16 Oca 2012
“Ruh Adam”: Aşk, Doktor Cezmi, Nietzsche ve Halilov
Selim Pusat: “İlâhî bir kadına veya kıza karşı duyulan aşk da nihayet bir şehvetten mi ibârettir?
Doktor Cezmi: “Tamamiyle. Aşk, şehvetin estetik şeklidir. Onun için daha ziyâde estetik kadınlara veya kızlara karşı duyulur…”
1: Daha önce de yazmıştım: Nihal Atsız’ın –bilhassa Ruh Adam [1] romanındaki- bâzı düşünceleri, Nietzsche’nin felsefesiyle büyük ölçüde örtüşür. Yine Ruh Adam’da, Selim Pusat ile Doktor Cezmi arasında geçen ‘aşk’ konulu diyalogun da söz konusu biçimde okunması mümkündür. Gerçi bu konuşmaya diyalog demek de ne denli doğru olur, bilemiyorum; zirâ bilindiği üzere konuşma esnasında Selim Pusat zaman-zaman kısa sorular ve yorumlarla araya girmekle birlikte, konuşmaya hâkim tezlerin esas sahibi Doktor Cezmi’dir. Yâni ikili arasındaki diyalog, monologa yakın bir diyalogdur. Öte yandan: Romanda Atsız’ı temsil eden Selim Pusat –adı geçen diyalogda, Doktor Cezmi kadar söz almasa da, Cezmi’nin söylediklerine kesin/keskin itirazlar da bulunmadığı gibi, kimi zaman sessiz kalarak kimi zamansa sohbetin genişlik ve derinlik kazanması için ilâve sorular sorarak, Doktor’un söylediklerini dolaylı yoldan onaylar. Bu onay da bize, Doktor Cezmi’nin düşüncelerini, Selim Pusat’ın, dolayısıyla Atsız’ın düşünceleriymiş gibi okuma imkânı verir. [*] Tabiî ki bir noktanın altını –kalınca- çizmek şartıyla: Hilmi Yavuz’dan öğrendiğim üzere; Roland Barthes, faşizmin tarifini, ‘söylemeyi engellemek değil; söylemeye zorlamak’ olarak –tâbir câizse modifiye ediyor. [3] Ve Roland Barthes’ın bu sözü vesilesiyle de, bendenize maksadımı beyan etme imkânı doğuyor: Bu ve benzeri okuma-biçimlerindeki maksadım, Atsız’ı bâzı düşünceleri[mi] söylemeye zorlamak değil, hakikaten Atsız’a ait olduğunu düşündüğüm düşünceleri açımlamaktır. İmdi, evvelâ Doktor Cezmi’nin aşk’a ilişkin tezlerini hatırla(y/t)alım:
(i): “…Aşk, şehvetin estetik şeklidir. Onun için daha ziyade estetik kadınlara veya kızlara karşı duyulur…”
(ii): “…Kesilmiş bir koyunun kasap dükkânındaki manzarası hoşa gitmez, hatta bazılarına iğrenç görünür. Fakat usta bir aşçının elinde nefis bir et yemeği olduğu zaman, dükkândaki manzarasına bakamayanlar bile onu iştahla yer. Aşk da böyledir. Aslında şehvettir yâni hayvanî istek. Fakat romantik bir muhayyele onu o kadar süsler ve güzelleştirir ki aşkın ilâhî bir duygu olduğuna inanırız. Yüzlerce yıldan beri bu şairane tarifleri dinleye dinleye aşkın insanüstü bir şey olduğunu sanmışızdır. Gerçekte şehvet isteğinden başka bir şey değildir…”
(iii): “…Aşkın şehvetle aynı şey olduğunun kesin bir delili de vuslattan sonra ikisinin de sönmesidir. […] [Yıllarca süren aşklar –F.K.] vuslata erememenin, yahut çok geç ermenin, belki de âşıktaki geç soğuma karakterinin neticesi[dir –F.K.]…”
