istanbul yarimada

25 Kas 2013

Vatikan’ın gizli arşivi ve Dede Korkut

Yazar: AFŞİN SELİM

Prof. Dr. Muharrem Ergin’in Dede Korkut Kitabı’ndan(Ankara, 1958) nakledecek olursak, Ord. Prof. Dr. Mehmed Fuad Köprülü, “Bütün Türk Edebiyatı’nı terazinin bir gözüne, Dede Korkut Destanı’nı öbür gözüne koysanız, yine de Dede Korkut ağır basar” diyor. Bu tespit edebiyatımız açısından ne derece önemli olduğunu işaret ediyor olmalı Dede Korkut’un. Fakat yalnızca edebiyatımız açısından mı?

türkyorum - vatikanın gizli arşivi ve dede korkutTarih boyunca hikâyeleri dilden dile aktarılan Dede Korkut’un 16. asırda yazıya geçirilen eseriyle(Kitâb-ı Dedem Korkud Alâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzân) birlikte Vatikan’ın 1940 yılına kadar -genel olarak- Türk tarihini arşivlemesi, tarihimizin aynı zamanda bir “dava tarihi” olduğunu ispatlamakta. Meraklandıkları her ne ise, korkuları da oradan kaynaklanıyor. Çünkü içinde Türk’ün olmadığı bir dünya tarihi yazılamamakta…

Dede Korkut’un Vatikan’da işi ne?

Türk tarihini ilgilendiren 1 milyonu aşkın gizli belge, yazışma ve mektubun Vatikan’da bulunduğu biliyoruz.  Gizli arşiv mahiyetinde olan bu belge, yazışma ve mektubun yanı sıra, Dede Korkut yazılarının en eski nüshaları da orada. Hattâ geçen sene, Vatikan’daki bu gizli arşivin gün yüzüne çıkması için Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde “Vatikan Araştırmaları Birimi” dahi kurulmuş. Birimin başındaki isim Türkiye Katolik Epsikoposlar Kurulu Basın Sözcüsü Rinaldo Marmara, Vatan gazetesinde yeralan habere göre, Türk tarihini ilgilendiren bu arşivlerle katalog çalışması yapacaklarını söylüyor.( 10.12.2012) Tamamını oku. »

7 Kas 2013

İletişim ve Toplumsal Yapı: Sözlü, Yazılı ve Görsel Kültür

Yazar: HALİL İBRAHİM KOÇ

“Nereye baksanız toplumsallaşmanın iletişim araçlarının gönderdiği mesajlarla ilgilenme düzeyiyle doğru orantılı bir şekilde ölçüldüğünü görürsünüz. İletişim araçları ve gönderdikleri mesajlarla ilgilenmeyenler gücül ya da gerçek düzeyde toplumsallaşmamış insanlar olarak kabul edilmektedir.”

[Jean Baudrillard – ‘Simülakrlar ve Simülasyon’]

türkyorum - iletişim ve sosyal yapıİnsan, varoluşsal bağlamın dışında, empirik anlamda toplumsal bir varlıktır. Çünkü “düşünce (içsel iletişim)” dışında, “dışdünya” ve “dil ilişkileri (iletişim)” bağlamında insan toplumsal bir varlık olarak dünyaya gelir.  Nitekim: “Kişioğlu önce ‘sen’ olur, sonra ‘ben’ olur, ardından da ‘biz’ olur.” [Dücane Cündioğlu] Toplumsal bir varlık olan bu insan, içinde bulunduğu toplumsal yapının öğeleri çerçevesinde hayatını anlamlı hale getirir ve bu öğeler ona bir anlam dünyası yaratma imkanı tanır. İnsanı ‘insan’ yapan toplumsal yapının temelini ise, sosyal ilişkiler, sosyal değerler ve sosyal normlar üçlüsü teşkil etmektedir. Bunu da diğer bir sosyal gerçeklik olan iletişim ile beraber anlamak gerekir -ki, birisi olmadan diğer ol(a)maz. Nitekim, yapısalcı açıdan bakacaksak eğer, insanın etkileşimde bulunabilmesi iletişmesiyle mümkündür.

