Sultanahmet-Ayasofya

17 Şub 2012

Şehvetin şiddetindir

Yazan: AFŞİN SELİM

“Ben ol da bil” diyenlere, aşkın tarifi yapılabilir mi? Yapılamaz fakat yapılıyor. Çok gelişmiş modern dünyalı için bilmek pek marifet değil, herkes her şeyi biliyor. Hiç şüphesiz, değiştiği ve geliştiği sıkça vurgulanan zamanın ruhunu kavrayabilmek açısından bilgi, kişinin kazanımlarından biri… Yetiyor. Meselenin teferruatıyla uğraşmak zahmetli bir girişim, gerektiği kadarıyla yetinebilmeli insan, katlanabilene aşk olsun. Bitmedi: Hazırlanmış pozisyonlar üzerinden karşılıklı gerilmenin şehvetini tadamamış olanlar utansın. Didinmeye ne hacet? Yerleşik algı için ikisinden birisin; ya oradansın, ya buradan. Profilini hazırla. Güncel politikanın bataklığında kıvrananlarda görülebilmesi mümkün bir yaklaşım bu, sırf tanımlayabilmek şiddetinden dolayı… Etiketleyecek ki, kafa konforu bozulmayıversin. Peşinizdeyim, açığınızı arıyorum, ölünüzün etini yiyeceğim. Ah! Şu bekleyişler: Bunu mu demek istediniz, yazımı düzeltilmiş şu sorgu için sonuçları görüyorsunuz, yine de girdiğiniz şu sorguyu mu aramak istiyorsunuz… Final: Yaklaşık bilmem ne kadar sonuç bulundu. Hadi hayırlısı, tepe tepe kullan. “Anlamak yok, anlamış gibi olmak var” mısraından mülhem; bilmek yok, bilmiş gibi olmak var! Yorulmayalım. Bilgiye, rahatsızlığa bulaşmadan, rahatlıkla ulaşabiliyoruz, rahatlıkla ulaşabildiğimiz bilginin doğruluğunu veyahut yanlışlığını sorgulayabilmek, elbette vakit kaybı…Canımızı acıtan ne? Bilenlerin bilmeyenlere anlatacağı bir mesele de kalmadı artık; vecdsiz, zevksiz, hikmetsiz bilgi… Yetiş ya Hazreti Google!

Şahidisiniz: Bilgi üzerinden aşkı tahrif etmekle birlikte, tarif eder hale geldik. Benzeri trajedi ahlâk için de geçerli… Piyasaya düş. Haketmediğin olgunun istismarını güt. Tarzını belirle. Kampanyayı kaçırma. Etiketin yarısını yakala. Hizanı al. Keşfedilebilme ihtimalini düşün. Kurgula. “Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım ama…” Hayır, bu cendereden çıkabilmen mümkün gözükmüyor. “Cumaya gittim, döneceğim…” Hayır, kal orada, döndüğün müddetçe tükeneceksin. “Sadece tekniğini alsaydık…” Hayır, insan bu, ilişkisine benzeyecek. Herkes kendi sahnesini oynayacak, kaçınılmaz. Çok gelişmiş modern şehirli, çok katlı betonarmesinin enkazı altında nefes alıp vermeyi, varolmak zannediyor. Seçilmiş iktidarına rağmen, halen daha sızlanıyor. Yaşıyorum ya işte diyor. Yaşıyorsun, öyle mi? Haklı. Daha geçen gün, alternatif tıp destekli, çok uzun yaşayabilmenin formülleri sunulmuştu kendisine…

Merhum Fethi Gemuhluoğlu, “Ben dağa çıksam, dağda, ağaca âşık olurdum” diyor. Ağaç, meselenin vesilesi, sembolik kıymeti olan bir vesile… Esasında aşk, gözükmeyende saklı tutuyor kendisini. Cisim olmayanda… Henüz kampanyalaşmamış olanda. İnsan, muhatap oldukça güzelleşiyor, aksi takdirde, hayatın hengâmesiyle taşlaşan kalbini nasıl arındıracak bu katılaşmışlıktan?

Tabiat intikamını aladursun, yaratılmışların en üst mertebesinde ikamet eden insan, çeşitli ihtiyaçlarına binaen muhafaza ediyor varoluşunu… “Kim” olabilmek maksadında! Kıvranıyor. Kimliği üzerinden kişilik kotarabilmeye muhtaç çünkü… Sığınıyor. “Başkanım en iyisini bilir.” Ne hoş. Pek kıvrak bir zekânın muhafızı; o küçük kafasında, o küçük dünyasında, o küçük gemisinde… Hâl böyle iken, etrafın etkin ve edilgen oluşu hafife alınmamalı diye düşünüyorum. İnsan, yaşayışının kıvamını, etrafına borçlu… Pekiyi, dünyanın, özel olarak vatan denilen evin yaşanılabilir kılınması için, ne yapıyor? Ne yapacak, piyasa algısı neyi emir buyuruyorsa: Onlar şöyle, bunlar böyle…

Nasıl yaşıyorsun ki, daha iyisine –güya- ulaşabilmek mücadelesindesin, kime bu başkaldırı? Kanun her defasında hükmünü icra ediyor: İnsanın düşündüğü gibi değil, yaşadığı gibi düşünmesi… İlişmeyin onlara. Biliyorlar. Bildikçe, boşluğa itinayla cilvelenip, mesut ve bahtiyar yaşamakla mükellef, kendileri… Aşk, pazara düştü. Taksitlendir. Durma, bilgiyi istifle… Şapşallığın kitleselleşmesi bizzat afyon zaten, dahasını mı arıyorsun? Bilgi çağı gereğince, biraz din, biraz aydınlanma, biraz hoşgörü, çokça meşrep genişliği… Kabulleriyle ve retleriyle karakterini inşa eden insanın soylu ve namuslu bir varlık olması tatmin etmiyor olmalı ki, algı konforu bozulmaksızın, anında, müsait bir yer tahsis ediliyor: “Çaylar müessesimizin ikramıdır.”

Çok gelişmiş modern dünyalı, klavyesinin tuşlarına yöneliyor ve olaylar böylece gelişmeye başlıyor. Birisi BOP mu dedi? Ulusal gazetedeki taşralı sütun yazarı, haşin bakışlarla sesleniyor ulusuna, hep birlikte istifra ediyoruz, evvel zaman içinde hiç karşılaşmadığımız ıstratejik bir cümle dökülüyor dudaklarından: “Amerika’nın bölge ile ilgili planları var.” Geçmiş olsun. Tıklayabiliyorsan, varsın.  Sözün çoğalıp, özün azalması dahi, vaziyetin vahametini ispatlıyor ilgisine… Özü olmayanın sözü olur mu? Öz sahibi insanın nasılını ve niçinini ıstırap hâldaşlığında arıyoruz. Büyük velinin ifadesiyle: “İnan da, istersen bir odun parçasına inan…”

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.