<
Tarihi Yarimada

16 Haz 2014

Her yerde Yahudi parmağı var

Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

türkyorum - her yerde yahudi parmağı varSayın Başbakan’ın Gezi’nin ardında “faiz lobisi”ni keşfetmesinin akisleri basınımızda pek yer tutmadı. Mesela, Avrupa Risk Sermayesi Derneği’nin İstanbul toplantısı sırasında, 29 Haziran 2013 günü soru kılığında bir yorum yapılmış, büyücek yatırım kuruluşlarından Wermuth Asset Management’in başkanı Jochen Wermuth elini kaldırıp Bakan Mehmet Şimşek’e sormuştu, “Erdoğan ‘Faiz lobisi’ni siyasi bir taktik olarak mı söylüyor yoksa doktoru çağırmanın zamanı mıdır?”[1]

Aynı günlerde Amerikan Foreign Policy Dergisi’nde Piotr Zalewski makalesine, “Faiz Lobisi’nin Protokolleri” başlığını atıyordu.[2] Bu açıkça, “Siyon Önderlerinin Protokolleri”ne göndermeydi. Rıfat Bali 1923- 2008 yılları arasında bu protokollerin Türkiye’de 102 baskısını saymış[3]. Kitap Yurdu’na göz attım, birden fazla baskısı halen satışta. Demek ki Bali’nin verdiği sayıya ilaveler olmuş.

Tamamını oku. »

11 Haz 2014

Musul’un Düşüşü ve IŞİD

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Türkiye'nin Musul Başkonsolosluğu

Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu

Adını doğduğu topraklar olan Irak’la birlikte değil, iç savaşın hüküm sürdüğü Suriye ile birlikte duyduğumuz Irak Şam İslam Devleti(IŞİD) aylardır taşrasına bütünüyle hâkim olduğu merkezinde de ağırlığını hissettirdiği Musul’u ele geçirdi. Birkaç gündür şehrin merkezine yakın noktalarda devam eden ordu birlikleriyle IŞİD’in çatışmasının örgütün Musul’u almasıyla sonuçlanması uluslararası kamuoyunda yankı buldu. Irak Ordusuna bağlı birliklerin uçakları Musul dışına kaçırıp, cephanelikleri havaya uçurduktan sonra şehri hızla terk etmesi beklenen bir durum değildi. Musul Valisi Nuceyfi’nin valilik binasından son anda kaçarak kurtulması sonrası Kürt bölgesinde yaptığı ilk açıklamada dikkat çektiği hususlardan birisi de ordu birliklerinin şehri kaderine terk etmesiydi. Ordunun bu tavrında ve IŞİD’in bölgedeki  “ani” ilerleyişinde bölgenin mezhepsel ve siyasi yapısı önemli rol oynamış görünüyor.  Saddam döneminde Irak’ı yöneten kadrolar Sünni nüfusun yoğun yaşadığı Musul, Anbar, Felluce, Tikrit gibi bölgelerdendi. İşgal sonrası sistemden önemli ölçüde dışlanan eski rejimin Arap-Sünni seçkinleri kendi bölgelerine yerleşmeyi tercih etti. Bu durum Maliki hükümetinin Şii ağırlıklı yapısının Sünnilerde ortaya çıkardığı reaksiyonla birleşince anılan bölgeler Bağdat hükümetinin etkisinin oldukça azaldığı yerler oldu. IŞİD zaten bir süredir Musul’un taşrasına bütünüyle hâkimdi ve şehrin merkezine de “vergi” toplayacak kadar yerleşmişti. Bir süre önce Bağdat hükümetinin bölgedeki güvenlik güçlerinde görev almak üzere sadece Sünniler için açtığı 3.000 kişilik kadroya yalnız 50 kişinin başvurmuş olmasını da örgütün baskısıyla izah edenler olmuştu.