Bu toplumsallaşma (/etkileşim), insanın düşünsel tasarımlarını dilde açığa vurma haline biçim vermektedir. Neticede insan, iletişim süreçlerinde aynı zamanda kültürel ve tarihsel bir varlık olma durumunu yansıtır. Bu sebepten ötürü kişi, ilk iş olarak içinde bulunduğu toplumsal yapı uyarınca bir anlam dünyası oluşturur ve bu yapının kodlarıyla bir değer yargısı mizanseni meydana getirir. Çünkü toplumsal yapı, değer yargılarının sistematik bir biçimde işlev gördüğü olgusunu ifade eder. Misalen; Neolitik dönem insanının ölülerini evlerinin altına gömmesi, Ortaçağ insanının kutsallarıyla arasında bir aracının bulunması, Aydınlanma dönemindeki sorgulayıcı ve yargılayıcı insan modeli ve son olarak postmodern dünya insanının “bireyselleşme” (= bencileşme) deviniminin maksimum seviyede olması vb. durumlar, birbirinden farklı toplumsal ilişkiler yapısının insan prototipi tekvin etmekteki etkisine örnektir. Bunun gibi iletişim biçimleri de toplumsal yapı içerisindeki insanın zihinsel ve fiziksel süreçlerini, genel olarak kültürünü etkileyebilmektedir. Tamamını oku. »

16 Eki 2013

Nevzat Ağabey

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Cahil cesaretiyle, neşredilmiş ilk karalamalarımı götürdüğümde inceleme zahmetine katlanıp “İstikamet doğru ama derinleşmek lazım.” demişti. Bir süre sonra yeni bir karalamamı hediye ettiğimde muziplik yaparak “Ağabey bu diğerlerine nazaran daha türkyorum - nevzat ağabeytahammül edilebilir.” deyince ben, epey gülmüştü. Nevzat Ağabey dirhem adamlardandı, onu bir ölçü birimi gibi terazinin bir kefesine koyup anlı şanlı “adam”ların kaç gram olduklarını anlayıverirdiniz. Belki çok daha sık ziyaret edebilir, dizinin dibinde daha çok vakit geçirebilir, bir ömür “keşke” azabına gark olmayabilirdik. Aklımızda çetin sorular olmadan da gitmeliydik ona, büyüklüğü tevazu ile en tabi şekilde birleştirmiş haliyle gülümseyerek karşılardı ve Ötüken’den karşısındakine değil cihana söz söylerdi. Değil mi ki o Ötüken Neşriyat’ta oturuyordu, millet için tefekkür ediyor, okuyor, yazıyordu; rahattık. O rahatlığın ne muazzam bir nimet olduğunu gidişiyle idrak ettik.

Akif hocayla yeni bir projeden bahsettiğimizde gözlerindeki ışıltı, desteğindeki coşkunluk nesline yaraşırdı. Nevzat Ağabey bugün anladığımız manada “ülkücü” olan ilk nesildendi. Baştan ayağa idealizmdi. Ülkücülüğü Türk milliyetçiliğinin ahlaki duruşu olarak tarif eder, bu hal üzere nefes alırdı. Hastalığının ilk günlerinde ziyaretine gittiğimizde bir ağabeyimiz Hamamönü’nde, Nevzat Ağabey’in Hacettepe Onkoloji’deki odasından rahatlıkla duyabildiği Ramazan eğlencelerindeki yakışıksızlıklardan bahsedecek olduğunda “Zamanla üslubunu bulur böyle şeyler endişelenmeyin” demişti. Esasında onun bu tespiti ondaki halin tezahürüydü. İkaz edilmesi gerektiğinde ikaz vazifesini eda eder ama bunu yaparken milli özgüvene zarar gelmemesine azami dikkat gösterirdi. Sadece zamanla yoluna girebilecek aksaklıkların farkındaydı ve bu zamanı hesaba katmada olabildiğine hoşgörülüydü. Onun bu hoşgörüsünde hem öğrencisine derslerini düzeltmesi için süre tanıyan hocanın anlayışının izleri okunur hem de milletine imanı tam bir münevverin kemali. Tamamını oku. »

