Yarimada Siluet

27 Mar 2013

3. Yılında Türk Konseyi

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

3. yılında türk konseyiSon yıllarda Orta Doğu’da yaşanan siyasi ve toplumsal hareketlilik kamuoyunun dikkatini bu coğrafyaya yoğunlaştırdı. Odaklanılan coğrafyadaki dönüşüm sürecinin en sancılı bölümünün yanı başımızda cereyan ediyor olması da durumu perçinledi. Bu sebepledir ki; yakın dönemde gerçekleşen pek çok gelişme  gündemde önemine uygun yer bulamadı. Bahsolunan halin en belirgin örneklerinden biri, Soğuk Savaş sonrası dönemde Türk Dünyası ile ilgili sarf edilen tüm çabaların ortak ürünü olarak tanımlanabilecek Türk Konseyi’dir. Tam adı Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi olan yapı Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan’ın kurucu üyelikleriyle Eylül 2010’da İstanbul’da resmiyet kazandı. Türk Konseyi’nin kurulması, evveliyatı göz önünde bulundurulduğunda, mühim bir eşiğin aşılması manasına gelmekte. 1992’de başlayan Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirveleri’ni takip edenlerin hatırlayacağı üzere başlangıçta her sene, sonrasında fasılalarla toplanan zirvelerde alınan kararlar hayata bir türlü geçirilemediği için farklı yıllarda toplanan zirvelerde sürekli birbirini tekrarlayan kararlar alınmaktaydı. 1996’da Özbekistan-Taşkent’te yapılan 4. Devlet Başkanları Zirvesi’nde daimi bir sekreteryanın kurulması konusunda ortak karar alınmıştı. 1998’de Kazakistan-Astana’da düzenlenen zirvede tüzüğü kabul edilen, 2000 yılında Azerbaycan-Bakü’de merkezinin Türkiye’de olması hususunda mutabakata varılan sekreteryanın, 2006 yılına gelindiğinde hala tekrarlanan bir öneri olmaktan öteye gidemediğini görmüştük. Tamamını oku. »

20 Mar 2013

Ergenekon ve Nevruz Üzerine Düşünceler

Yazar: İKBAL VURUCU

türkyorum-ergenekon ve nevruz üzerine düşüncelerTürkiye’de düşünce ve siyasal hareketler, temelinde bir kavramlar savaşı olarak görünürlük kazanır. Büyük mücadelelere sahne olan Türkiye’de kullanılan kelimeler bir kişinin ideolojik etiketiydi. Solcu ve Türk milliyetçisi arasındaki temel belirleyici, kullandığı kelimelerle açığa çıkardı. İnsanların sadece yoğun bir anlam atfettikleri ve sert simgesel unsur haline gelen kelimelerle bile ciddi ölçüde kültürel ve siyasal yarılmalar göstermiş olmasını, kültürel zayıflığın ve Sosyo-kültürel yapıdaki zafiyetlerin bir sonucu olarak ta yorumlayabiliriz. Kürt sorunu, çok kültürcülük, demokrasi vb. gibi kavramlar ise bugün toplumsal dayanağı olmayan bir zeminde sıkça ve bir o kadar da içi boşaltılma süreci yaşayan kavramlardır. Maalesef, Ergenekon ve Nevruz’da da bugün tarihsel ve sosyolojik bağlamından tamamen soyutlanarak toplumsal ve kültürel yarılmaların bir sebebi haline gelmiştir.

Ergenekon ve Nevruzun toplumsal boyutu konusunda bu makalemizde bazı düşüncelerimizi paylaşacağız. Ergenekon bir Türk destanıdır. Destan bir vaka değil fakat simgesel işlevi olan ve toplumsal akıl olarak tanımlanan tarihin farklı dönemlerinde farklı biçim ve işlevlerde görünürlük kazanan bir anlatıdır. Bu konuda Ümraniye davasının bilinçli olarak “Ergenekon” olarak adlandırılmasıyla kamuoyunda bu destanın adı bir “terör örgütü” olarak anılmaya başlanmış, bazı sokak ve okullara verilen adın değiştirildiği görülmüştür. Ergenekon destanı konusunda bir iddiayı çok önemli gördüğüm için bu zeminde konuyu yerimiz yettiğince çözümlemek istiyorum. Konuyla ilgili, tek sermayesi “Eski Ülkücü” sıfatını taşımak olan, bir bilim adamı, Ergenekon destanının uydurma ve bilimsel bir vasfının da bulunmadığını açıkladı. Ardından Türkiye’nin çok kültürlü yapısı içinde bu destanın birleştirici bir özeliğinin söz konusu olmadığını, aksine ayrıştırdığını bunun yerine ise farklı ortaklıklar bulunması gerektiğini söyledi. Türkiye’de sadece Türklerin bu destanı sahiplendiği oysa Kürtlerinde bu ülkede yaşadığını ve bu nedenle Ergenekon destanından ziyade her iki topluluğu da birleştirecek değerlerin bulunması gerektiği üzerinde durdu. Tamamını oku. »

