Yarimada Silueti

7 Ağu 2012

Sanat, Şiir ve Dil

Yazan: AFŞİN SELİM

 

“Eski Yunanlılarda saza bir tel ekleyen adam şiddetle cezalandırılırdı” yaşanmışlığını ifşa ettikten sonra, sanata dair şöyle der, Andre Gide: “Sanat, baskıyla doğar, dövüşle yaşar, hür olarak ölür.” Hal böyle iken, eşya ve hadise karşısında pozisyonunu sanat vesilesiyle edinen insan, baskıya rağmen yaşar, dövüşerek direnir ve -hakikate teslimiyet niyeti güttüğü müddetçe- hür olarak ebediyete uğurlanıverir. Muhatabı olduğu mücadele, dövüştüğü engelleyicileri üzerinden, biteviye devam eder; varlığını/varoluşunu bu vesileyle ispatlamaktadır. Sanatın zuhuru, pekâlâ, rahatsızlıkla ilişkilendirilebilir. Hareket, rahatsızlıktan alır ifadesini… Uyumsuzluktur. Sanatkâr rahatsız bir varlıktır. Hislidir çünkü… His yoksa sanat yoktur. İnsan da.

Sanat, teşhis ettiği nispette teşhir eder. Fakat bazen, telkin ve tebliğ vasıtası olarak tezahür edebilir de. Maksat, belirleyicidir. En nihayetinde hale ve gidişata bir müdahaledir bu: İnsanı, diğer canlılardan ayırır ve ayrıştırır.

Sanat olgusu, insanlık tarihiyle yaşıttır. Kelime kökeni itibariyle “yapabilmekten” alır ifadesini… Eylemdir. Emektir. Bir “sosyal faaliyet” olarak arz-ı endam ettiğinde ise çeşitli alanlara muhatap olabilmek mümkündür: Sergiler, müzeler vesaire…

Bilirsiniz ya, sanat bahsinde yöntem ve yaratıcılık sıkça anılır. İnsanı ve hayatı diri tutan sanat, tabiatla ilişki halindedir sürekli. Böylece dışavurum gerçekleşir. İnancımıza göre insan, yaratılışı itibariyle emanetçidir. Göklere, yere ve dağlara teklif edileni yüklenmiştir; yüksünmeden… İnsan, inşa edendir. Ruhu olandır. Ruh, insana mahsustur. Pekiyi, insan olarak doğmuş olmak, yaşayış esnasında insan olarak kalabilmekle neticelenebilir mi? Ne mümkün…

Sanat, duyuşun ve duruşun tezahürüdür. Duyarlılığı yüksek olan insanın izlenimleri, hayatı sanatlaştırır. Sanatı; maksat değil, vasıta olarak kabullenenler açısından “aşk” vazgeçilmezidir bu meselenin… İlham almak, bu çerçevede değerlendirilebilir.

Sanatkâr, üzüntüleriyle tutunur hayata. Sorularıyla ve pek tabii ki sorunlarıyla… Şaşkınlıklarıyla ve şüpheleriyle. Gün gelir, yeni bir dünyanın haberdarlığını üstlenir: Başka bir dünyayı mümkünleştirme mücadelesinin yaraları siner ruhuna… Başka bir dünya mümkün müdür? Sanata ve sanatkâra sahipseniz, evet. Değiştirici, dönüştürücü, devirici ve diriltici bir müdahale olmaya başlamayagörsün… Sanatsız bir topluma/topluluğa yeryüzünde rastlanabilmiş midir?

Sanatkâr, herkesleşmediğinden dolayı, görerek ve çözümleyerek yaşar. Umursayandır. Gerisinin teferruat olduğuna inanmaz, teferruatlarla meşguldür. Hadiselerin ne idüğüyle, eşyanın sırrıyla, esrarıyla… Sanatkârlığın herkesleşmeyen cins beyinlere mahsus olduğu aşikârdır. Başka bir dünyanın mümkün olabilmesi bu yüzden mühimdir. Sanatkâr, bir nevi görünemeyen köyün kılavuzcusudur. Tasavvur ve tahayyül ederek, üslubunu nakşeder sanatına… Olana/olmuşa, estetik zevk nispetinde temas eder. İlham alır. Prof. İsmail Kara, “İlham, sanatkârlar için güvenilir bir bilgi kaynağıdır” der. Sanatkâr, ilham karşısında teslim olur; teslim olduğu müddetçe sanat bir temsil meselesidir artık…

Sanatın, zanaat ile kökdaş oluşu mânidardır da. Sanatkâr, anlamak veyahut anlamlandırmak arzusundadır. Değil midir ki, “Bidayeti olan her şeyin bir nihayeti vardır.”