14 Eki 2013

Nesillerin yalnızlığı

Yazar: AFŞİN SELİM

1969 yılındaki bir makalesinde, Nesillerin Yalnızları’ndan* bahseder, Nevzat Kösoğlu. Başucumuzda olsalar bile, gönül körlüğüne tutulmuşuzdur. Görmeyiz, göremeyiz, görmek istemeyiz onları. Gördükçe mesul olduğumuz için belki, bakmak tercihimizdir. Çünkü iğfal edilerek, kirletilmiş her zihin yabancısıdır onların dünyasına. Uzaklardan o malûm ses işitilir. Biteviye, muhatabını aramakla meşguldür: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” Maalesef. Meselemizin hem sanığı hem de tanığıyızdır artık…

türkyorum - nesillerin yalnızlığıHalbuki, sarsıntılı hayatlarıyla büyütürler yalnızlıklarını onlar; nesiller boyunca yalnız kalarak. Sırf, yaşanmaya değer bir hayata kavuşmak niyetiyle. Fakat vaziyetin vahameti kuşatmaya devam eder: “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli…” Sonrası yakınma ve yabancılaşma. Çünkü fiziken ve ruhen yakınlaştıkça feda gerçekleşir, bu başlangıçla birlikte başka bir hayat sona erer, hesap gününden evvel hesaba çekilir nefs. Göz görmüş, gönül sevmiştir ve ama her türlü ezaya ve cefâya rağmen razı olunabilecek midir?

İlgili makalesinde, “İnanmışlığın gizli neşesi ve bir mukaddes davaya hizmetin huzurundan gayri, hangi ikbâl, hangi şöhret, O’nun kapısını çaldı?” diye sorar Kösoğlu. “Neslinin üstünde ve kendi mefkûreci yalnızlığı ile geleceğe uzanmış bir aydınlık” dediği, Nurettin Topçu için…

Bedel için muhatabını arzulayan yalnızlık, meşakkatlidir. Eğilmek bükülmek, bilmez. Her karşılaştığına katlanabilir mi, insan? Nesillerin yalnızları, bu sayede zamanlarını ve dönemlerini aşabilmişlerdir ancak. Umutsuzluğa ve ümitsizliğe yer yoktur yalnızlıklarında. Günü geldiğinde ise aramızdan, yürek dolusu selâm ve ebedi şükran ile uğurlasak da onları, yaşamaktadırlar halen. Diridirler. Sesleri yankılanır; yeter ki aradıkları kulağı bulabilsinler… Tamamını oku. »

10 Eki 2013

Kösoğlu

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

-Nevzat Kösoğlu Ağabeyin Aziz Hatırasına-

türkyorum - nevzat kösoğlu

.

Hakkını verirdi büyüklüğün, yürek dolusu ağabey derdik,
Keşke mümkün olsa idi, Azrail ile arasına girebilseydik.

.

Ne mecal var tarif etmeye teessürümüzü, ne de imkan,
Sanki viran oldu has bağımız, uçmağa vardı bir bağban.

.

Hakka’l- yakin öğrendik ölür imiş alim ile birlikte alem de,
Terekesi ab-ı hayat, acaba derman olabilir mi bu derde?

.

Parçalandık; öte aleme doğru göç etti onunla bir yanımız,
Büyükler meclisine girdi Kösoğlu, yanında Enver Paşamız.