11 Mar 2013

Ozan Bodur’dan “Meclisin Unuttuğu Kahraman Nezahet”

Yazar: EDİTÖR

türkyorum - ozan bodurdan meclisin unuttuğu kahraman nezahet

Yazarımız Ozan Bodur’un , Meclisin Unuttuğu Kahraman Nezahet isimli kitabı neşredilmiştir.

Cumhuriyet sonrasında Bursa Amerikan Kız Kolejinde başlayıp Fransız Jean d’Arc Enstitüsünde şekillenen hayatı boyunca Nezahet Baysel’in aklında hep o madalya vardı. Bir gurbet kuşu gibi eşinin ardında gezdiği Tokat, Amasya, Bursa, Ankara ve İstanbul’da dilediği tek şey biraz vefa ve madalyası idi. Ve hatta GATA’da hayata veda etmeden hemen önce kızı İnci’ye söylediği som sözler; “Koca memlekette bir İstiklal Madal-yasını bana çok gördüler!’’ olmuştu. O, madalyasını hiç unutmamıştı! Biz ise hem O’nu unuttuk hem de madalyasını. Eğer gençlerimizi sanal kahramanlar yapmakla meşhur olan Walt Disney’in vicdanına emanet etmek yerine onlara masal gibi sıra dışı ama hayat kadar gerçek olan Nezahet’i anlatabilseydik durum çok daha farklı olurdu…

Tam 92 yıldır hakkı teslim edilmeyen bir İstiklal savaşçısının macerasını okumaya daha doğrusu Meclis’in Unuttuğu Kahramanla tanışmaya hazır mısınız?

Kitaba ulaşmak için tıklayınız.

19 Şub 2013

Tarih ve Gelecek Arasında “Türklük”: Süreç ve Anayasa Tartışmaları Üzerine

Yazar: MEHMET AKİF OKUR

“…Bu da Türkdür. Amma Arab, adına Arap dilince Eyyub-i Ensari dirler…”

(Saltuknâme’den, 1480)

İnancını değiştirip, camide boyun eğip Türk olacak mısın, Diakos?

“Siz ve inancınız defolun, yok olun gidin kafirler! Ben Yunan doğdum, Yunan öleceğim!

İsyancı Yunan Rahip Vlachavas, 18. yüzyıl

türkyorum-Tarih ve Gelecek Arasında “Türklük” Süreç ve Anayasa Tartışmaları ÜzerineKimlik, etnisite, ulus, millet… Hararetli siyasi polemiklere havada uçuşan kavramların eşlik ettiği günlerdeyiz. Daha azını değil, tarihin ve tarihlerimizin içinde şekilleneceği çerçeveyi konuşuyoruz. Tek tek “ben”lerle beraber topluca “bizim” geleceğimiz söz konusu olduğu için de “biz”in nasıl tarif edileceği sorusu karşımızdaki meselenin kilit taşına dönüşüyor. Evet, “Türklük”ten bahsediyorum. Mevcut tartışmaları sağlıklı ve kuşatıcı zeminlerde sürdürmek istiyorsak, kilit taşımıza ihmal edilen yönlerden de yaklaşabilmeliyiz. Türklüğe, daha az aşina olduğumuz pencerelerden bakmaya çalıştığımızda neler mi görürüz?

Öncelikle karşımıza, uzun asırların biriktirdiği hatıra ve çağrışımlarla bezeli büyük bir anlam sarayı çıkıyor. Bu saray, yalnızca “etnik” tariflerle sınırlanamayacak geniş bir kimliğin evi. Onu anlayabilmek için modern ulusların/ulus devletlerin doğuşuna dair genel şemalarımızla Türklüğün özgün tarihi arasında denge kurabilmeliyiz. Türklük, modernliğin icad ettiği bir ulus kimlikten ibaret değil. Modern çağda yeniden kurgulanmış köklü bir tarihsel kimlik. Geçmişte bu kimliğin içine yalnızca “doğulmuyordu”. Türklük aynı zamanda “kazanılan”, yani iradi kararla benimsenebilen, “olunan” bir kimlikti. Dil dahil, etnik aidiyeti tarif ederken başvurduğumuz kültürel özellikler paylaşılmaksızın siyasi örgütlenmenin ideolojisi ve hedefleriyle bütünleşerek bu kimliğe katılmak mümkündü.