Tamamını oku. »

4 Haz 2014

Kırmızı Kurdele

Yazar: AFŞİN SELİM

türkyorum - kirmizi kurdeleHeyecanı hat safhadaydı ahalinin. Kolay mı, güzide vilayetimizde bir ilk yaşanacaktı. Kıymeti bilinmeliydi. Muhakkak. Gelişigüzel bir gün olarak geçiştirilemezdi. Hazırlıklar bir an evvel tamamlanmalı ve o büyük günün şahidi olarak tarihteki yerini almalıydı ahali. Orada olacaktı herkes, yediden yetmişe, bizzat içinde. Sırf o günü görebilmek, Allah’ım, ne büyük bahtiyarlıktı! Çünkü bütün mesele: Orada olmak ya da olamamaktı…

Öncelikle dört adet makas hazır bulunduruldu. Protokol kuralları ihmal edilmemeliydi: Protokolsüz kalmış bir milletin hayat damarlarından… Dahası peşisıra gelecekti. En nihayetinde de, kesilecekti kesilmesi gereken. Fakat bir eksilik vardı etrafta sanki? Mühim bir eksiklik… Ürküttü ve üzdü: Kürsü yoktu, evet. Gözükmüyordu. Olsun. Dedik ya, bir ilk yaşanacak diye. Mütevazı bir tören olacaktı, anlaşılan. Kürsü konuşmalarıyla coşulan o şaşaalı törenlere benzemeyecekti. “İşte” diyerek, parmakla gösterilecekti: “Laf yok, icraat var.” Fakat parmakla birlikte, işaret edilen yere de bakılmalıydı ki, gerçekleşen icraatın nasılı kavranabilsin…

Günün mana ve ehemmiyetini halen daha idrak edememiş olanlar ise söz konusu heyecandan mahrum kalmaya mahkumdu. Niçin olacak: Hiçbir kişi, kurum, kuruluş ve de gerçekle alakası olmamış, olamamış bir hayatı yaşıyorlardı da, ondan. Laf olsun işte! Kolay mı zannediyorlardı, tören düzenlemek? Hele ki içinde, ihtiyaç sahipleri olacaksa ve yardım göstere göstere yapılacaksa… Tamamını oku. »

2 Haz 2014

Avrupa’nın Korkuları ve Medeniyet İçi Kutuplaşma

Yazar: MEHMET AKİF OKUR

“…Batılılar, dört yüz yıl önce Türk olmak tehlikesine maruz kaldıkları gibi bugün de komünist olmak tehlikesiyle yüz yüzeler…”

Arnold Toynbee, Civilization on Trial, 1948

Toynbee, II. Dünya Savaşı’nın ardından yayınladığı ünlü eserinde kapıdaki acil tehlike saydığı komünizmi; Batı için yeni bir imana, dünya görüşüne, siyasi ve ekonomik sisteme bağlanmak, yani medeniyet değiştirmek anlamına gelen Türk olma/Türkleşme “tehdidi” ile kıyaslamaktadır. Avrupa’nın Türkleşmemek uğruna verdiği uzun asırlara yayılmış büyük kavgasının ana stratejik sac ayaklarıyla 20. yüzyıla damgasını vuran komünizme karşı mücadelesinin temel sütunları arasındaki bazı genel nitelikli benzerlikler/devamlılıklar, bu tespiti üzerinde yeniden düşünülmeye değer kılıyor. Her iki örnekte de, önce düşmanın şeytanlaştırılması yoluyla Avrupa’daki hakim düzene ait akidevî/felsefî sınırların etrafına ilk taarruzu göğüsleyecek zihni savunma hatları kurulmuştur. Bu aşamada devreye girip Türk korkusunu ve antikomünizmi besleyen propaganda mekanizmalarının mantıki kurguları da dikkate değer düzeyde ortaklıklara sahiptir.

İkinci adımda ise Avrupa, savunamayacağı zihni siperlerde can çekişmemek için meşakkatli dönüşümleri göze almıştır. Reformasyon, Rönesans ve kapitalizmin güçlü sosyal politikalarla ehlileştirilmesi çabalarının motivasyon kaynakları arasında “öteki” karşısında kuvvet kazanma umudunun ciddi bir yeri vardır. Bu süreçlere, durdurulup püskürtülen hasımlara yöneltilmiş ekonomik, siyasi ve askeri hamleler eşlik etmiştir. Güvensizlik psikolojisine dayalı teyakkuz halleri, tehdit kaynaklarının reforme edilmiş yeni Avrupalı zihniyete entegrasyonu ve hasımlara ait maddi yeteneklerin dağıtılması gerçekleşmeden ortadan kalkmamıştır. “Zafer sahnelerinde” ise karşımıza dünya sistemi içerisindeki varlığını hakim özne olarak tahkim edip mağluplara doğru yaymış, ancak mücadele öncesindeki vaziyetiyle kıyaslandığında da kendisini bazen tanınamayacak kadar dönüştürmüş bir “yeni” Avrupa imajı çıkmıştır.  Tamamını oku. »

4 Nis 2014

Türk Dış Politikası var mı? Edelman: Evet var!

Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

türkyorum - türk dış politikası var mıİlk bakışta Türkiye’nin dış politikası ilkesiz, rastgele görünebilir. “Komşularla sıfır sorun”dan “değerli yalnızlık”a; “Kardeşim Esad”dan, “Devirin Esed’i”ye zig zagları bu izlenimi veriyor. Fakat daha dikkatli bir analiz, dalgalanmaların yüzeyde kaldığını, köklerin başka yerde aranması gerektiğini ve bunların değişmediğini gösteriyor. “Bipartisan Policy Center” (İki Partili Siyaset Merkezi) üç ay önce yayınladığı raporda bu sonuca varmış.

Merkez, ABD dış politikasını partilerden bağımsız inceleyip belirlemek ve yönetime danışmanlık yapmak için kurulmuş. Aralık 2013 tarihli raporun başlığı, “Türk Davranışının Kökleri: Orta Doğu’da Türk Politikası’nın Evrimini Anlamak1. Raporda dört imza var, üçü akademisyen. Kıdemli yazar konumunda ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric S. Edelman bulunuyor. Aslında o da akademisyen. Bu, İki Partili Siyaset Merkezi’nin iki ay içindeki ikinci Türkiye raporu. Birincisi “Belagat’tan Gerçeğe” başlığını taşıyordu ve altında Edelman’dan yanında yine eski Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz’in de imzası vardı. İlk raporun tavsiyesi basitti: “Türk yetkililere imada bulunmayın, açık ve kararlı konuşun.”2 Galiba bu tavsiyeye uyuldu ve gerçekleşmesi bizim kamuoyuna beyzbol sopalı Obama’yla yansıdı. Ben beyzbol sopasının böyle bir anlamı bulunduğuna inanmıyorum. O ABD politikacılarının şirinlik görüntülerinden bir pozdur, sopa sayılmaz, annecik ve elmalı turta veznindendir… Fakat ABD’nin son zamanlardaki hızlı ve net cevap ve yalanlamaları gerçekten Abramowitz-Edelman raporu doğrultusundadır.

Tamamını oku. »

21 Mar 2014

Demircisini yitiren ülke

Yazar: AFŞİN SELİM

türkyorum - demircisini yitiren ülke“Hiç unutmam henüz tahsilde iken, bir tatil esnasında İstanbul’a gelmiştim. Bir iyi tesadüf sayesinde, Yusuf Akçura Bey’i tanımaya muvaffak olmuştum. Bana hem sert, hem sevimli olan tavriyle: ‘Ne tahsil ediyorsunuz?’ dedi. ‘Felsefe’ cevabını alınca, hükmünü kesin olarak ifade etti. ‘Bize filozof değil, demirci lazım’.” (Mehmet İzzet, Hayat Mecmuası, sayı: 34)

Etrafı dağlarla çevrili dar ve sarp bir vadideyiz adeta. Düşman taarruzu neticesinde ulaştık buraya, ulaştık ve çoğaldık, çoğaldık ve toparlandık. Fakat bir müddet sonra sığmadık, sıkıştık ve sormaya başladık: Nasıl arınacağız, nasıl kurtulacağız, nasıl çıkacağız buradan?

Muhakkak olmalıydı bir çıkış yolu. Demir madenli dağlar aşılmalıydı, erimeliydi, yol verilmeliydi kervana. Umut, dipdiri saklı tutmalıydı kendisini, umudumuz yani demircimiz, seslenmeliydi sonra: “Bir ateş yakalım, onu körükleyip büyütelim, dağ demir erisin, yolumuzu açmış olalım.” Çünkü o, ete kemiğe bürünmüş bir meslek erbabı değildi yalnızca, yetişmeliydi imdadımıza, tarih sahnesinden silinmemeliydik böylece…

Demircimizi bekliyorduk, gelecek miydi? “Bize gerekir ki, bir kara yüzlü demirci olsun; kolları kavi, gönlü büyük; alnı ak olsun. O’nu, açıkoturumlardan değil, bilgeliğinden tanıyalım. Bizi kömür eyleyip bir nefes üflesin. Her şey tutuşsun ve buradan çıkalım.” (Süleyman Çobanoğlu, ‘Demirciler Aranıyor’, Yobazlığa Övgü, 1997)