Tamamını oku. »

5 Eki 2013

Gemuhluoğlu

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

-5 Ekim 1977’de Hakk’a yürüyen Fethi Gemuhluoğlu’nun aziz hatırasına-

türkyorum - gemuhluoglu

 

Gemuhluoğlu

Nesiller mayalayan güzel, efsunlu bir el,

Bereket yüklü bir nehir, aşk üfleyen yel,

Maziden ecdat deseydi ki: Kafi artık gel,

Kanatlanacaktı yeditepeden Gemuhluoğlu

Tamamını oku. »

2 Eki 2013

BM için ‘sağlıklı’ bir gelecek mümkün mü?

Yazar: MEHMET AKİF OKUR

Milletler Cemiyeti bir gün olacak. Fakat, bugün henüz zamanı değildir. Çünkü Milletler Cemiyeti’nin vücuda gelmesi için çok kuvvetli bir cihan efkâr-ı ammesinin mevcut olması lâzımdır. Hâlbuki bugün cihan efkâr-ı ammesi, millî efkâr-ı ammelere nisbetle çok zayıftır. Bugün zavallı kadınlar ve çocuklar üzerine tayyarelerle bomba atılmasını kabul eden bir efkâr-ı ammeye, cihan efkâr-ı ammesi denilemez. Hür milletlerin manda altına alınıp esaret içinde ezilmesini kabul eden bir hey’ete de, milletler cemiyeti denilemez. Sâniyen, her devlet istiklâlinden ve hâkimiyetinden bir kısmını terk ederek, bir cihan devletinin tâbiyeti altına girmeyi kabul etmelidir. Bu cihan devleti, yalnız Avrupa olamaz. Zira Avrupa efkâr-ı ammesi, cihan efkâr-ı ammesi demek değildir. Avrupa âlemi tek başına insaniyeti temsil edemez. Ancak Avrupalı, Asyalı, Afrikalı, Okyanusyalı ve Amerikalı ne kadar iptidaî, mutavassıt, müterakkî aşiretler ve milletler varsa, bunların hepsinin mümessillerinden mürekkep bir meclise itimat edilebilir. Bugünkü Milletler Cemiyeti’nde böyle bir mahiyet var mıdır? Olmayınca, ona nasıl Milletler Cemiyeti nâmı verilebilir?” (Ziya Gökalp, Makaleler IX, İstanbul 1980, 134-135)

türkyorum - BM için sağlıklı bir gelecek mehmet akif okurBaşta BM olmak üzere, önemli uluslararası örgütlerin son dönemde yaşadığımız kanlı çatışmalar ve insani felaketler karşısındaki acziyetleri, yeni bir “kriz” tartışması başlatmış vaziyette. Kimileri, yaşananların çabuk unutulacağını ve küresel sistemin hiçbir şey olmamış gibi “kriz” öncesi hâle dönerek yoluna devam edeceğini düşünüyor. Bazıları ise olayların sıcaklığı ve yaşanan acının büyüklüğünün de tesiriyle, “krizin” yakın vadede alternatif bir düzene giden yolu açacağına dair ümitlerini yüksek sesle ifade ediyor.Meseleyi ele almaya “kriz”in etimolojisine kısaca göz atarak başlamak, bu iki yaklaşım biçiminin temel parametreleri üzerine düşünürken genel bir bakış açısı inşâ etmemizi kolaylaştırabilir. Kriz kelimesi “bir hastalığın dönüm noktası” manasındaki Yunanca “krisis”dan geliyor. İngilizce’ye 15. yüzyılın başlarında geçmiş. 1600’lerden itibaren ise ekonomi gibi tıp dışındaki alanlarda karşımıza çıkmaya başlıyor. Türkçe’ye “buhran” biçiminde çevrilişinin hikâyesini, Ahmet Cevdet Paşa Tezâkir’in ilk cildinde anlatır. İşin ilginci, Arapça kökenli buhran da tıp sözlüğünün parçası. Üstelik “krisis”la aynı anlamı taşıyor.Kelimenin köklerinde karşımıza çıkan “hâller” önümüze analitik bir pencere açıyor.

