Tarihi Yarimada Gece

17 Şub 2014

Ülkücülüğü Yeniden İnşa Etmek

Yazar: İKBAL VURUCU


türkyorum - ülkücülük yeniden inşa etmek1970’li yıllara oranla bugün Ülkücülerde bir kimlik krizi veya mensubiyet sorunu yaşanmaktadır. Bu önermeye bağlı olarak Ülkücü olmanın anlamını kaybetmeye başladığı ve buna bağlı olarak da itibarını hızla düşürdüğünü bir takım olgulardan hareketle gözlemleyebiliyoruz. Bu durum Ülkücülüğün içinde bulunduğu ideolojik krizin veya tükenmişliğin bir yansımasıdır. Ülkücülüğün yeniden bir çekim merkezi haline gelmesi Ülkücü düşüncenin toplumun önemli sorunları karşısında ikna edici çözümleme kabiliyetine sahip olması ile mümkündür. Fakat çok daha önemlisi, topluma bir “gelecek” sunabilme gücüne bağlıdır.

“Ülkücülüğün yeniden çekim merkezi olması” öncelikle Ülkücülüğün özgün bir kimlik sahibi olması ile mümkündür. Bu “özgünlük” içi boş bir ifade değildir. Özgünlükle kastettiğimiz Ülkücülüğün yeni bir dünya görüşü olarak kendini yeniden üretmesi ve mensupları arasında güçlü bir “cemaat karakterinin” yaratılmasıdır. Ülkücülük tarihe, topluma, kültüre, olay ve olgulara karşı özgün bir bakış açısı yaratmaktır. Yani yeni bir “anlam dünyası” kurmaktır. Bu yeni anlam sistemi kendimiz dışındaki dünyaya bir alternatif sunmak demektir. Bunun önemli bir başka etkisi de Ülkücülerin uğruna mücadele edecekleri somut bir “amacın” temayüz etmesidir. Böylece Ülkücüler bu anlam sistemini geliştirmek, yaymak ve hâkim kılmak için gayret edeceklerdir yani “hareket” için bir zemin oluşturulabilecektir. Tamamını oku. »

3 Şub 2014

Ömer Seyfettin’den ‘Don Kişot’ tahlili

Yazar: AFŞİN SELİM

turkyorum - ömer seyfettin don kişot tahlili1917-1918 yılları arasında yayımlanan Yeni Mecmua’nın 37. sayısında, İspanyol romancı Miguel de Cervantes Saavedra’nın ‘Don Kişot’(İspanyolcası: Don Quixote)  adlı romanını tahlil eden Ömer Seyfettin, “Büyük şaheserlerin hâlâ lisanımıza geçirilmemesi edebiyatımız için pek acıklı bir noksandır” diyerek başlar, makalesine. O şaheserlerden biri de, Don Kişot’tur. Okuduğu ‘Don Kişot’, Darüşşefaka Kütüphanesi tarafından neşredilmekle birlikte, romanın henüz birinci cildidir. Bu çerçevede serzenişini dile getirir:

“Yazık ki bu kitabın ikinci cildi çıkmadı. Tercüme yarım kaldı. Çünkü birinci cilt satılmamıştı. Tab’ı nefisti. Fiatı, cildine, kâğıdının güzelliğine nisbetle ehvendi. Fakat isimlerini saklayan mütercimler, en âdi, en bayağı, en köhne bir ‘kitap lisanı’ kullanmışlardı.”

Hemen hemen bütün dünya dillerine çevrilmiş bir roman olan Don Kişot’un ilk cildi 1605’de, ikinci cildi ise 1614’de yayımlanmıştır. Fakat Ömer Seyfettin’e göre her eser, tercümesinde aslının güzelliğini kaybetmektedir. “Basmakalıp terkipler” bulunan bir tercüme lisanıyla da, hiçbir söz tabiî söylenemez. Eser “bozulur” yani…

Lisan ve tercüme eleştirileri sonrasında Don Kişot’un ahlâkî vaziyetini, şahsiyetini, emelini ve aşkını tayin etmeye çalışan Seyfettin, halis bir idealist olduğuna inandığı Don Kişot okuyucusunun, romanın bitişiyle birlikte, müphem bir hüzne maruz kaldığını düşünür. Bir diğer yandan, okuyucu, Sancho’yu bile anlayabilecek bir algı seviyesine erişememektedir. Tamamını oku. »