O geldiğinde, ateşler harlanacaktı, eriyen dağları bırakacaktık ardımızdan. Sonra ve çok sonra, nesillerimiz, “nerede” olduklarını soracaklardı. Coğrafyamızın, mukadderatımız olduğunu söyleyecektik onlara: “Anadolu dağlarının zirvesi efkarlı, doruğu poyrazlı, düzlüğü serindir.” (Zeki Sofuoğlu, Afşın’ın Ardından, Toprak dergisi, sayı: 73) Tamamını oku. »

14 Mar 2014

Savaşlara, Göçlere, Sürgünlere Rağmen Kırım Tatarları

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

türkyorum - kırım tatarlarıKırım uzun sayılabilecek bir sürenin ardından yeniden dünyanın gündeminde. Rusya’nın jeopolitik önem atfettiği pek çok coğrafyada birbiri ardına tekrarlanan tanıdık bir süreci yaşıyoruz. Moskova’ya mesafeli yönetimlerin işbaşına gelmesinden sonra Azerbaycan Karabağ’ı, Gürcistan ise Osetya’yı, Rusya’nın gizlemeye ihtiyaç duymadığı müdahaleleriyle kaybetmişti. Bu defa Ukrayna’da Rusya yanlısı iktidarın bir ayaklanma neticesinde devrilmesinin ardından yönetimi devralan AB yanlısı iktidarın varlığı Rusya’yı Kırım kartını oynamaya sevk etti. Kırım’ın bilhassa II. Dünya Savaşı sonrası önemli ölçüde değişen demografik yapısı Rusya’nın elini güçlendiren etkenlerin başında geliyor. Rus donanmasının tarihi üssü konumunda bulunan ve statüsü Kırım’dan farklı olan Akyar’ın(Sivastopol) Karadeniz hâkimiyetindeki askeri rolü de şüphesiz bir diğer önemli sebep. Kiev’de iktidarın el değiştirmesinden sonra Kırım’da %58 oranındaki Rus etnik yapısına dayanan siyasiler yarımadanın yönetiminde hızlı değişikliklere imza attılar. Ukrayna’ya bağlı muhtar bir cumhuriyet olan Kırım’ın parlamentosu nüfusun % 24’ünü oluşturan Ukraynalıların ve %13’ünü oluşturan Tatarların muhalefetine rağmen Rusya’ya bağlanma kararı aldı. İlaveten bu ay içerisinde konuyla ilgili referandum yapılmasını karara bağladı. Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Refat Çubarov’un boykot edeceklerini açıkladığı1 bu kararı Sivastopol Kent Konseyi’nin benzer kararı izledi. Sivastopol’da bulunan Rus birlikleri krizin başladığı andan itibaren kademeli olarak Kırım’ın bütününü işgal etti. Tamamını oku. »

26 Şub 2014

Özerklik mi? Özgürlük mü?

Yazar: MEHMET AKİF OKUR

Türkyorum - Özerklik mi Özgürlük müArtık, BDP’li ve PKK’lı üst düzey yöneticiler tarafından her geçen gün daha fazla ısıtılan bir “özerklik” tartışmamız var. BDP’nin farklı sözcüleri, 30 Mart seçimlerinden sonra belediye başkanlıklarını kazandıkları yerlerde özerklik inşası için faaliyetlere başlayacaklarını ilan ediyorlar. Gerekçeler arasında sayılan bazı hususlar, Türkiye’de yürütülen sürecin ilk aşamalarından itibaren dile getirilen kimi kaygı ve eleştirileri hatırlatıyor. Örneğin Gülten Kışanak, özerkliği niçin şimdi gündeme getirdiklerini açıklarken iki hususa parmak basıyor. Kimlikle ilgili taleplerin artık yeterince karşılanmış olmasının ve Suriye’de ilan edilen özerkliğin kendilerini harekete geçirdiğini söylüyor:

“Kürtler önce bir varlık,  kimlik mücadelesi sürdürdüler ve bu mücadeleyi kazandılar… Şimdi o zaman Kürtler bir halk olarak varsa kendini yönetme hakkı da vardır. Bu nedenle artık özyönetim, statü, demokratik özerklik diye tanımladığımız şey, aslında bir halkın kendisini yönetme hakkı. Kürt halkı açısından baktığımızda bunun koşullarının oluştuğunu ve uygulanabilir olduğunu görüyoruz. Demokratik özerkliği biz inşa edebiliriz, devlet buna hukuksal olarak bir yanıt vermese de öz gücümüze dayanarak bunu inşa edebiliriz diye bir iddiayla ortaya çıktık…  Tabi daha gerçekçi bir proje diye buna bakmamıza neden olan gelişme de Rojava’daki gelişmelerdir.” Tamamını oku. »

21 Şub 2014

Sefertaslı Başbakan!