Tamamını oku. »

7 Şub 2013

Batı Niçin Hükmeder ?

Yazar: İSKENDER ÖKSÜZ

Kalkınma iktisatçıları genellikle Osmanlı’yı aşağılar. Meselâ onların piri sayılan, şimdi emekli David C. Landes, “Osmanlılar İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra aniden çekilerek yüzyıllar süren kötü yönetimlerini sona erdirmişlerdi” gibi cümleler kurabilmektedir. Landes bu oksimoronu açıklamaya ihtiyaç bile duymamaktadır. Dünyanın göbeğinde kötü yönetim nasıl asırlar boyu sürer? Tarih boyunca insanlar niçin güzelim Batı serfliğinden bu “kötü yönetim”e doğru sürekli göç etmektedir?

türkyorum-batı niçin hükmederBir önceki yazımda “Niçin geri kaldınız?” diye sormuştum. Günün havasına kapılıp da yükseklerde uçtuğumuzu zannedenlere de, 2011 itibarıyla kişi başına millî gelirde 34 OECD ülkesi arasında açık ara sonuncu olduğumuzu hatırlatmıştım.

Arkeolog/ tarihçi Morris, 2010’da yayınlanan “Batı niçin hükmeder-şimdilik” kitabında, yirmi birinci asrın ikinci yarısından itibaren Doğu’nun yeniden öne geçeceğini tahmin ediyor. Morris’in kastettiği doğu, Çin merkez olmak üzere Asya’nın Pasifik kıyıları, Hindiçini ve Hindistan.

İstanbullu (Galatasaray Lisesi mezunu), üç kez Nobel Adayı, MIT hocası Daron Acemoğlu ile James Robinson’un 2012 tarihli “Milletler niçin başarısız olur” kitabında ise Çin’in hiçbir zaman Batı’yı geçemeyeceği iddia ediliyor. Çünkü Çin, ihatacı değil, istihraççı bir toplum.

Acemoğlu ve Robinson’a göre tarih boyunca, fakat özellikle son birkaç yüzyılda iki türlü toplum var. İstihraççı (çıkartmacı mı desek?) diye çevirebileceğimiz “extractive” toplumlar ve kapsayıcı veya ihatacı diye çevirebileceğimiz “inclusive” toplumlar:

Tamamını oku. »

29 Oca 2013

Milliyetçilik ve Ulusalcılık Üzerine bir Soruşturma *

Yazar: İKBAL VURUCU

Soru 1: Türk milliyetçiliğinden ne anlıyorsunuz? Milliyetçilik ve ulusalcılık arasında fark var mıdır?

türkyorum-milliyetçilik ve ulusalcılık üzerine bir soruşturma

1) Milliyetçilik evreni, olayları, olguları anlamada epistemolojik bir duruş biçimidir. Bu duruş biçiminin ontolojik temelini “Türk milleti/kültürü” oluşturur. Milliyetçilikten bahsettiğimizde bir sosyal olgu olarak millet gerçekliğinden söz etmiş oluruz. Hem birey hem de kolektif bir aidiyet burada söz konusudur. Millet olgusu bireylerin kolektif aidiyet evrenlerine göndermede bulunduğu gibi dünyadaki diğer aidiyet evrenleri içerisinde de farklılaştırıcı bir unsurdur. Başka bir deyişle milliyetçilik toplumun “millet” ve “milli kimlik” zeminindeki siyasal-toplumsal formunun düşünsel niteliğidir. “Millet” bünyesinde yer bütün farklı ideolojik kabulleri, sınıfları, sosyal grupları, kültürleri kapsar hepsini aynı siyasi ve toplumsal formda temsil eder.

Bu bağlamda konuyu ele alacak olursak milliyetçilik bu ülkedeki bütün bireylerin doğrudan muhatap olduğu bir olgu olması hasebiyle sorunlarımız karşında ortak bir yaklaşım ve tavrın kaynağı olması beklenir. Buna rağmen çeşitli sebeplerle Türk milliyetçiliği olumsuzlanmakta ve kendinden uzaklaşılması ve terk edilmesi gereken bir şey olarak değerlendirilmektedir. Maalesef milliyetçilik hem sistemi hem de sol, sağ, liberal, İslamcı, muhafazakar gibi adlarla tanımlanan ideolojik yapının aktörleri tarafından dışlanmaktadır.