(iv): “…Sevilen ne kadar güzel ve çekici olursa aşk da o kadar şiddetli ve uzun olur. Bazı kadınlar veya kızlar bilmeden karşısındaki erkeği delirtir. Bazıları sanatkârdır. Bunu bilerek yapar. Kadın, oldukça iptidaî bir yaratıktır ama erkeği sürüklemek bilgisinde çok ustadır. Vuslattan sonra erkeğin bırakacağını sezdiği için onu daha çok bağlayacak türlü hünerler gösterir. Böylece aşk olgunlaşır. Sözün kısası, şairin dediği gibi: Mecnûn’a cihan dopdolu Leylâ görünürmüş…”
(v): “…Şehvet, hayatın en büyük prensibidir. İnsan neslinin tükenmemesini sağlar. İnsan, akıl ve duygu bakımından çok üstün ve ileri olduğu için bu prensibi de olgunlaştırmış, güzelleştirmiştir. Yiyeceğini, giyeceğini, barınacağını güzelleştirdiği gibi. Şehvet, aşk haline geldikten sonra artık insanlar arasında yarış başlamış ve beyinler, muhayyeleler gerçek olan güzellerle kanmayarak onları icad etmek yoluna girmiştir. Sevgiliyi âşık yaratır, sonra tapar. Onda eşsiz güzellikler, büyüklükler bulur. Aslında alelâde bir kız veya kadındır ama Mecnûn’un Leylâ’yı görüşü gibi onu ilâhlaştırdıkça artık aşk denilen tezahür başlamıştır. Bununla beraber aşk lüzumlu bir şeydir…”
(vi): “…Yaşamayı tatlı hale getirdiği, ihtiras olduğu için lüzumludur, ihtiraslar çok defa parlak ve olumlu neticeler doğurur. Siyasette, ilimde, sanatta ihtiras olmasa belki de bugünkü medeniyet olmazdı. Aşk bir nevi anormal duygudur, âşıklar da anormal hastalardır ama ruh hekimliği bakımından her büyük insan da az çok anormal sayılır. Bütün insanlar tam normal olsa insanların akıllı ve şuurlu hayvanlardan farkı kalmaz…”
(vii): “…Örnek olarak askerliği de alabiliriz. Savaşlar aslında öldürücü, yıkıcı, ızdıraplı şeylerdir. Fakat medeniyetin de, tekniğin de, ahlâkın da, disiplinin de anası savaşlardır. Fedakârlık ruhunu bileyerek insanları bencil yani hayvan olmaktan kurtarır. Kazanmak için itaatin şart olduğunu öğreterek toplulukların disipline girmesini, yani üstün insan olmasını sağlar. Savaş olmasa yeryüzünde milletler değil, hırsız çeteleri türeyecek ve insanı hayvandan ayıran erdemler doğmayacaktır. Yani şunu demek istiyorum ki yakışıksız ve çirkin gözüken bazı şeyler gerçekte faydalıdır ama insanların çoğu o faydayı kavrayamaz. Çocuk, canı yandığı için aşıyı faydasız bulup ondan kaçar. Aklı başında pek çok kimse kendi hayatını kurtaracak ameliyattan ürküp yaptırmaz. Aşk da öyle… Aşk olmasaydı erkek-dişi ilişkileri bayağı bir çiftleşmeden ibaret kalacaktı…”
