Rumeli Hisari

3 Eyl 2014

Ömer Lütfi Mete’nin Derin Millet’i Üzerine Notlar

Yazan: AFŞİN SELİM

türkyorum - derin millet üzerine oml-1-

Muhatabımız her kim olursa olsun, söze karşı umumiyetle sadık davranmalı, aldatmamalı, istifadeye ve istismara kalkışmamalıyız. Ömer Lütfi Mete, yiğitliğin nasılı açısından, sözünde durmayı “birinci şart” olarak kabulleniyor ve nereden bozulduysak, düzelmenin de oradan başlayacağına inanıyor. Yiyen, içen, cinsel iştahlarını bir şekilde karşılamaya çalışan ve defi hacette bulunan kişiler yığını haline gelmek, yüksek vasıflı Türk olmayı mümkün kılmıyor elbette. Söze sadakat gerekiyor ki, hakikate hürmet gösterilebilsin. Fakat günümüzde, kişinin sözünde durması, güneşin doğudan doğması kadar doğal bir davranış iken, bugün kahramanlık sayılıyor. Bu yüzden, O’nun yazı ve konuşmalarında, sıkça hatırlattığına şahidiz: “Bir Türk sana söz verdiyse korkma, ondan daha büyük teminat olamaz.”

-2-

Hz. Pir’in pergel metaforundan mülhem, O’nun sabit olan bir ayağı bu topraklarda, bir diğeri de yedi cihanı dolaşabilmekte. “Daha iyisini haketmek için ne yapıyoruz” diye soruyor olması, sıradanlaşan meselelerimizin tutsağı olmamızdan. Serzenişe ne hacet! O kadar olduğumuz için bu kadarını hakediyoruz. Bize bizden daha ürkütücü düşman var mı? “Cilve” şiirindeki o mısra, içinde bulunduğumuz savaşın şiddeti açısından mühim: “Dışı tenha insanın içi mahşer.”

Gözüken o ki, bize en büyük ve en tehlikeli düşman, yine biz…

-3-

Can ve mal güvenliğinden, huzur ve emniyetinden endişe eden bir toplum, topyekun hükümsüzleşebiliyor öz yurdunda. O, “Türkiye’nin tek meselesi vardır, o da yeniden devlet olup olamamaktır” diyor. (Derin Millet Manifestosu, Nesil Yayınları, 2005) Derin çeteleri olan, ama milletin sıhhatini ve bekasını düşünen bir derin devleti olmayan Türkiye’nin ise devletsizleştiği düşüncesinde:

“Ben çok devletçi bir adam değilim, dolayısıyla derin devletçi bir adam değilim ama güneşlenecekseniz güneş yağı süreceksiniz. Devletiniz olacaksa bunun derin bir ayağı olacak. Uzak yerleri tarassut edebilen gizli bir gözü olacak.”(Aksiyon, Söyleşi: 30 Mayıs 2005)

Hal böyle iken, bu ülke’nin devleti, tamamen, kendi dinamikleriyle oluşmuş bir derin devlet yapılanmasına sahip mi sorusu geliyor akla… 

-4-

Hastalıklara karşı koruma görevinde bulunan bağışıklık sistemi, sadece canlılara mahsus değil, ülkeler ve devletler de muhtaç ona. Bağışıklık sistemi varsa, sağlıklı bir hayat var. Fakat sağlığa zararlı olan kötü alışkanlardan kurtulmak kaydıyla: Gaflet ve dalalet gibi… Şöyle ki:

“Bir devletin bağışıklık sistemi, moda deyimle ‘derin devlet’ olarak ifade edilen mekanizma; resmi, yarı resmi veya tamamen yasa dışı örgütlere, derin (!) çetelere benzemez! Vücudumuza dışardan sızmış minnacık zararlılarla mücadele eden savaşçılar gibi, biz farkına varmadan can güvenliğimizi ve devamlılığımızı koruyacak düzenek, devletin bağışıklık sistemidir.” (H. O. Tercüman, 31 Mart 2006: Zavallı TC Büyükşehir Belediye Başkanlığı)

Fakat bağışıklık sistemi, çökmeyegörsün. Sonrası: Ölüm…

-5-

O, bütünlüğümüz için en güçlü ve en insani ülkü olarak adaleti öneriyor. Niçini şu:

“Her durumda adil hareket etmeye ve hakkaniyetli davranmaya karar verdiğiniz, ne pahasına olursa olsun vicdanınıza uygun konuştuğunuz takdirde sadece sizin gibi düşünenler için değil, sizin gibi düşünmeyenler için de mutemet bir insan konumuna gelirsiniz.” (Milliyetçilik Milliyetsizlik, s.110)

İhtiyacımız olan da bu zaten. Çatışmanın hangi tarafında olursak olalım, samimi bir adalet gayretiyle hareket etmek ve hakkaniyeti, şahıs ve yandaş çıkarına tercih etmek. Bu, çatışmayı durdurmayacak belki ama adalet gibi bir değeri toplumumuzda belirleyici kılacak. Gerçekleşmesi zor ve hatta imkansız olsa da…

 -6-

Kendimizi yeterince tanıyor muyuz? Geçmişten bugüne, iki seçenek sunuluyor: Lehte veyahut aleyhte propaganda. Bu aşırılaşma eğiliminden uzaklaşmıyor, daha da yakınlaşıyoruz. Kafa konforumuz açısından yeterli ve gerekli görüyoruz muhtemelen. İyi, doğru ve güzel nerede; sorguluyor muyuz? Eleştiri bittiğinde, polemik başlıyor, maalesef. Polemik başladığında ise, iyiye, doğruya ve güzele değil, hedefe ve hedeflere yöneliyor bünye. Dolayısıyla, “Her kötülük bize Batı’dan geldi” diyenlerle, “Hayır, her kötülük bizden kaynaklanıyor” diyenlerin çatışması için soruyor O:

“Böyle bir ülkede insanların kendilerini ve başkalarını doğru tanımaları beklenebilir, kutupların birbirlerini anlamaları düşünülebilir mi?”(Sabah, 9 Şubat 2004: Türk’ün Türk’e -aleyhte- Propagandası)

-7- 

Keşke sadece toprağını yitirenlerden olsaydık. Nesillere ve çağlara ne kalacak ardımızdan? Sömürüldük, ezildik, ağlatıldık, sızlatıldık, mağdur olduk… Utanalım mı, unutalım mı? “İnsana kendi emeğinden başkası yoktur”(Necm, 39) diye, uyarıyor Kur’an. O halde, “Ne oldu” diye değil, “Nasıl oldu” diye sormamız gerekmekte, acilen, aksi halde, hayatın ve tarihin dışında kalmaya mahkûmuz. Gerçekler acı yine, evet:

“Yeryüzünün yüzölçümünü 7 milyar kişiye bölüp buna göre bir mülkiyet veya hükümdarlık belirlenebilir mi? Öyle veya böyle, insanların kimi çölde yaşayacak, kimi kutuplara yakın. Dünyayı herkes için cennet yapacak bir tasavvurun gerçekleşebilirliği yok. Sağlam ve şaşmaz bir hakkaniyet düzeni kuramadığımız için şimdilik olabildiğince adil bir rekabet ortamı öngörebiliriz. Bu temenni de, ancak güçlü olanların içtenlikle hakkaniyet duygusu içinde hareket edebilmesi ile bir anlam kazanabilir.” (Milliyetçilik Milliyetsizlik, s.26)

-8-

Hem suçluyuz, hem de güçsüz! Bir bilinçaltı temizliğine muhtaç oluşumuz bu yüzden. Kendimiz dışında yönelmediğimiz neresi var? Misal:

“Çin’den Tanzanya’ya, Kanada’dan Avustralya’ya kadar her yerde Türkiye’nin imajı sarsılmış. Çok kötü bir sınav vermişiz! Şuraya bakın; bütün dünya muallim, çağdaş köleliğin vatanı Çin bile öğretmen, biz ise ebedi öğrenci! Her önüne gelen sınav açacak ve biz her dakika istim üzerinde olacağız! Niye? Dünyanın en şirret ülkesi biziz de, bir daha eskisi gibi kötü işler yapıp yapmayacağımız konusunda sürekli gözlem altındayız, öyle mi? Bütün mesele, Türk milletinin bu aşağılık ve suçluluk duygusu ile yaşamaya devam etmesini sağlamaktır!” (Sabah: 19.12.2005: Pamuktan Panikler)