Tamamını oku. »

22 Oca 2013

Halep: Bir Varmış Bir Yokmuş

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Türkyorum - halep bir varmış bir yokmuşSuriye’de iç savaş ikinci yılını doldururken, Arap Baharı’nın uğradığı diğer ülkelerle kıyas kabul etmeyecek derecede bir yıkımla karşı karşıya bulunduğumuz aşikâr. Sular durulduktan sonra yeniden inşası on yıllar alabilecek bir enkaz ve belki de rehabilitasyonu ondan daha uzun süre gerektirecek bir toplumsal psikoloji olacak. İstisnasız tüm tarafların belli ölçülerde ama muhakkak kaybettiği bir süreç işliyor. Bu sürecin en çok kaybedenleri listesinin başına şehirleri de koyabiliriz tereddütsüz. Humus ve Hama gibi büyük şehirlere artık şehir denebilir mi yahut Rakka, Deyr-i Zor, İdlib ve Dera’dan geriye ne kaldı sorularına malumunun ilanı kabilinden cevaplar verilebilir. Bununla birlikte Suriye’de şehirlerin durumunu ifade ederken istifade edilecek temsil kabiliyeti en yüksek örnek kent Halep olsa gerektir. Savaşın etkisi ülkenin ekonomik başkenti kabul edilen Suriye’nin en büyük şehrine 2012 Temmuz’una kadar ciddi manada uğramamıştı. Temmuz’da başlayan şiddetli çatışmalarda rejimin, muhalifleri şehirden çıkarma çabaları sonuçsuz kaldı. Bugün itibariyle Halep’in kuzeyi bütünüyle muhaliflerin kontrolü altında, çatışmalar kentin tarihi merkezi olan mahallelerde yoğunlaşmış, ordu kuvvetleri şehrin güneyinde mevzilerini korumaya çalışıyor. Muhalifler aralarında Azaz ile Halep yolu arasında lojistik önemi büyük Piyade Okulu ve düzenli ordunun komuta merkezi olarak da kullandığı 111. Üs’sün de bulunduğu askeri tesisleri ele geçirdi. Bununla birlikte güneydeki büyük askeri akademi başta olmak üzere bazı önemli askeri noktalar rejimin kontrolünde. Tamamını oku. »

15 Oca 2013

Ortadoğu’da Sünnî-Şiî Kutuplaşması ve Türkiye

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

türkyorum - ortadoğuda sünni şii çatışması ve türkiyeSuriye krizinin derinleşerek devamı ve süreç içerisinde taraf olan ülkelerin saflarını sıklaştırması küresel aktörlerin gölgelerinden arındırılarak değerlendirilirse Ortadoğu’nun kadîm bir sorununun yeniden gün yüzüne çıktığını söyleyebiliriz. Suriye’de rejimin yanında yer alan Rusya ve Çin ile muhaliflerin yanında yer alan ABD ve AB’nin denklemin dışında bırakıldığı durumda Şam’a sahip olma mücadelesinin İslâm dünyasını Sünnî ve Şiî blok olmak üzere ikiye ayırdığını görmekteyiz. Çoktandır İran’dan Irak, Suriye ve Güney Lübnan’a uzanan bir “Şiî Hilali” nden rahatsız olan Körfez’in Sünnî ülkelerinin Suriye’deki savaş sonucunda rejimin devrilmesini Şiî Hilali’nin ortasından kırılması olarak gördükleri ve bu doğrultuda çalışmalar yürüttüklerini biliyoruz. Ürdün Kralı Abdullah’ın ifade ettiği Şiî Hilali tarafından “kuşatılmışlık” algısının[1] bütün Körfez’in ortak kanaati olduğunu ifade etmek mümkündür. Dünyadaki Müslüman nüfusun % 15’ine yakınını oluşturan Şiîler sadece üç ülkede, İran, Azerbaycan ve Irak’ta, nüfusun çoğunluğunu oluşturmakta, azınlıkta oldukları Suriye’de yönetimi ellerinde tutmakta, Hizbullah kanalıyla Lübnan’da da etkin durumda bulunmaktadırlar. Azerbaycan’ın seküler bir sistemi benimsemesi Şiî bloğunda doğrudan bulunmaması sonucunu doğurmakla birlikte Şiî jeo-kültüre dâhildir. Suriye’deki Nusayrîlik her ne kadar Şiî çatısı altında tanımlana gelse de dini bakımdan İran-Irak Şiîliği ile keskin farklılıkları mevcuttur. Bu manada Suriye’nin Şiî Hilali’ne dâhil olmasını yönetici elitlerinin Sünnî olmamasında ve stratejik tercihlerde aramak daha doğru olacaktır.