2: Doktor Cezmi’nin aşk üzerine dile getirdiği tezler –kestirmeden söyler isek, aşk’ın pür-metafizik bir olgu olduğuna ilişkin tezin antitezleridir. Hattâ Doktor Cezmi’ye göre aşk, pür-metafizik bir olgu olmadığı gibi, fizik’ten münezzeh bir biçimde düşünülemez de. Bir başka deyişle aşk’ın bu tür pür-metafizik tarifleri, Doktor’un nazarında birer yanılsamadan ibârettir. Yâni Doktor Cezmi’ye göre; aşk’ın çekirdeğinde fizik-dünyaya ait olan ‘şehvet’ yer alır ve şehvet’in bitimi, fizik-dünyaya yapışık bir metafizik-dünyanın da yıkılması, dolayısıyla aşk’ın da otomatikman bitimi anlamına gelir. Doktor, bu bitim vaktine ‘vuslat’ adını verir. Aşk’ın bu tür bir yorumuyla, ilâhî –aşk’ların ölene dek bitmeyişine de bir izah getirilmiş olur: İlâhî-aşk’lar âşık’ın ölümüne dek bitmez; zirâ ilâhî-aşk’lar nâmına ölümden evvel bir vuslat mümkün değildir. Diğer yandan: Aşk’ın şehvet üzerine bina edilmiş olması, aşk’ın insan için kıymetini düşürmez. Tam aksine; insan, yaşamak için aşk’lara, yâni ‘anlamlar yoluyla yüceleştirmelere’ muhtaçtır! Friedrich Nietzsche –Nietzsche Ağladığında adlı romanda [4], metafiziksiz insanın bu aciz hâlini, kadına duyulan aşk üzerinden şöyle özetler: “…Demek istediğim şu: İnsan güzel bir tenin altındaki çirkinliği görmemek için gözlerini kör etmeden bir kadını sevemez; derinin altında kan, damarlar, yağ, sümük, dışkı; bu fizyolojik iğrençlikleri görmez. Âşık insan kendi gözlerini çıkarmalı, gerçeklerden ödün vermelidir…” Yine Nietzsche, İnsanca Pek İnsanca adlı yapıtında ise [5], aşk’a dâir düşüncelerini tek cümleyle özetler: “Miyop insan âşıktır”. [**] Kezâ yine buna benzer bir tez, Âşık Veysel’ce de şâirane bir biçimde dile getirilmiştir: “Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa”. Ya da Montaigne’in Aşk Üstüne başlıklı denemesinin girişinde de [6], aşk’a dâir aşağı-yukarı aynı tez dile gelir: “Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana”. Vs vs…
3: İmdi: İlk notta da altını çizdiğim üzere, romanda Doktor Cezmi’ce dile getirilen ve Selim Pusat’ça itiraz edilmeyen bu aşk tarifinin, Atsız’a ait olduğunu ileri sürmek mümkündür. Ki; böylesi bir aşk tarifi, Atsız’ın, hayatın diğer ‘anlam kategori’lerine ilişkin tarifleriyle de örtüşmektedir (meselâ: ‘din’ gibi [***]). Öte yandan, Atsız’ın şiir külliyatında da, Ruh Adam’da geçen aşk tarifinin izdüşümüne sıklıkla rastlanır; örneğin:
Şiir-(1): ‘Varsağılar-I’den, kadına yönelik aşka dâir bir dörtlük [7]:
Dudakların: O ne meydir!
Bu sendeki nice huydur?
Gönlüm nişan, kaşın yaydır,
Kirpiğinle ok atarsın.
Şiir-(2): ‘Yakarış-I’den, vatana yönelik aşka dâir bir dörtlük [8]:
Yurt ve şeref uğruna sen seril de toprağa
Varsın hiçbir dudakta anılmasın er adın!
Kan sızarak göğsünden huzuruna varınca
Iztırabı dinecek belki o gün Kür Şad’ın.