-9-

Gelişigüzel bir şekilde devredilmiş günlerin içinde alınıp verilen her nefes, hayatta olduğumuzu ispatlamıyor olsa gerek. Başka bir dünya, başka bir hayat, başka bir insan uğruna yaşanabiliyor mu, mesele bu. Böylesi bir hayatın tercihi, olanlar ve olacaklar karşısında sorumluluk duymayı gerektirmekte. İlgi, irade ve itiraz yoksa, insan da yok. Durum tahlili O’ndan:

“İnsanları aç aslanların önüne atarak eğlenenler de dahil hiçbir çağın seçkinleri şimdikiler kadar vahşi ve ahlaksız değildir. Zira o sapkın eğlencenin düşkünleri hiç değilse meleklik iddiasında değillerdi. Şimdi ise vahşi kapitalizmin seçkinleri bütün insanlığı köle yapma ülküsünün ve yaşanmakta olan sayısız bebek ölümlerinin efendileridirler. Hem kendilerini, hem bütün insanlığı mutsuz etmeye şartlanmış bu sahte tanrılar yüzünden dünyamızın zengini de, yoksulu da mutsuzdur. Her düzeydeki insan bu uygarlık sayesinde zaman fukarası ve yoğunluk kurbanıdır. Herkesin amansız bir telaşı olduğu için kimse kimseyi yeterince anlayabilecek ve hissedebilecek kadar zaman bulamamaktadır.”(Sabah, 8 Kasım 2005: Televizyon Hıyabında İnsan Bir Ok)

-10- 

Bir sabah tedirgin düşlerinden uyanarak, kendisini devasa bir böceğe dönüşmüş bulan o canlıdan… Uzaklaşabilmeliyiz. Onu bir başına, orada bırakalım. Çoğalıversin. Biz ise, hakikaten özgürlüğü arzuluyorsak evimize dönelim, şarkımıza ve kalbimize. Niçin mi? Geleceğin ilkel toplumunda yer bulmamak için. Orada nesneleşmiş olan herkes, herkese benzemekte. Sonrası, insanın insan olarak değil, üretim tüketim girdisi olarak algılanması. Dünyanın sadece büyük bir pazar olarak kabullenilmesi, insanı da o büyük pazarın müşterisi haline getirmekte. Yani, tüketebildiğimiz müddetçe ihtiyaçları var bize, size ve onlara. Çağrıları bu yüzden: “Kaçırma, acele et, fırsatı yakala…”

Gözüken o iki, tabiatta kıt olan kaynakların sınırsız insan ihtiyaçlarına tahsisi, modern canlı türünü gelişmiş bir barbarlıkla buluşturmakta artık. Hayır, ürün tüketimine indirgenmemeli mesele. Dönüştürücü bir müdahale bu; kitleleştirici. O’nun ifadesiyle, “liberal sıkıyönetim” çağının arzuladığı bir toplum yapısı bu:

“Nazi’lerin zorla oluşturmaya çalıştığı ortak değerleri, çağımızın ‘liberal sıkıyönetim’ tekniği daha kolayca üretti. Şimdiki Alman gençliğinde, Nazi dönemindekinden daha fazla ortak özellik ve değer vardır. Sözgelimi, kola tüketiminden müzik zevkine, marka düşkünlüğünden hız merakına kadar… İşte size ‘liberal sıkıyönetim’ tekniği sayesinde insanları tek tip haline getirişin çağlar üstü destanı.” (İtfaiye Yanıyor, s. 21)

-11-

O’nun, “çevre” konusundaki duyarlılığını, okuyucusu bilir. Makamlar ve görevler çerçevesinde düşünebileceğimiz bir konu bu. Çünkü, “İlgili ilgisiz herkes her makama talip veya heveskar.”(Sabah, 29.03.2004: Bizim Köyün Valisi) Boşu boşuna sızlanıyor ve yakınıyor değiliz: “O beceriyor, benim neyim eksik?” Bütün makamlar yağma, herkes her şeye layık…” Kim istiyor böyle olmasını, “halk iradesi” mi? Geçelim.