Tamamını oku. »

9 Oca 2013

Medeniyet İnşasında İntizam ve Karmaşa

Yazar: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

türkyorum - medeniyet inşasında intizam ve karmaşaBaşlıktaki intizam lafzından muradımız “düzen kuruculuk” tur. Yani bize yabancı, uzak ve dahi bizden gayrı değildir. Tarihi serüvenimizde taş üstüne koyduğumuz her taşta muhakkak etkisi olan ve onsuz kendimize benzemediğimiz bir “harmoni” dir intizam. Eskilerin sonraki nesillere aktarmada ihtimam gösterdikleri mühim kıymetlerdendir de aynı zamanda. Bizatihi kendisi ve türevleri üzerine pek çok atasözü, deyim bulunmakta, huzurun ve kudretin devamı için hayatî kabul edilmekte atalar tarafından. Kadim çağlardan beri hareket kabiliyeti yüksek, düzen kurmakla temayüz etmiş eski Türklerde intizamın en tepe hali “devlet” olarak şekillenmiş olsa da sosyal hayatın akışı göz önüne alındığında fark edilmemesi mümkün olmayan ahenk, hayreti fazlasıyla hak eder. Vakıflarıyla, medreseleriyle, tekkeleriyle,  esnafıyla, sanatkârlarıyla, köylüsü ve memuruyla imparatorlukların bir ucunda gerçekleşen vakanın, diğer ucunda aylar sonra duyulduğu dönemlerde var olan intizam, bugünden nazar edildiğinde bile imrenilecek bir başarının tezahürüdür.

Malumunuz bizde sosyal geçişkenlik üst düzeydedir. Kayıkçılıktan gelen ve liyakatiyle yükselmiş bir kaptan-ı derya pek sıradan misallerdendir. Lakin bildiğimiz manada bir aristokrasimizin olduğu söylenemez. Sermaye aktarımı yapabilecek iki kesimin önünde setler bulunduğundan eski imparatorluklarımızda nesilden nesile rafine kültür aktarımında sorunlar yaşadık. Tamamını oku. »

5 Oca 2013

Deliorman: Ruhunu kaybetmiş bir milletiz!

Yazar: EDİTÖR

Türkyorum - Altan Deliorman 1

Evvel gidenlerle sohbet maksatlı, bahsi geçen isimlerin değişik eser, gazete ve dergilerde yer alan “kendi” ifadeleri derlenerek hazırlanmıştır.

Altan Deliorman; 1936, İstanbul doğumlu. Tarihçi, yazar ve gazeteci. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümü mezunu. Türk Kültürü, Cultura Turcica, Kopuz, Millî Yol, Millî Işık, Türk Edebiyatı dergileriyle, Tan, Akşam, Ekonomi, Ocak, Son Havadis, Sabah, Son Havadis,  Ortadoğu ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlanan Deliorman, bir dönem Türk Dünyası dergisini yayımladı ve yönetti. Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Müdürü olarak görev yaptı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Yüksek Basın Divanı üyesi olan Deliorman; Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nin, Türkçüler Derneği’nin, Türk Kültür Ocağı’nın, Türk Edebiyatı Vakfı’nın, Orkun Vakfı’nın ve İLESAM’ın kurucu üyeliğinde bulundu.

Eserlerinden bazıları: Büyük Darbe, Tanıdığım Atsız, Üç Makale ve Tarık Bin Ziyat, Türk Yurdunun Bilgeleri, Osmanlı Padişahları, Kırık Kanatlı Jön ve Sessiz…

Afşin Selim / afsinselim@gmail.com 

– A.Carrel, “Medeniyetin bir gayesi insanlara refah ve emniyet temin etmekse, diğer gayesi de büyük şahsiyetler yetiştirmektir” diyor. Şahsiyet, en büyük meselelerimizden biri olmalı? 

Şahsiyet her şeyden evvel iyiyi, güzeli ve doğruyu gönülden bir arzu ile ifade etmek ve savunmak kudretidir. Şahsiyetli insan maddeci değildir, maneviyatçıdır. Kabadayı değildir, yiğit alp veya şövalyedir. Diktacı değil, müsamahalıdır. Hürriyet tahripçisi değildir, saygılı ve medenî cesareti tam bir örnek insandır. Bir milletin medenî seviyesi, her yerde sevgi halesi ile çevrelenen şahsiyetli fertlerin çokluğu ile ölçülür. 

Tamamını oku. »

« 1 ... 8 9 10 11 12 ... 24 »