Sultanahmet Ahırkapı Feneri Adliye ve Ayasofya

15 Oca 2013

Ortadoğu’da Sünnî-Şiî Kutuplaşması ve Türkiye

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

türkyorum - ortadoğuda sünni şii çatışması ve türkiyeSuriye krizinin derinleşerek devamı ve süreç içerisinde taraf olan ülkelerin saflarını sıklaştırması küresel aktörlerin gölgelerinden arındırılarak değerlendirilirse Ortadoğu’nun kadîm bir sorununun yeniden gün yüzüne çıktığını söyleyebiliriz. Suriye’de rejimin yanında yer alan Rusya ve Çin ile muhaliflerin yanında yer alan ABD ve AB’nin denklemin dışında bırakıldığı durumda Şam’a sahip olma mücadelesinin İslâm dünyasını Sünnî ve Şiî blok olmak üzere ikiye ayırdığını görmekteyiz. Çoktandır İran’dan Irak, Suriye ve Güney Lübnan’a uzanan bir “Şiî Hilali” nden rahatsız olan Körfez’in Sünnî ülkelerinin Suriye’deki savaş sonucunda rejimin devrilmesini Şiî Hilali’nin ortasından kırılması olarak gördükleri ve bu doğrultuda çalışmalar yürüttüklerini biliyoruz. Ürdün Kralı Abdullah’ın ifade ettiği Şiî Hilali tarafından “kuşatılmışlık” algısının[1] bütün Körfez’in ortak kanaati olduğunu ifade etmek mümkündür. Dünyadaki Müslüman nüfusun % 15’ine yakınını oluşturan Şiîler sadece üç ülkede, İran, Azerbaycan ve Irak’ta, nüfusun çoğunluğunu oluşturmakta, azınlıkta oldukları Suriye’de yönetimi ellerinde tutmakta, Hizbullah kanalıyla Lübnan’da da etkin durumda bulunmaktadırlar. Azerbaycan’ın seküler bir sistemi benimsemesi Şiî bloğunda doğrudan bulunmaması sonucunu doğurmakla birlikte Şiî jeo-kültüre dâhildir. Suriye’deki Nusayrîlik her ne kadar Şiî çatısı altında tanımlana gelse de dini bakımdan İran-Irak Şiîliği ile keskin farklılıkları mevcuttur. Bu manada Suriye’nin Şiî Hilali’ne dâhil olmasını yönetici elitlerinin Sünnî olmamasında ve stratejik tercihlerde aramak daha doğru olacaktır.

En homojen Şiî birlikteliğinin İran-Irak-Lübnan arasında var olduğunu ifade edebiliriz. Körfez ülkelerinin Şiî karşıtı tutumlarında kendi bünyelerinde yer alan Şiî azınlıkların da önemli bir etkisi vardır. Suûdi Arabistan’da % 15 civarında olduğu tahmin edilen Şiîlerin ülkenin en zengin petrol bölgelerinde meskûn olmaları dikkat çekicidir. Kuveyt’te %25 dolaylarında olan Şiî nüfus ile Bahreyn’de nüfusun %70’ini oluşturmalarına rağmen yönetimden dışlanan Şiîler Yemen’de de nüfusun %40’ını oluşturmaktadır. Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’da da %10-%18 arasında Şiî yaşamaktadır.

Esed’in geçen yıl verdiği bir demeçte Suriye’yi fay hattına benzetmesi ve zeminiyle oynandığı takdirde bütün bölgede depreme yol açacağı kanaatinin[2] yanlış olmadığını ifade etmek lazımdır. Hakikaten Suriye mevcut dengeler göz önüne alındığında “kilit taşı” hükmündedir. Blokların herhangi birisinin Suriye’nin kendileri açısından kaybını sineye çekmeleri pek mümkün görünmemektedir. Suriye’de mevcut rejimin devamı sadece Arap baharının inkıtaya uğraması anlamı taşımamakta aynı zamanda Sünnî ülkelerin İran etkisini çok yakından hissetmeleri manasına gelmektedir. Rejimin değişmesiyle oluşacak Sünnîlerin kontrolündeki bir Suriye’de İran’ın önünde bir etki ve güvenlik çemberi hüviyetinde olan sette ciddi bir gedik açılması demektir.