Şiir

Şairin, diğer varlıkdaşlarına nazaran, kavrayış ve anlamlandırışı farklıdır, farklı olmasına da… Hayat, ona, mevcut gerçekleriyle ve şartlarıyla mı hissettirir kendisini? Yani yaşanmaya değer olanı… Mazlumun, masumun, mağdurun, mağlubun safında yer edinmek, sözüm ona hayatın gerçekleriyle bağdaşmaz belki ama şair kendi dünyasının hakikatlerini kuşanır. Sıkça kullanılır ya hani: Şair ruhlu olmak… Hattâ küçümseyici bir etiketleyiştir bu: Kimine göre piyasada yer edinemeyiştir, birbirinin kurdu olan insansılardan olamayıştır…

Istırabın zevkini tadabilen bir varlık olarak şair, hassasiyetini muhaza eder, hassasiyetinin muhafızıdır. Şair ruhlu olmak, tastamam burada hissettirir sanat ile ilişkisini… Hassasiyette. Çağdaşlarıyla aynı çağı yaşasa da, nevi şahsına münhasır bir memnuniyetsizliği özümsemiştir. Doğal olarak, bir rahatsızlanış biçimidir bu…

Istırabı derinden soluyan şairin his yoğunluğu, özü gürlüğüyle harmanlandığında; baskıya rağmen yaşamak, dövüşerek direnmek ve hür olarak ölümü tatmak geçer başından… Şair eğri oturup doğru konuşabilir mi? Hele ki “diğerlerine” nazire yaparcasına…

Edebiyatın doruklarında gezinen şair,  yenilgilerinden zaferler devşirir, yenilgilerini dahi güzelleştirebilmiştir çünkü… Uyumsuzluk, şiirini besler. İç dünyasını tanıyabilme kavgasına tutunmuş iken, “dışında” olup bitenlere karşı sorunsuz ve sorumsuz davranamaz. Kelimelerle yaşar. Günü geldiğinde azat eder her birini… Nasip bu ya: Yalnızlaşma hissi kelimeleri tahrik ettiğinde, içindeki şair uyanıverir insanın. Nasip meselesidir.

Baudelaire, şairliği, büyüleyici bir ifadeyle, üstün bir güzelliğin uğraşısı olarak tanımlar. O üstün güzelliği ihmal etmeden, çerçevelendirir hadiseyi. Güzel, tanımlandırılabilir mi, ayrı mevzu. Her ne kadar göreceli bir olgu olarak algılansa da…  Müdavimini, metafizik bir sarsıntıya maruz bırakır. Eski zamanlarda, şairlerin, “güzel söz söyleyen” olarak tanımlanışı, hatırlanmalıdır. Sahi, güzel olana değinmeden, sanattan bahsedilebilir mi?

Dil

İnsan, dil üzere yaşar. Çocuk, diline tutunarak büyür; merak eder, nesneleri tanımaya çalışır. Dillerimizin ve renklerimizin başka başka olması da, O’nun varoluşunun delillerindendir. Demek ki çeşitlilik içindeki birliği bozmaması, bozgunculardan olmaması gerekir, medeniyet görmüş insanın…

Hakikate olan iştiyak, sürüden ayırır insanı. Son peygamberin yakarışıdır: “Ya Rabbi, bana eşyanın hakikatini öğret.” Eşya ve hadise karşısında var olduğunu nasıl hissedebilir insan? Düşünerek ve düşündüğünü dillendirerek… Dolayısıyla, dile yalnızca iletişim vasıtası olarak kıymet atfedilemez.

İfade, kıvamını, kelimelerin cümle olarak soluk almasıyla birlikte alır. Dil dışarıya nüfuz eder. Geleneksel bir varlık olan insan, manen veyahut maddeten olsun, miras devralır; kalanı, kalıntıyı… Dili. Organı değil… Elbette, muhatabınıza hâl dili üzerinden de temas edilebilirsiniz. Ne kadar tesirli olacağından ziyade; bir yere kadar duygu ve düşünce nakli gerçekleşiverir böylece…

Dert sahibi varlığa insan diyoruz. Dilleri üzerinden çeşitlenen varlığa da…

Dilimizin altına saklanırız. İş bu yüzden, bir kişilikten ve kimlikten bahsedilecekse, dil olgusuna değinmek mecburiyettir; aksi malumatfuruşluk olur. Her dil, anlayış barındırır bünyesinde… Nesilden nesile intikal eder bu. İnsan, adlandırır ve kavramsallaştırır. Diğerleri dilden sonra gelir.

Dil üzerinden, kelime, zırhvâri bir biçimde kuşatır insanı; insan düşündükçe dile gelir. Kelime yoğunlaştıkça, yoğurur muhatabını. Fakat diliniz topyekûn bir ameliyata maruz kaldıysa, az düşünür, çok şartlanırsınız; kaçınılmazdır.

Naçiz vücutlarımız toprak olacak, ya dilimiz? Payidar kalması temennimizdir ve fakat… Kültürel temas yoksa, kelime alışverişi de yoktur. Ne demeli? Saf dil meraklılarının akıbeti, yeryüzünün bir ucunda unutulmuş yabanî kabilelerin eğlenceli hayatını hatırlatmaktadır. Sanat, zuhur edebilir mi buradan? Ya büyük şair? Dolayısıyla, günümüzde; iletişim bozukluğundan, anlaşılamamaktan, beden dilinin gelişmişliğinden sıkça bahsedilmesi gelişigüzel bir tesadüf olamaz…

*İtibar dergisinin Ağustos(2012) sayısında yayımlanmıştır.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.