Tamamını oku. »

25 Eyl 2013

Yılanlar ormana akın etti, vatandaş piknik yapamıyor!

Yazar: AFŞİN SELİM

Günlerden Pazar. Her zaman ki gibi mi? Hayır. Diğer günlere nazaran daha dingin ve daha sıcak. Değişen bir şey yok, piknik pozisyonu almaktan başka… Dağlara savruluş. İhtiyaç: Boşaltımı gerçekleşmiş bir Pazar sessizliği… Hakkıdır, ne yapsın vatandaş. Hazlı ve hızlı bir türkyorum - afşin selim yılanlar ormana akın ettihafta içi sonrası nükseden bir günün tadı çıkartılmalı. Behemehâl… Fakat gerçekleştirmeyi planladıklarımıza rağmen hesapta olmayan bir plan arzı endam edebilmekte. Plan üstü plan! Kırılganlığımızın müsebbibi yanılgılarımızdır. Hazırlıklı olmalı; hayat kötü sürprizler açısından pek münasip. Nasıl mı? Ormanda görülen bir yılanın ortalığı karıştırması gibi… Modern zaman, ormanda görülen bir yılanın ortalığı karıştırmasından ibaret. Halbuki orman, ortalık yer olarak kabullenilmemeli. Ormandaki bir yılan, ortalığı karıştıramaz. Yalandır. Kafka’dan ilhamla: Yılanın biri, vatandaş aramaya çıktı! Yüreğine indi vatandaşın…

Farzımuhal, ortalık karışıyor. Doğal olarak mı? Yüzde yüz doğal, evet. Katkısız. Karışıklıktan mütevellit, polis ve itfaiye vazife başına çağrılıyor. Kimi çağıracağını bilmek, mesut ve bahtiyar kılıyor olmalı? Endişeye mahal var. Polis ve itfaiye, duyarlı vatandaşlar tarafından uyarılıyor. Biraz da, demedi demesinler hesabıyla… Eh, ensesi kalın olmayagörsün vatandaşın; kendi işini kendi yapacak. Herşeyi devletten beklememeli. Polisin ve itfaiyenin çağrılmış olması, hadiseye müdahale edilmeyeceği anlamına gelmemeli. Gecikmişlik, adrenalin arttırıcı. Ormanda, orman kanunları geçerli. Şehirli, yabancısı sayılmaz. Fakat panik de olmasa…

Yılan da yılanmış ha! Tamamını oku. »

5 Eyl 2013

Safa: Avrupalılaşmayı her şeyden evvel riyâzileşmek ve siteleşmek olarak anlıyorum

Yazar: EDİTÖR

türkyorum - peyami safa avrupalılaşmak 1

Evvel gidenlerle sohbet maksatlı, bahsi geçen isimlerin değişik eser, gazete ve dergilerde yer alan “kendi” ifadeleri derlenerek hazırlanmıştır.

“Türkyorum” için Peyami Safa ile gerçekleştirdiğimiz bu kurgu söyleşi, Peyami Safa’nın “Türk İnkılâbına Bakışlar” adlı eserindeki “medeniyet”, “Avrupalılaşma(k)” ve “Garb medeniyeti” ile “Şark medeniyeti” husûsunda tartıştığı makaleler kaynak kullanılarak  hazırlanmıştır.

Halil İbrahim Koç / halil.ibrahim.koc01@gmail.com

–           Kimine göre o, Asya kıtasının bir burnudur (Valery); kimine göre de bir kıta değil, Elbe’den Ural’a kadar yayılan bir ruhtur. (Suares) Kimine göreyse Avrupa bir hayat tarzıdır. (Thibaudet) Avrupa’yı ya da Batı’nın ana yurdunu târife girişmede çekilen bu güçlük noktasında size göre Avrupa nedir?

