Sultanahmet Ahırkapı Feneri Adliye ve Ayasofya

3 Ara 2012

San Marino’ya Selam, Yenilgiye Devam!

Yazan: AFŞİN SELİM

“Batı cephesinde değişen bir şey yok.” O soru, hafızamızın en müstesna yerinde hâlâ, beynimizi kemiriyor, cevap arıyoruz: “San Marino nasıl kurtulur?” Heyhat! San Marino’yu sevmiş bulunmak, aklı fikri hep San Marino’da olmak ıstırabı. Kerkük türküsündeki gibi: “Sevmiş bulundum efendim gayrı ne çâre…”

San Marino’ya geçit vermiyorlar yine. “Zirveden” diyorlar, “Hayli uzaklaştı takım…” Son 30 yılın neredeyse en kötü sezonu. Hem de onca şaşaalı transfere rağmen… Daha da kötüsü: Kendisini gidişattan mesul hisseden yok. Herkes kötüden şikayetçi… Hepimiz iyiysek bunca kötünün müsebbibi kim? Bilinçli mensubiyet, mesuliyet gerektirmekte… Fakat ne gam! Canlılar âlemi işte: Dışkı üzerinde düşüp kalkmanın adı da yaşamak…

Biz mi?

“Beğenmeyen stada gelmesin” diyen teknik direktöre rağmen, züğürdün tesellisine aşinayız. “Bir bildiği vardır” dediğimiz büyüklerimizin başımızı azıcık okşaması kâfi… Her birini o çok böbürlendiğimiz tarihin içinden süzülen kahramanlar olarak kabullendiğimizden olsa gerek bu.

Sahi, müspet itiraz, menfi itaatin üstesinden gelebilecek mi? Çehreler öylesine anlamsız, öylesine ifadesiz ki… “Zamanı değilmiş” öyle diyorlar. Her mesele sonrası, aynı nasihat, iğdiş edilmiş sürümüyle karşımızda: “Gün birlik beraberlik günü…” Hakikatten kaçış. Yeteneksizliğin ve yetersizliğin saklanışı…

Farkındayız: Köprünün altından ne sular aktı, ama işin kötüsü köprü de tahribata uğradı. Görülen o ki, San Marino’yu, geldikleri gibi gidecek olanlar değil, kökten San Marino’lular kurtaracak. Çünkü başkanından, teknik direktörüne, futbolcusuna değin, takım bilinci, hepsinin üstünde. Fakat San Marino’yu canından çok seven sevenlere, takımı için her fedakârlığı göze alanlara, çocukluğundan itibaren o renklerin rüyasını görenlere bırakılamayacak(!) kadar önemseniyorsa, o ayrı…

Kim demişti, “Denedin, yenildin, yine dene, yine yenil, daha iyi yenil.” Yenilgiye methiye düzmekte üstümüze yok hani… Dün gibiydi, unutmuş değiliz o ikazı: “Yenilmemenin tek sırrı vardır: Nefsini yenmek!” Fakat sahadakiler “kendine oynadıkça” yenilmemenin sırrını bir türlü kavrayamıyoruz da.

Sıkça hakemlere veryansın edilmekte… Maçın gidişatını etkiliyorlarmış. Şuymuş buymuş… Biz ki övünüyoruz takımımızla, hakemlere rağmen yenemiyoruz şu rakipleri. Dünya etrafımızda dönüyor güya… Dünya demişken, bir büyüğümüz işaret etmişti: “Bırakalım dünya sulhunu dünya nimetlerini paylaşanlar düşünsün.” Behemehâl…

Tercihimiz protokol değil elbette, kale arkası. Heyecanı bir başka, vesvesesi de. Keza “bakış açısı” dedikleri bir açı pek geçerli değil orada, pozisyonlar “olduğu gibi” görünmekte. Çoğu kez sahadaki maçtan ziyade, “çekirdekçilerle” uğraşsak da, kaçınılmazımız olmuş bu, mukadderat yani.