Yazar: OZAN BODUR

Türkyorum - Mehmet Talat PasaEtrafa aslen çingene olduğu yönünde dedikodular yayılan Talat, hatıralarında soyunu incelikle anlatır; Eylül 1874’de Kırcaali’nin Çepleci Köyü ahalisinden sorgu hâkimi Ahmet Vasıf Efendi ve aslen Kayseri’li olan Hürmüz Hanım’ın oğlu olarak doğar. Uzun uzadıya anlattığı tüm detaylardan sonra net tavır koyar;  “halis Türk ailelerine mensubum!”

Babasını çok küçükken kaybeder. Annesi İstanbul’a göçer. Yoksulluk ve kimsesizlikten dolayı başkentte barınamazlar.  Kısa sürede Edirne’ye geri dönerler. İlkokulu Vize’de okur. Edirne Askeri Rüştiyesine girmeyi başarır. Ancak yaşadıkları O’nu asabileştirir. Mezun olmasına birkaç gün kala hocası olan bir subayı feci şekilde döver, okuldan atılır. Araya girenler olur, diplomasını alsa da kayıt kabul zamanı geçtiğinden liseye kaydı yapılamaz. Zaten ekonomik durumu yetersiz olduğu için hayata erken atılır. Kâğıt üzerinde eğitim durumu zayıf İttihatçılarından biri olduğu düşünülse de kendisini yetiştirme fırsatlarını değerlendirmeye çalışır. Mesela vekaleten Türkçe Öğretmenliği yaparak ilk memuriyete başladığı Edirne Alyans İsraelite Musevi Okulunda akşamları Fransızca derslerine kalır. Kendisine Fransızca öğreten kişi okul müdürü Mösyö Lupa’nın kızıdır, Ona âşık olduğu söylense de bu bir yalandır ama genç memur Talat’ın, hayatına dair ilginç ayrıntılar bu kızla tanışıklığından sonra ortaya çıkmaya başlar.

Bunda Yahudi kızın payı var mıdır bilinmez ama İspanyol Yahudilerinin konuştuğu Ladino’yu bilir! Bu okulda yapılan toplantılar da ünlü Yahudi bilim adamı Avram Galanti ile Kudüs’teki tarihi Yahudi Devleti üzerine sohbetler yapar!  Tamamını oku. »

17 Şub 2014

Ülkücülüğü Yeniden İnşa Etmek

Yazar: İKBAL VURUCU


türkyorum - ülkücülük yeniden inşa etmek1970’li yıllara oranla bugün Ülkücülerde bir kimlik krizi veya mensubiyet sorunu yaşanmaktadır. Bu önermeye bağlı olarak Ülkücü olmanın anlamını kaybetmeye başladığı ve buna bağlı olarak da itibarını hızla düşürdüğünü bir takım olgulardan hareketle gözlemleyebiliyoruz. Bu durum Ülkücülüğün içinde bulunduğu ideolojik krizin veya tükenmişliğin bir yansımasıdır. Ülkücülüğün yeniden bir çekim merkezi haline gelmesi Ülkücü düşüncenin toplumun önemli sorunları karşısında ikna edici çözümleme kabiliyetine sahip olması ile mümkündür. Fakat çok daha önemlisi, topluma bir “gelecek” sunabilme gücüne bağlıdır.

“Ülkücülüğün yeniden çekim merkezi olması” öncelikle Ülkücülüğün özgün bir kimlik sahibi olması ile mümkündür. Bu “özgünlük” içi boş bir ifade değildir. Özgünlükle kastettiğimiz Ülkücülüğün yeni bir dünya görüşü olarak kendini yeniden üretmesi ve mensupları arasında güçlü bir “cemaat karakterinin” yaratılmasıdır. Ülkücülük tarihe, topluma, kültüre, olay ve olgulara karşı özgün bir bakış açısı yaratmaktır. Yani yeni bir “anlam dünyası” kurmaktır. Bu yeni anlam sistemi kendimiz dışındaki dünyaya bir alternatif sunmak demektir. Bunun önemli bir başka etkisi de Ülkücülerin uğruna mücadele edecekleri somut bir “amacın” temayüz etmesidir. Böylece Ülkücüler bu anlam sistemini geliştirmek, yaymak ve hâkim kılmak için gayret edeceklerdir yani “hareket” için bir zemin oluşturulabilecektir. Tamamını oku. »

« 1 2 3 4 5 6 ... 24 »