İran’ın 16. Yüzyıldan itibaren Şiîliği bir devlet politikası olarak benimsemesi ve Pehlevî ailesinin iktidarda olduğu zaman dilimi haricinde bu politikasından neredeyse hiç ayrılmaması meselenin tarihi derinliğini ve İran devlet aklının politik istikrarını göstermesi bakımından mühimdir. 2003’de başlayan ABD işgali Irak’ta nüfus üstünlüğüne rağmen hiçbir zaman idari etkinlik kazanamayan Şiî Araplar’ı iktidara taşıdı. Eski Irak rejimi döneminde uzun süre siyasi sürgün olarak Suriye’de yaşayan Irak başbakanı Maliki ABD’nin ülkeden ayrılmasının hemen akabinde oldukça radikal bir kararla Cumhurbaşkan yardımcısı ve Sünnî bloğun önemli isimlerinden Tarık El-Hâşimî hakkında  “terörist faaliyetler” suçlamasıyla yakalama kararı çıkarttı. Karar çıktığında kuzeydeki Kürt bölgesinde bulunan Hâşimî Bağdat’a geri dönmek yerine Mesut Barzânî’ye sığınmayı tercih etti. Kendisi de Sünnî olan Barzânî’nin Hâşimî’ye sahip çıkarak Bağdat’a teslim etmemesi bölgesel yönetimle merkezi hükümet arasında zaten var olan gerginliği artırdı. Bu noktada Ankara yakın ilişkilere sahip olduğu Hâşimî’yi Türkiye’ye davet etti ve bölgesel Kürt yönetimi üzerindeki baskıyı hafifletti. Elbette Türkiye’nin tavrı sadece Erbil’i rahatlatmaktan ibaret kabul edilemez. Irak seçimlerinde de Iyad Allâvî’nin başında bulunduğu Irakiye listesini destekleyen Türkiye’nin Irak’ta ilk defa yönetimden uzaklaşan Sünnî gruplarla yakınlığı bilinen bir vakıadır. Bununla birlikte Mâlikî iktidarının başlarında Türkiye’nin Irak’la yakınlaşma çalışmalarına büyük önem atfettiği de bilinmektedir. Irak konusunda Türkiye’nin net tavır almasına yol açan hadisenin Hâşimî’nin tutuklanması girişimi olduğunu söyleyebiliriz. Öncesinde bölgesel Kürt yönetimiyle Türkiye’nin yakın ilişkileri ve merkezi hükümetin dışında imzalanan bazı anlaşmaların Bağdat’ta rahatsızlık oluşturduğu bilinmekteydi. Suriye krizi Türkiye-Irak arasındaki sıkıntıları diplomatik dilin saklayamayacağı kadar su yüzüne çıkarmış oldu.

Irak’ın İran ile ortak politikalar belirleyecek ölçüde yakınlaşması Türkiye’nin Mâlikî karşıtlarıyla ilişkilerini arttıran bir etkiye yol açmakta. Yalnız Suriye örneğinde değil, Arap baharının uğradığı diğer ülkelerde de Irak İran’la uyum içerisinde olmaya özen göstermektedir. İran’ın Türkiye ile ilgili tercihen dile getirmediği pek çok hususu Irak yönetimi oldukça sert ifadelerle dillendirmektedir.

Ortadoğu’da doğal zemini var olan Sünnî-Şiî çatışmasının önündeki en muhkem engelin gerginliklerin üst düzeyde olduğu zamanlarda bile Türkiye ve İran’ın birbirini üst düzeyde doğrudan hedef almayan bir politik lisan kullanmaları olduğunu söyleyebiliriz. Tarihen Sünnî nüfusun lokomotifi olan Türkiye’nin ve aynı vasfın Şiî dünyadaki karşılığı olan İran’ın bu itidalli hali, zemini müsait bir patlamanın ihtiyacı olan kıvılcımı engellemektedir. Bununla birlikte Suriye üzerinden sertleşen mücadelede anılan itidalin ne kadar muhafaza edilebileceğini öngörmek zordur. Son aylarda hem Türkiye hem de İran tarafından birbirini itham eden açıklamaların adreslerinin daha yukarılara doğru evrildiğini de belirtmek gerekir.