Bir araya geldikçe lâflıyoruz da arkadaşlarla, bu büyük kavga, nasıl oldu da, rakamlarla zikredilir oldu, anlamak mümkün değil. Eski saygınlığımızı yitirmiş gibiyiz; kartal bakışlarımızdan, kurulu düzenin “fincancı katırları” ürkmüyor daha… Sevgili düşmanlarımızın hışmından ziyade, üzülenlerimiz de üzerimize yığılıvermiş durumda. “İyisin ama” diyerek, terk ediyorlar, devamını tamamlamak bize kalıyor: “Yeniliyoruz…” Allah, yenilgiyle mi terbiye ediyor bizi?

Oturduğumuz tribünlerden çatlak sesler yükseliyor bazen; hattâ lâf, kâh protokolün kâh kale arkasının eski müdavimlerine, evvel giden ahbâba gelip dayanmakta. O şunu demiş, bu bunu demiş… İshalleşmiş bir yığın ağız! San Marino’lu olmaya erişememiş olanların abide-i şahsiyet tüketiyor oluşunu, üzerimizde uygulanan psikolojik operasyonun neticesi olarak algılıyoruz ki, nasılı ve niçini bizde saklı… Sevmek için ölmeleri de yetmiyor! Ziyadesiyle lezzetli olmalı ki, ölü etine üşüşmeyi bir türlü üzerimizden atamıyoruz. “Bize bizden daha ürkütücü düşman var mı?”

Mesele, birbirimizi yeterince sevememekten ibaret: Sözünde duramamak, işi ehline verememek, sır saklayamamak ve en nihayetinde inandığı gibi yaşayamamak… Hepimize bulaşmış olabilir, sahiden de tedavimiz gerçekleşmezse, San Marino’lu olmanın herhangi bir anlamı kalmayacak. Galip geldikçe yenileceğiz…

Mütemadiyen, bu ülkenin hemen hemen her tribününden işitilmekte: “En büyük taraftar, futbolcular sahtekâr.” Peki, ya bundan daha iyisini hak etmiyorsak, ya da birileri taraftara müsekkin içirdiyse… İhmal edilmemeli. Devir imitasyon devri artık. Hemen hemen her şeyi “benzetiyorlar” neredeyse… “Gel ne olursan ol gel” diye çağırdıklarımız, günü geldiğinde, geldikleri gibi çıkıyorlar aramızdan. Üstündekilere dalkavukluk, altındakilere gaddarlık yapmakta; menfiye himayekâr, müspete garazgâr davranmakta öylesine maharetliler ki… Sırf şampiyonluk arzusuyla geliyorlar. Allah, ıstırabını çektirmediği şeyin nimetini vermezmiş, kimin umurunda…

Soylu idealistleri beklemeye devam edişimiz, “ümit en son terk olunan şeydir” şiarını benimseyişimizden dolayı. Yenilgilerimizle nefes alıyoruz, şimdilik bu bile yeter! Güzel günler gelecek, güzel günler gelecek, inanıyoruz…

*San Marino takımı ilk resmi maçını 1990 yılında Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerinde İsviçre’ye karşı oynamış ve 4-0 yenilmiştir. Bu maçtan önce 1986 yılında Kanada Olimpik takımıyla maç yapıp, 1-0 yenilmişlerdi ancak bu maç resmi bir maç değildi. San Marino, UEFA ve FIFA’ya üye olduğu 1988 yılından beri tüm Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası elemelerine katılmasına rağmen, bu elemelerdeki herhangi bir maçta galibiyet elde edemedi. Takım, tarihindeki ilk ve tek galibiyetini ise 28 Nisan 2004’te Lihtenştayn’la oynadıkları hazırlık maçını 1-0 kazanarak elde etti. (Kaynak: Wikipedia, http://www.sanmarinosite.com/eng/attivita.html)

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.