27 Oca 2014

Neil Postman’a Göre Görsel İletişim Biçimlerinin Kültürel İzdüşümü Ya Da Gösteri Çağı Tartışmaları İçin Bir Prolog – I

Yazar: HALİL İBRAHİM KOÇ

türkyorum - halil ibrahim koç görsel iletişim

Kısaca kitaba dâir…

Neil Postman’ın televizyon, bilgisayar vb. (görsel iletişim) ve bunun kültüre (toplumsal yapı) etkisi bağlamında yazdığı “Televizyon: Öldüren Eğlence”, her iletişimcinin başucu eseri olması gerekir. Eserin birinci bölümünde anlatılanlar, Walter J. Ong’un “Sözlü ve Yazılı Kültür / Sözün Teknolojikleşmesi” adlı eseriyle ve Jean Baudrillard’ın “Simülasyon ve Simülakr” isimli kuramıyla beraber okunabilecek bir içeriğe sahiptir. Postman’ın özellikle, televizyonun ve onun doğurduğu sonuçların kültüre yönelik etkisini Huxley’in fütürist yorumları ışığında ele alması, Baudrillard’ın “Sessiz Yığınların Gölgesinde Ya Da Toplumsalın Sonu” isimli eserindeki “toplumsalın kitleselleşerek erimesi” iddiasını da hatırlatmaktadır: “Kitle: Toplumsalın içinde kaybolduğu kara deliktir.”1

Postman’ın tezlerini daha çok Amerikan toplumu çerçevesinden örneklerle güçlendirmeye çalışması ise, eserin “gösteri çağının şekillendirdiği kamusal söylem” savı hakkında, tüm dünyaya hitap edebilme anlamında bir kaygı yaratabilir. Neticede medeniyet ve kültür farklılığı, yapısalcılık ve post-yapısalcılık düşüncesinden ayrı düşünülürse, bu hususta önemli bir faktördür. Bir filozofun dediği gibi; “Batı göz, doğu ise söz medeniyetidir.” Tamamını oku. »

10 Oca 2014

Bunu bize kim yaptı?

Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

Bu yazıyı bakan oğulları, banka genel müdürleri gözaltına alınırken yazıyorum.

İktidar cephesi tek ağız, tek yürek hâlinde global finans çevrelerini suçluyor. Bir kısmı İngiltere diyor, bir kısmı Amerika. Bunun arkasında ulus devletlerle uluslararası kapitalizmin mücadelesi var diyenler de mevcut. Tam ifade edilmiyor ama bunların da önünde —yoksa arkasında mıydı— “cemaat” var. Muhalefet cephesi de aynı fikirde. Sevdiğim ve hemşehrim olan bir yazar -övünmek gibi olmasın ben de İzmirliyim- bugünkü köşe yazısını bedavaya getirmiş: “Lâfı eğip bükmeyelim… Okyanus ötesi yönetime el koydu.” Yazının tamamı bu kadar.

türkyorum - bunu bize kim yaptıHırsızın hiç mi kabahati yok?*

Aklıma bir Nasreddin Hoca hikâyesi geliyor. Bir gün hocanın evine hırsız girmiş. Soyup soğana çevirmiş. Felâket ortaya çıkınca mahalleli toplanmış ve başlamışlar konuşmaya: “İnsan tek kilitle yetinir mi hiç…” “Pencereler doğru dürüst kapanmaz mı…” “Hiç olmazsa bir kandili yanar bıraksaydın ya…”

Hoca bu söylemlerdeki eksiği derin hikme- tiyle hemen keşfetmiş ve ağlamaklı bir sesle sormuş: “Ey ahali; hırsızın hiç mi kabahati yok…”

Biz de bir cesaret sorsak: “Hırsızın hiç mi kabahati yok…” Şu milyonlarca doları bankaya yatırıverseydi ya. Rüşveti almayıverseydi ya. Biliyorum, okyanus ötesinden, global finans çevrelerinden, faiz lobisinde ve bilhassa The Guardian Gazetesi’nden dolarları ayakkabı kutusuna koymaları, rüşveti almaları için ne baskılara maruz kalmışlardır. Ama dindar iktidarımızın dindar bakan ve bürokratları olarak bütün bu baskılara dayanmaları gerekirdi; herhalde dayanmışlardır. Ne demişler: Allah bes; baki heves. Yani Allah yeter, gerisi heves. Heves nedir? Eh birkaç milyon dolarcık iyi bir hevestir işte. Tamamını oku. »

4 Oca 2014

Dil Kültürdür: Kelimedir, Yapıdır, Musikidir

Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

Bu sayıda dil yazıları yazacağız1. Ama biz dil deyince kelime anlıyoruz. O yüzden belki bir asırdır, belki de daha fazla, dil değil de kelime yazısı yazıyoruz.