Bu ülke’de, herhangi bir meziyete ihtiyaç olmadan her yere gelebilmeyi, kirlilik olarak tanımlandırmakta O. Peki, nasıl ulaşılıyor bu kirliliğe? “Ölçü” olarak sadece mensubiyetin ve niceliğin kabul görmesiyle…

-12-

Galibiyet, haz veriyor muhatabına ve ama -her ne olursa olsun- galibiyeti arzulamaktan, patolojik bir şartlanma sirayet ediyor. Bu şartlanmanın şehvetiyle de, sorgusuzca ve sualsizce, skor tabelasına yöneliyor gözler. Sonrasında belirginleşen bencillik, esir alıyor kişiyi. Kazanırken kaybetmek başlıyor. Herkes üzerine düşen rolü ve kostümü giyiniveriyor, sahne hep aynı: “Biz iyi, onlar kötü” oluyor. Eleştiri veyahut özeleştiri, hak getire! Tam da O’nun tespiti üzere:

“Rakiplerin -veya düşmanların- kötü olduğu yolundaki yargı, zaferle çürümek istemeyen kişinin ilk savaşacağı duygudur.” (H.O. Tercüman, 08 Mart 2006: Zaferle Çürümek)

İktidar olgusunu, elbette, devlet yönetimini elinde bulundurmaya ve devlet gücünü kullanma yetkisine indirgememeliyiz. Çünkü içinde bulunduğumuz her ilişkinin, insanın, eşyanın ve hadisenin üzerinde tesiri var gücün, güç sahibinin, iktidarın…

Evrensel meselelerimizden biri olan güç sahibi ile ilişki meselesi üzerine uyarılarda bulunuyor O:

“En özgür beynin bile bir şekilde ‘güç sahibi’nden etkilenebildiğini, belki basit beşeri ikram ve iltifatlardan ötürü dahi kendisini minnet altında hissedebildiğini görürüz. Üstelik çok seçkin ve erdemli insanlar bile ‘iktidar yakınlığı’ndan ötürü çürüyüş sürecine girebilirler. İktidar ve servetten öncesine dayanan bir dostluğum yoksa ikbal ve mal ehlinden uzak duruşum bu korkudandır.”(Sabah, 5 Şubat 2004: İktidarla içli-dışlı eleştiri)

-13-

Allah, ölülerimize ve dirilerimize, rahmetiyle muamele etsin. Herkes gidiyor ama nasıl? O’na göre: “İmaj derdi, dini bile geriye itiyor, ölüm susuyor, cenazecilik konuşuyor.”(Sabah, 22 Nisan 2004: Ölüm ve ihtişam)

Sonrasında ise şöyle noktalandırıyor bu eleştirel yazısını:

“İster kadın, ister erkek, ister sıradan er, ister tarihin akışını değiştiren mareşal; her ne olursak olalım, ölümde eşitlendiğimiz tartışılmaz.”

Demek ki, ölüm, “daha eşit” olan bazıları için de üzücü ve ürkütücü olabilmekte…

-14-

“Hem O’na Allah diyeceğiz, en güçlü ve eksiksiz tek varlık olarak kabul edeceğiz, hem de bizimle ilgisini kesebileceğini farz edeceğiz. Bu inanç değildir. O bakımdan, umutsuzluğun içinde inkâr vardır, Allah’a ortak koşma vardır” diyor, “Asker ile Cemre”nin Kâzım ağabeyi.(s.72, Timaş: 2006) Mesele çerçevesinde, Ali Buhara Mete’nin bir söyleşisinden nakledecek olursak: “Onunla ense karartamazdınız. Ömer Lütfi Mete demek umut demekti.”(Gönül Dergisi, Nisan:2014)

Umut, diri tutuyor insanı, elbette. Umutlu olduğumuz müddetçe tutunuyoruz hayata. Olmadığında, olamıyoruz. İnanmadığımız için de gerçekleşmiyor, gerçekleşmesini umduğumuz.

Kaybettiğimiz sadece umut olmuyor, kendimizi de kaybediyoruz.

Umutsuzluğun girdabı nice çukurlar açarak, içine alıyor “yarının teminatı” görülen nesilleri. Umutvar olmaya devam edişimiz, sırf yaşamak arzusundan; yaşananlara, yaşatılanlara ve yaşanacaklara rağmen…

______________________________

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.