Son dönemde Türkiye’ye yöneltilen ithamların en bilinenlerinden birisi Türkiye’nin mezhep hassasiyetiyle politik duruş belirlediğidir. İthamın muhatabı olan iktidarın bu ithama cevabı yakın zamana kadar Suriye ile olan çok yakın ilişkiler ve nükleer enerji konusunda batılı ülkelerin baskısına rağmen İran’ın desteklenmesidir. Bu iki savunma argümanı da vakıadır, yaşanmıştır. İlaveten İran ile yoğun ticari ilişkiler devam etmekte, iletişim kanalları da hassasiyetle açık tutulmaktadır. Lakin bir başka vakıa daha bulunmaktadır; o da Türkiye’nin Suriye krizinde yer aldığı tarafın ve Irak-bölgesel yönetim gerginliğinde bulunduğu safın mezhepsel ithamlara yol açacak kapılar aralamasıdır. Denilebilir ki; Suriye’de azınlığın çoğunluğa tahakkümüne karşı bir halk ayaklanmasının yanında yer almak meşrudur. Aynı meşruiyet merkezi Bağdat yönetimine karşı Erbil’in desteklenmesinde de bulunmakta mıdır? Yahut çoğunluğu oluşturmalarına rağmen yönetimden dışlanan Bahreynli Şiîlerin ayaklanmalarının Suûdi Arabistan’dan gelen takviye birliklerle bastırılmasında Türkiye’nin tavrı niçin Suriye’deki gibi olmamaktadır?  Bu noktada bir paradoks oluşmaktadır. Türkiye dış politikasını “adanmışlık ahlakı” üzerinden kitlelere sunmakta, meşruiyetini bu çerçevede evrensel değerlerle taçlandırmayı tercih etmektedir. Lakin devlet yönetmenin tabi bir gereği olarak benimsemek zorunda olduğu “sorumluluk ahlâkı” zaman zaman “adanmışlık ahlâkı” ile çelişmektedir. Erbil-Bağdat gerginliğinde bulunduğu taraf ile Bahreyn’de azınlık Sünnîlerin çoğunluk Şiîlere tahakkümü karşısındaki politik tavır bu halin temsil kabiliyeti olan örnekleridir. Ankara, Tahran’ın etkisinde bir Bağdat’ın Türkiye’nin güneyinde tam egemen olmasını İran’ın kendisine komşu olması olarak algılamakta, Bahreyn’de Tahran’ın desteklediği Şiî çoğunluğun yönetime gelmesini İran’ın etki sahasının genişlemesi olarak gördüğü için karşı çıkmaktadır. Politik açıdan doğruda yapmaktadır. Bu doğruluğu eleştirilebilir kılan dış politikanın tanıtılma şeklidir.

Erdoğan’ın 2010’da Aşure törenlerine katılması, 2011’de Necef’te Hz. Ali’nin türbesini ziyaret etmesi ve uluslar arası arenada İran’a verilen destek Türkiye ile Şiî dünyayı birbirine yakınlaştırmıştı. Türkiye’nin Körfez Ülkeleri’yle kıyaslandığında katı dini kalıplara sahip olmaması da bu yakınlığı kolaylaştırmıştı. Bölgede sular, nispeten, durgunken gerçekleşen bu yakınlaşma dalgalanmalar başladığında çabucak yok oldu. Malatya’ya kurulan radar üssüne Türkiye’nin onay vermesi, Suriye’de rejim muhaliflerine verilen açık destek, Hâşimî’ye sahip çıkılması bunlara mukabil İran’ın PKK’ya kolaylıklar sağlamaya başlaması, Esed’in yanında fiilen yer alması, Bağdat’ın yüklü miktarda silah alım anlaşmaları (Türkiye’nin kuzey Irak’taki hava operasyonlarını önlemeye yönelik hava savunma sistemleri-savaş uçakları-saldırı helikopterleri olduğu Iraklı yetkililer tarafından açıklanan) yapmasıyla Şiî bloğuyla mücadele sertleşmeye devam ediyor. Her ne kadar Suûdi Arabistan başta olmak üzere Körfez Ülkeleri’nin İran’a karşı tutumları çok daha sert olsa da Sünnî dünyanın İran’la ana teması Türkiye üzerinden gerçekleşmektedir. Bu temasın en kritik noktası da an itibariyle Suriye’dir. Çin’in Suriye’deki doğrudan etkisi BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto desteği ile sınırlı iken, Rusya ilaveten Esed rejimine silah sistemleri desteği sağlamakta, uluslar arası mahfillerde batı bloğunun rejimin değişmesi yönündeki baskısını dengeleyici bir pozisyon almaktadır.  Suriye’deki deniz üssü Akdeniz’deki varlığı için stratejik önem taşımaktadır. Arap baharının yaşandığı ülkelerde Batı bloğu tarafından denklemden dışlanmışlığın tecrübesiyle Suriye konusuna ihtimam göstermektedir. Ama nihayetinde Çin de, daha uzun pazarlıklarla da olsa Rusya da Suriye’deki rejimin değişmesi için ikna edilebilir. Farklı olarak İran, Rusya ve Çin’in aksine sona yaklaşıldığı kanaati hâkim olduğunda dahi politik tavrını değiştirmeyecektir. Çünkü İran için Suriye’de kendisiyle ittifak halinde bir rejimin bulunmaması İran’ın etki sahasının tam ortasından kırılması, İsrail ile olan olası savaşta cepheyi genişletmesini sağlayacak stratejik bir müttefikin eksikliği anlamı taşımaktadır. Bu durumda İran’da hâkim olan rejim için bir beka problemi manasına gelmektedir.

 


Geçmiş Yazılar

Comments are closed.