Rahmetli Tarık Buğra’dan ilham alarak yazayım: Lisan deyince kelimeleri anlarsak ne kaybederiz? Cevap şöyle: Lisanı kaybederiz!2

turkyorum - dil kültürdür iskender öksüzAdını sık andığım sosyolog Ernest Gellner, “Lisan kültürün bir unsuru değildir, lisan kültürdür” diyordu3. Başka bir sosyolog, Laitin, toplumların kimliklerini algılayışları hakkındaki makalesinde, “Lisanı kültürün ‘kaimesi’ (Proxy) olarak kullanıyorum. Kültür asimilasyonunun göstergesi dil asimilasyonudur.4“ diye yazıyordu. Kimi okursanız okuyun sonuç çok farklı değil: Laitin’e göre Dil kültürün, kültür de kimliğin göstergesidir. Gellner’e göre ise ta kendisi.

Hâl böyle olunca sorumuzu soralım: İki asırdır dünyayı hem siyaset hem de kültür yönünden baskısı altına alan hangi kimlik, hangi milliyettir? Cevap İngiltere ve ABD’dir. İkisinin de dili aynı, İngilizce. Peki İngilizce’deki kelime haznesinin yüzde kaçı İngilizce, veya—hadi bize benzetelim—“Özingilizce”dir? Dilci John McWhorter üşenmemiş, oturup saymış. İngilizce’nin en büyük sözlüğü hâlâ Oxford Lugati’dir. Oradaki kelimelerin etimoloji bakımından İngilizce olanları yüzde birin altında5. Rakamla %01’in altında! Eh, dil kültür, kültür de kimlik demekse İngiliz ve Amerikanlar dünyanın bir numaralı milletleri ve devletleri iken dilsiz, kültürsüz ve kimliksiz miydiler? Bu sorunun cevabı açıktır: dil kelimelerden ibaret değildir. Tamamını oku. »

12 Ara 2013

Müslüman ülkeler güven indeksinde neden geride?

Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

Yalan, İslâmiyet’te çok ama çok ciddî bir günahtır. O kadar ki doğrunun cennete, yalanın cehenneme götüreceği ifade edilir. Bu kuvvetli yasak niçin kültürümüzde yok? Niçin biz de Müslüman ülkeler de Güven İndeksi’nde, Yolsuzluk İndeksi’nde diplerde geziniyoruz?

İliştirilmiş”. Bu tabiri ilk defa Amerikanlar, Çöl Fırtınası harekâtında cephede görev yapan gazeteciler için kullandılar*. Amerikan gazetecilerinin sivil kıyafetlerle ortalıkta dolaşmalarından hoşlanmadılar, onlara üniforma giydirip birliklere “iliştirdiler”. Bizde de bir hayli zamandır siyasîlere ve bürokratlara iliştirilmiş “iş adamları” vardır. Bürokrat ve siyasi nereye, iş adamı oraya. Tayin İzmir’e mi, o da İzmir’dedir. Sonra Adana’ya mı? O da Adana’dadır… Ahmet Bey orman işlerine mi bakıyor? Bizim iş adamı derhal odun müteahhidi olur. Sonra Ahmet Bey denizciliğe tayin edilir. Aynı anda bizimkinin tersane işine girdiğini görürsünüz.

Bunlar -belki de insafsız- anekdotlar. Anekdotla eğlenilir ama bilim yapılmaz. Bu işin bir ispatı, bir istatistiği yok mu? Rüşvetin belgesine ulaşamaz mıyız?