Dikkat edilirse Atsız, iki şiirde de metafizik-dünyayı, fizik-dünyaya yapışık bir biçimde kurmaktadır: İlk dörtlükte kadına yönelik aşk, yine kadının biyolojik/estetik nitelikleriyle (dudak, kaş, kirpik) şiirleştirilirken, ikinci dörtlükte ise, vatana yönelik aşk, ‘toprak’ ve bilhassa da ‘kan’ (dolayısıyla ‘biyolojik ölüm’) ile şiirleştirilmektedir. Dolayısıyla bu iki dörtlük; ‘şiirsel işaretler’den hareketle, ‘fizik-metafizik ikiliği’ bağlamında basit bir çözümlemeye tâbi tutulabilir:
Şiir-(1): Dudak, Kaş, Kirpik (Fizik) Kadın’a duyulan ‘aşk’ (Metafizik)
Şiir-(2): Toprak, Kan, Biyolojik Ölüm (Fizik) Vatan’a duyulan ‘aşk’ (Metafizik)
4: Son olarak: ‘Aşk’ ve ‘şehvet’ arasındaki ilişkiyi ele alan bir başka entelektüel Selahaddin Halilov da –Felsefe Optiğinden İlk Aşk ve Şehvet adlı yazısında [9], şehvet’i aşk’ın çekirdeğinde konumlandıran Atsız’a bâzı hususlarda büyük ölçüde iştirak etmekte ve hattâ böylesi tezlere ‘Batı’dan ithal edilmiş Freudgil tezler’ olarak bakanlara Doğu’dan açık bir örnek arz etmektedir:
“İlk sevgi ve ilâhî aşk ayniyet aşkına dayansa da, sevgiyi gökten yere indiren, potansiyel hâlden güncel hâle getiren, onun maddî dünyadaki projeksiyonu ve canlı hayat formu, şehvet duygusu, hayvanî nefs ve erotik sevgidir. Hatta S. Freud diğer duyguların tamamının temelide şehvet duygusunun yattığını iddia etmektedir. Şimdi hemen hemen tüm Batı dünyasının bu görüşte olduğu söylenebilir. Ama bu Avrupa’nın bulgusu değildir. Söz konusu idea daha gelişmiş ve mükemmel bir şekilde Doğu’da öne sürülmüştür. Ş. Suhreverdi şöyle yazmıştır: “Tüm itici ve algılayıcı güçlerin taşıyıcısı hayvanî nefstir”. Ama Doğu’nun aynı zamanda farkında olduğu ve bildiği bir şey de vardı ki, bu “güç”, hayvanî nefsin insanın iç dünyasında, nefsânî yapının en üst konumunda olması itibaryile değil, aksine, en aşağı aşamasında bulunduğu için bedene daha yakın olması itibariyle bedenle, fiziksel enerjiyle doğrudan ilişkiye girme imkânından kaynaklanmaktadır. İhtiras saf duygulara göre aşağı basamakta yer almasına rağmen, oldukça güçlü bir duygudur. Çünkü hayatın derinliğinden, canlı olmanın doğasından, genetik içeriğinden gelmektedir. İçgüdüsel bir özellik taşıdığından dolayı, doğrudan akıl ve iradenin takdirinde değildir. R. Descartes şöyle yazmaktadır: “İhtiras, iradeyle oluşturulamaz. Oluşmuş ihtirastan da yalnızca iradeyle kurtulmak mümkün değildir.”
Kısaca hatırlarsak: Ruh Adam’da, Selim Pusat’ın Güntülü’ye aşık olduğu vakitten itibaren böyle bir çaresizliğe düştüğü görülür: Yoğun ve estetik şehvânî duygulardan [****], yâni aşk’dan arınmak ya da ne pahasına olursa olsun bu aşk’ı bastırmak! Halilov’a göre yorumlar isek; Selim Pusat’ın hâli, Descartes tarafından dile getirilen evredir; yâni Halilov’a göre Pusat şehvânî aşk’ın kontrolden çıkmış bir evresindedir ve artık onun için yapılabilecek pek fazla bir şey de yoktur; zirâ Halilov, şehvetin ancak başlangıç evresinde iken kontrol altına alınabileceğini ileri sürmektedir: “Kendini kontrolün en itibarlısı ayrılık vaktindeki nezarettir. Dolayısıyla, önemli olan ilk kadehlerden vazgeçmektir. Eğer bunu böyle yapmazsan, sarhoş olduktan sonra kontrol imkânı tamamen kaybolmakta ve yönetim alkole bırakılmaktadır.” Ayrıca; Atsız’ın şehvet’i aşk’ın özü olarak işaret etmesinden farklı olarak, Halilov, şehvet’i aşk’ı meydana getiren duygulardan yalnızca birisi olarak görür. Atsız, şehvet’in aşk’taki niteliksel varlığına vurgu yaparken, Halilov, şehvet’in aşk’taki niceliksel boyutuna dikkat çeker. Bir başka deyişle Halilov, şehvet’i aşk bağlamında ne tamamen yadsır, ne de şehvet’i tamamen aşk’ın kalbine yerleştirir:
“Şu var ki biz hatta şehvet hissine “tepeden” bakmak, onu ancak hayvanîliğin bir tezahürü olarak görmek taraftarı değiliz. Bu hissi idare edebilmek için onu inkâr etmek değil, bilakis anlamak ve terk etmek lâzımdır. Yani bu hayvanî his ile yüce duyguların yapısına dâhil edilse ve onların ihatasında olsa bile, özünden daha yüksek hisler mukabilinde hâlledeci roller oynayamaz. Onu güzel duygulardan, diğer hislerle komşuluktan tamamen tecrit edip, kapalı kapılar ardında saklayınca, o zaman bu sıkılmış bir yay tesiri yaratır. O zaman daha da azgınlaşır, vahşileşir ve insanın öz hâli saf cismânî ve hayvânî bir yöne itilmiş olur. Hâlbuki onda yaratıcı muhabbetin kıvılcımı var ise ve o, ateşe çevrilip canı yandırdığı gibi, ışığa kalbolup kalbi ışıklandırabilir de. Yani şehvet hissi necip duygular mecrasına düştükte, sonraki muhabbetin temel taşı olabilir. Hayvanî şehvetten farklı olarak, insanî şehvetin şefkat ve ülfet makamı! Yüce ve saf duygularla ilişki de zarifleşir, güzelleşir ve asilleşir; o utangaçlık, hafiflik ve edeple tamamlanır. Evet, insanın sevip-saydığı insana, hayat arkadaşına olan tutumunu ve hayvanî şehvetin dışavurumunu karşılaştırmak mümkün müdür?! Vahşi şehvet, aşkın yapısı içine girmez, hatta onunla hiçbir şekilde ilgili değildir. Ama diğer taraftan, cinsel aşk şehvanî unsurdan tamamen yoksun da değildir. Sadece dikkate almak gerekir ki, bu yapı içine giren şehvet unsuru oldukça farklı bir kaynağa ve hatta mahiyete sahiptir. Önemli olan, şehvetin kendisinin ayrıştırılmasıdır. Diğer önemli konu ise, bu duygunun hangi duygularla karışmış olduğudur. Tuzuk katıksız hâlini, sadece hayvanlar yer. İnsan ise, tuzu ancak yemeğe koyar. O yüzden Ebu Tarhan, “Şehvet aşkın tuzudur” der. Bu konuda bir İngiliz atasözü akla gelmektedir: “Aşk hayatın tuzudur”. Dolayısıyla şehvet aşk bağlamında, aşk ise hayat bağlamında daha değerli ve kıymetlidir.” [10]
Sonnotlar
[1]: Hüseyin Nihâl Atsız, Ruh Adam, Ötüken Yayınları, İstanbul, Eylül 2010.
[*]: Romanda; Doktor Cezmi’nin düşüncelerini Selim Pusat’ın, dolayısıyla Atsız’ın düşünceleriymiş gibi okuyabilmemize imkân sağlayan bir diğer bulgu da, Selim Pusat’ın, eşi Ayşe Pusat ya da meselâ öğretmeni olan bir albay ile aralarında geçen diyaloglarda, iştirak etmediği düşüncelere karşı gösterdiği sert ve tavizsiz reaksiyonlardır. Söz konusu tarzda sert ve tavizsiz bir tepkiye, Selim Pusat’ın Doktor Cezmi’yle olan diyologunda rastlanmaması –aşka ilişkin tezlerin Selim Pusat’a, dolayısıyla Atsız’a temellükü açısından, dikkate değer bir durumdur.
[3]: Aktarılan kaynak: Hilmi Yavuz, ‘Çeviriler ve Sadeleştirmeler’, Zaman Gazetesi (5 Ocak 2012 / Perşembe).
[4]: Irvin D. Yalom, Nietzsche Ağladığında, İngilizceden Çeviren: Aysun Babacan, Ayrıntı Yayınları, 34. Basım: İstanbul / 2009, s: 298.
[5]: Friedrich Nietzsche, İnsanca Pek İnsanca, Çeviri: İhsan Kasımlı, Alter Yayınları, Ankara, 2010, s: 258.
