, sorunlara yaklaşımları ve çözüm önerileri zamanını yakalamış ülkücülerin bir örneğiydi. Onlar da ağabeyleri olan ülkücülerin geçmiş üzerinden kurdukları hegemonyadan ve otoriteden benim gibi şikayetçi. “Senin yaşın kadar benim yatmışlığım var”, “siz yokken biz bu dava için çarpıştık” gibi söylemler üzerine kurulu baskı mekanizmasının farkındalar. Artık Ocaklılar arkalarındaki güçlü geleneğe dayanarak şimdiki zamanda yaşamaktalar ve geleceği düşlüyorlar. Geçmişe takılıp kalmamışlar. Sözleri, kavramları, düşünceleri, sorun tespitleri, çözüm önerileri hep gerçek dünyaya bağlı yani zamanının ülkücüleri onlar. Ve en önemlisi tek bir “ülküleri” var: Türk Birliği.

[1] Durmuş Hocaoğlu, “Hakk’a Yürüyen Bir ‘Er’ Kişi: Alparslan Türkeş”, Son Çağrı Gazetesi / 10.04.1997. (http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=4404306)

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.