Ulaşılması gayetle kolay bir araştırma var. Dünyanın birçok ülkesinde her yıl “Uluslararası Şeffaflık (Transparency International)” denilen bir SKT, bürokrasilerdeki yolsuzluğu ölçüyor. Bu ölçmeleri, 0’dan 100’e değişen bir indekse vurup yayınlıyor. İnternet’te bulabilirsiniz. (Bu İnternet hakikaten başa bela!) İndeksin adı “Algılanan Yozlaşma İndeksi” veya “Algılanan Yolsuzluk İndeksi” diye tercüme edebileceğimiz “Corruption Perception Index”. Tamamını oku. »

29 Kas 2013

Mehmet Kaan Çalen’den “II. Meşrutiyet Döneminde Türk Tarih Düşüncesi”

Yazar: EDİTÖR

türkyorum - mehmet kaan çalen türk tarih düşüncesi

Yazarımız Dr. Mehmet Kaan Çalen  Bey’in  “II. Meşrutiyet Döneminde Türk Tarih Düşüncesi” isimli eseri neşredilmiştir.

Bir dönemin tarih düşüncesini bilmek, o dönemi anlayabilmek adına çok önemlidir. “II. Meşrutiyet Döneminde Türk Tarih Düşüncesi” ismini taşıyan bu kitap, tarih düşüncesi gibi önemli bir kriterden yola çıkarak, Cumhuriyet’in laboratuvarı şeklinde tanımlanan bir dönemin daha iyi anlaşılmasına mütevazı bir katkı yapabilmek arayışının ürünüdür.

II. Meşrutiyet pek çok alanda olduğu gibi tarihçilikte de Cumhuriyet dönemi için bir temel vazifesi görmüştür. Tarihe ilginin arttığı, tarihin konu, zaman ve mekân plânında genişlediği, popüler ve ilmî düzeydeki yayınların muazzam ölçüde artış gösterdiği, ilk kurumsal tarih çalışmalarının ve belge neşirlerinin yapıldığı, Batılı usûllerin önem kazandığı, tarih felsefesine ve tarih yazımına ait çeşitli meselelerin ilk defa tarihçiliğimizin gündemine girdiği, geleneksel tarihçiliğin devrettiği mirasın eleştirel bir gözle değerlendirildiği, Cumhuriyet döneminde de temsil edilen Anadolucu, Türkçü, İslâmcı vs. tarih telâkkilerinin ilk örneklerinin vücuda getirildiği bir dönem olarak II. Meşrutiyet, modern Türk tarihçiliğinin üzerinde yükselebileceği zemini hazırlamıştır. Kitap, dönemin tarihçilerinin ve düşünürlerinin; tarih, tarihçilik, tarih yazımı, tarihin epistemolojisi, tarih metodolojisi, tarih eğitimi, tarihin faydası, millî tarih, millî kimlik gibi konularda ne düşündüklerini anlamak suretiyle II. Meşrutiyet dönemi Türk tarih düşüncesinin vücuda getirdiği birikimi ortaya koymaya çalışmıştır. Tamamını oku. »

29 Kas 2013

İskender Öksüz’den “Niçin? Tarih – Devlet – Ekonomi – Yönetim”

Yazar: EDİTÖR

türkyorum - iskender öksüz niçin tarih devlet ekonomi yönetim

Yazarımız Prof. Dr. İskender Öksüz  Bey’in “Niçin? Tarih – Devlet – Ekonomi – Yönetim” isimli eseri neşredilmiştir.

Prof. Dr. İskender Öksüz, “Niçin?”i anlatıyor:
Türk’üm Özür Dilerim‘de odak, daha ziyade teorik açıdan millet idi: Sosyoloji ve siyaset bilimine göre millet; Türk milliyeti aleyhtarlarının fikir taarruzu karşısında millet; nihayet kültür ve millet. Dolayısıyla otuz yıl önce Ayhan Tuğcugil adıyla yazdığım Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi- Teori’deki “Teori” uzantısı,Türk’üm Özür Dilerim kitabı için de geçerlidir. Elinizde tuttuğunuz bu kitap ise bir bakıma o teorinin uygulama denemesidir. Tamamını oku. »

26 Kas 2013

‘Kürdinsan’ın şartı Türksüzleştirme mi?

Yazar: MEHMET AKİF OKUR

İstersek, semboller üzerinden savaşmak yerine kurucu motiflerimizi mutabakat yaratacak/tazeleyecek formlarda yorumlayabiliriz. Böylece, çok emek sarfettiğimiz demokratik dönüşümün ruhuna da uygun davranmış oluruz.