[**]: Nietzsche bu cümlesini –yine aynı yapıtında- şöyle açımlar: “Bâzen güçlü bir çift gözlük âşık bir adamı iyileştirebilir; ve eğer birisinin yirmi yıl sonra bir yüz veya biçimi tasarlama gücü varsa, yaşamını belki de hiç rahatsız olmadan geçirir.”
[6]: Michel de Montaigne, ‘Aşk Üstüne’, Denemeler, Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 7. Baskı: İstanbul / Mayıs 2004, s: 48.
[***]: İslâm Birliği Kuruntusu başlıklı makalesinden küçük bir örnek: “Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Araplar’ın millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna elbette gidecekti. Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden önce bunu sağlamış; bilgisizlik, ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan Araplara yüksek bir din ve ahlâk şuuru ile millî birlik düşüncesini aşılamaya çalışmıştır. Peygamber hayatta oldukça kudretli ve sempatik şahsiyeti, konuşmaktaki üstün kabiliyeti sayesinde bunu sağlamış, bazı sağlam arkadaşları da kendisini destekleyerek güçlü bir birliğin temellerini atar gibi olmuşlardır…” –Kaynak: Hüseyin Nihâl Atsız, ‘İslâm Birliği Kuruntusu’, Makaleler-III, İrfan Yayınevi, 2. Baskı: İstanbul / 1997, s: 465.
[7]: Hüseyin Nihâl Atsız, Yolların Sonu, Ötüken Yayınları, 9. Basım: İstanbul / Ekim 2010, s: 66.
[8]: Hüseyin Nihâl Atsız, Yolların Sonu, Ötüken Yayınları, 9. Basım: İstanbul / Ekim 2010, s: 8.
[9]: Selahaddin Halilov, ‘Felsefe Optiğinden İlk Aşk ve Şehvet’, Almıla Fikir ve Kültür Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 14-15, Kış-Bahar / 2009, s: 9.
[****]: Ruh Adam’da bu duyguların âdeta katharsis’i kabul ve ilân edilebilecek parça, Selim Pusat’ın Güntülü için yazdığı ‘Geri Gelen Mektup’ adlı muhteşem şiirdir. Ki, Geri Gelen Mektup’ta da Atsız’ın fizik-metafizik birlikteliği anlayışını apaçık görmek mümkündür. Meselâ şu kısımlar:
Gözler ki birer parçasıdır sende İlâh’ın,
Gözler ki senin en katı zulmün ve silâhın,
Vur şanlı silâhınla gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
Ya da:
Mehtaplı yüzün Tanrı’yı kıskandırıyordur
En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.
Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur,
Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik!
[10]: Selahaddin Halilov, ‘Felsefe Optiğinden İlk Aşk ve Şehvet’, Almıla Fikir ve Kültür Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 14-15, Kış-Bahar / 2009, s: 11.

Sosyal Etki Potansiyeli Bakımından Türkiye’de Tarikat Ve Cemaat
Ve Yeniden Türk Düşüncesi…
Cumhuriyet’in Bayramları (2): Mukayese ve Muhakeme
Kuşatma
Körlük ve Liberal Kapitalizm Eleştirisi Üzerine Notlar
Cüzdan, Toplumsal Benlik, Bukowski, Tutamaklar ve Say[ıkla]malar
A’şa’nın Ölümü
Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in Üçlü Tasnifleri: Üç Tarz-I Siyaset ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak-4
Sert Bakışlı Değil Sevgi Bakışlı Ülkücüler: Samsun Ülkü Ocaklılar
Türk Muhafazakarlığı Tarihinden Mühim Bir Sima; Kosigin’e Yuh Çeken Adam: Zaptiye Ahmet
Cengiz Han’ın İmrendiği Genç: Son Harezmşah Mengüberdi
Macaristan'da 1600 Yıllık Canlı Şahit -2-
Diyanet’in Koruculuk Sistemi ya da “mele” Meselesi
Türksüz Türkiye Anayasası
Aksoy: Eröz, yazdıklarıyla Türkiye’de bir ilk olmuştur…