Bu târif çeşidi, Avrupa’yı sade bir fizik, coğrafya nizâmı veya sade bir kafa1 birliği içinde görerek onun iki mahiyetinden birini ötekinden daha fazla hesaba katmış olmanın neticesine benziyor. Avrupa hem bir kıta, hem de bir kafadır. Avrupa kafası, Avrupa kıtasını taşarak çok uzaklara gitmiş olduğu için sade bir coğrafya tarifi onu ifâde etmeye elverişli değildir; garb medeniyetinin en büyük laboratuarı bu kıta olduğu için onun mahsulleri üstünden Avrupa markasını silmeğe de imkân yoktur. Bütün yeni düşünce, bilgi, sanat ve ahlâk, ne varsa hepsini, bugünkü insanlığın hayatını, tek başına bu Avrupa ve klasik denizin kıyıları yaratmıştır.

Tamamını oku. »

2 Eyl 2013

Yurttaşlık Üzerine Kısa Notlar I: Antik Yunan’da Yurttaşlık Temelinde Demokrasi ve Özgürlük Üzerine

Yazar: NURİ CİVELEK

Antik Yunan’dan günümüze değişik çağlar ve coğrafyalarda farklı tezahür ederek ulaşmayı başaran yurttaşlık statüsü, hem tasavvur edilen bir ideale ve hem de yaşanan vakıaya işaret etmektedir. (Üstel,1999:51) Yurttaşlığın trajedisi yahut diyalektiği tarihsel olarak hep zaman ve mekan temelinde bir dışlama ve dahil etme keyfiyeti  ve bunun yanısıra yer küre üzerinde insanları hatta hayvanlara ve çevreye açma  idealizmi olarak ele alınmaktadır. (Yeğen,2005:72) Sosyo-politik bir kimlik biçimi olarak yurttaşlık çok kere rekabet halinde zaman zaman da uyum içinde varlık gösterdiği kimlik biçimleri; feodalite, monarşi, tiranlık ve ulus ile birlikte varolagelmiştir. (Heater, 2007:9)

türkyorum-antik yunanda yurttaşlıkPlaton ve Aristoteles’e göre, övgüye değer taraflarına rağmen Spartait yurttaşlık, sınıf ruhunu askerî müfredatla sağlayan, gençleri kuvvetli gözüken helotları tehdit oluşturmadan öldürmek üzerine yetiştiren  acımasız krypteia yüzünden hoş karşılanmamaktaydı. İlk numune olmasına rağmen, entellektüel ve sanat faaliyetlerine mesafeli durmalarına bağlı olarak tek bir siyaset kuramcısı çıkaramamakla malul olmaları da Spartalıları yurttaşlık literatüründe müspet bir yere sahip olmaması neticesini vermiştir. Meselâ, Antik Yunan’da siyaset üzerine yazan iki güzide filozof; Platon ve Aristoteles Atina menşeilidir. Bu yüzden  tarihin takallüb ve  tagayyüre gebe olması -belki de başka birşey olmaması- dikkate alınarak, tarihsel olarak yurttaşlık kavramı, klasik Yunan polis’lerinin gelişimine bağlı olarak temayüz etmiştir denebilir. (Üstel 1999: 53, Kadıoğlu 2008: 122)

Antik Yunan polisleri bir -bazen birkaç- kent merkezinden (asty) ve perifesindeki kırlardan (khora) oluşan yalnızca siyasî, sosyal değil; dinî, askerî ve iktisadî bütünlük arzeder. Polisler, kabileleri mal mübadelesi için pazar etrafına toplanmaları sayesinde teşekkül etmeye başlamış ve zamanla pazarın emniyeti için etrafı surlarla çevrilmesine rağmen ticaret ve zanaatle iştigal edenlerin sayısı arttıkça sur dışına taşma istidadı göstermiştir. Sur içi akropolis, pazar yeri ise agora olarak adlandırılmış daha sonraları pazar yeri -agora- mal mübadelesinin yanısıra siyasî faaliyetlerin icra edildiği mekân durumuna gelmiştir. Tamamını oku. »

« 1 ... 4 5 6 7 8 ... 24 »