Padişah Hazretleri dahi eytti: “Lala, dediğin gerçekdir. Amma kaçan bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi vardır? Bunları bari cem’eyledikden sonra Türk üzerine verüb Türkçe’yi öğrense ve belâya mu’tâd olub ba’dehû ulûfeye yazdırub ve ba’dehû kapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer?âsâra gönderseler olmaz mı? idi” Fatih Sultan Mehmet (Kanunnâme)

türkyorum - kürdinsanın şartı türksüzleştirme miAndımız ve Türkiye bayrağı tartışmaları, Diyarbakır’da indirilen tabela, Barzani ziyaretiyle yükselen Kürdistan vurgusu…  Bunlar, başlıca özellikleri arasında Türklükle ilgili ifade ve sembollerin kamusal görünürlüklerinin azaltılmasını ve vatandaş kimliğini temsil yeteneği reddedilen Türklüğün etnik sınırlara çekilmeye zorlanmasını sayabileceğimiz “Türksüzleştirme” sürecinin gerilimli kilometre taşlarını oluşturuyorlar. Eğer çözümden beklenen, başörtüsü meselesinin son karesinde gördüğümüze benzer biçimde toplumun genelinin nihayetinde kabul edebileceği bir değişim ise, Türksüzleştirme ters istikâmette sonuçlara gebe. Demokratikleşme sürecinin önceki uğraklarından farklı olarak yalnızca hak kaybı yaşamış kitlelerin mağduriyetlerinin giderilmesi meselesiyle değil bütüne atfedilecek kimliğin nasıl tanımlanacağı sorusuyla da yüzyüzeyiz. Semboller evreninde çoğunluğa ortak kimliğin kaybı duygusunu yaşatan düzenleme ve mesajlar, zannedilenin aksine, cevabı zorlaştırıyor.

Tamamını oku. »

25 Kas 2013

Ahlakın gerekmediği yer var mı?

Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

“Bilimsel Sosyalizm”in, yani Komünizmin SSCB desteğinde Türkiye’yi kasıp kavurduğu günlerdi. Hani en yüksek makamlardan birindeki bir zâtın, “Solcu olmak adam olmaktır” vecizesini ettiği günler. Sol partimizin ve solcu belediye başkanımızın şehrimizde iktidar olduğu günler. “Zabıta!” çığlıkları arasında işportacılar dağılırken, onbeş-onaltı yaşlarında simitçi bir genç istifini bozmamış, sessiz ve sâkin kaldırımda yürüyüşüne devam etmişti. Zabıta memuru ona yaklaştı, durdu, bir şeyler konuştular ve memur onu bırakıp zabıtalığına devam etti. Arkadaşımla çocuğun yanına gittik ve ne olduğunu sorduk. “Ağabey” dedi çocuk, “bizim haracımızı falanca alır. Zabıta gelince onun ismini söyleriz, bize dokunmazlar.

Sonra arkadaşımla bunun felsefesini yaptık. “Sosyalist” geçinen bir belediyenin sosyalist geçinen bir meclis üyesi nasıl oluyor da on beş yaşındaki çocuktan, çocuk işçiden haraç alabiliyordu! Bu yaptığını ideolojisiyle, değerleriyle nasıl bağdaştırıyordu?

türkyorum - ahlakın gerekmediği yer var mıBen sağcıydım ya. Bir zamanlar bütün ahlâklıların sağda, bütün ahlâksızların da solda bulunduğuna inanırdım. Günler geçip saçlarım ağardıkça şunu öğrendim: Ahlâklı-ahlâksız, namuslu-namussuz, yalancı-doğrucu dağılımıyla sağ-sol, milliyetçi-kozmopolit, dindar-pek-de-dindar-değil çizgilerinin pek bir bağlantısı yoktur. Her fikirde, her ideolojide ve inançta gayet eşit miktarda ahlâksız, namussuz, yalancı bulunmaktadır. Gayetle eşit ve gayetle laik bir dağılım vardır.

Bu buluş benim hayretimi gidermedi. Nasıl olurdu da muhafazakâr veya sosyalist veya milliyetçi veya dindar bir adam aynı zamanda hırsız, yalancı, ahlâksız olabilirdi? Bunu havsalam almıyordu. İtiraf edeyim ki hâlâ almıyor. Belli ki insanların kafasında kompartımanlar var. Hayatlarının şu şu şu bölümlerinde savundukları, inandıklarını ifade ettikleri değerle göre davranıyorlar. Fakat şu şu ve öteki bölümlerinde ise yalan, dolan ve hırsızlığın mubah olduğunu düşünüyorlar.  Tamamını oku. »

« 1 2 3 4 5 6 ... 24 »