Topkapi Sarayi ve III. Ahmet Cesmesi

22 Oca 2012

Öğretmeniniz kim?

Yazan: AFŞİN SELİM

Ömer Muhtar’ı bilirsiniz. “Çöl Aslanı” O’nu anlatır. Şöyle bir sahne vardır orada: İtalyan müfrezesi pusuya düşürülür, bütün unsurlarıyla etkisizleştirilir, yalnızca genç bir teğmen kalmıştır geriye, esir edilir ve kelepçeli olarak Ömer Muhtar’ın karşısına getirilir, genç teğmenin ellerini çözer, İtalyan bayrağını eline tutuşturur, bunu al ve git der, komutanlarına söyle, bu bayrak buraya ait değil, askerler şaşırırlar, itiraz ederler, esir öldürülmelidir, Ömer Muhtar şöyle cevap verir: Onlar bizim öğretmenimiz değil… Çünkü düşmanına benzeyen, düşmanı gibi davranır. Düşmanına benzemiş olanların adalet talebi olabilir mi? Olamaz. Davranışının çocuğudur insan… Düşmanına, düşmanından daha az zalim olduğu için düşman olanların düşmanlıkta haddi aştığı görülmektedir. Yaşamak, mesul olmaktır. Fenalığı ve azgınlığı yasaklayan Allah, kıyamet günü için adalet terazileri kuracağını bildirmektedir, -ilgilisine değil- tüm insanlığa… Ayrıca, düşmana karşı haddi aşmamak gerektiğini de! Haddini bilen varlığa insan diyoruz.

Özenmekle başlar her şey; benzemekle neticelenir. Kalabalığa karışanlar birbirlerine benzerler. İnsan, benzeşebilen bir varlıktır. Yalnızca eşine dostuna değil, düşmanına da! Düşmanının gaddarlığıyla gaddarlaşanların galibiyeti aldatıcıdır. Teslim olmuşlardır. Tutsaktırlar. Yenilmişlerdir. Düşmanın düşmanlığı üzerinden pozisyon alırken, ya huyu, ya da suyu bulaşmıştır bir kere… Düşmanın sureti aynadır artık.

Her toplum kurulu bir düzen üzere yaşar. Herkes hakettiği şekilde yönetilir. Kendisine ait zaaftan bihaber olanların özeleştiride bulunmaması “dış güç” meşguliyetini kaçınılmazlaştırır. Yoğun düşman saldırısı vardır: Oradan, öteden, dışarıdan… Düşünün ki, memleketini banka hesaplarındaki kirlilik üzerinden sevenlerin paylaşım kavgası meşru olabilir mi? İçeride yaşanan kutuplaşmalar sahtedir, çünkü bir maskeli balodur bu… Üstündekilere dalkavuk, altındakilere gaddar, menfiye himayekâr, müspete garazkâr olmak gelenek haline gelmiştir bile… Güce karşı güç, zora karşı zor bir yere kadar hiç şüphesiz kullanılabilir, fakat bilgeliği ve erdemi yitirmeden! Düşmanıyla aynılaşabilmek adına pazarlığa tutuşanlar varsa, kendi bilecekleri mesele… İnsanın ancak sevdiklerinden nefret ettiği dillendirilir bazen; sevmeseydi kayıtsız kalırdı diye… Düşmanının uydusu haline gelenlere diyecek lafımız yoktur; düşman, bırakın benzemeyi, geçici olarak taklit dahi edemeyeceği bir güzellik, zarafet, estetik görememektedir kendilerinde…

Bazı düşmanlıklar “verilmiş” olarak arzı endam ederler. Düşmanın varlığı ihtiyaçtır çünkü… Çirkin yoksa güzelin, yanlış yoksa doğrunun, kötü yoksa iyinin kıymeti idrak edilemez. Düşmanına niçin düşman olduğunu dosdoğru idrak edememiş olanların hasımlığı hısımlıktır. Davranış biçimi, belirleyicidir. İnsan en çok düşmanıyla baş başa kaldığında tanır kendisini; tanımlar.

Düşmanınızın silahıyla silahlanın. Eyvallah. Fakat nasıl bir davranış biçimini özümseyerek, bizzat düşmana dönüşerek mi? Hayata karşı kabulleri ve retleri olmayanın, her yolu yürünebilir kabul etmesi, tesadüf görülemez. Hele ki zalimliğe ve zulme, “Kurtlukta kanun düşeni yemektir” şiarı gereğince, meşruiyet izafe edenler, dünün mazlumu ise… Biliriz, hadiseler neticeleriyle şekillendirir muhatabını. Haksızlık yapmaktansa haksızlığa uğramayı tercih edenler, katil ile kurban olmak arasında kaldıklarında, elbette kurban olacaklardır. Halk, haksızlaştırabilir, her halükârda ölçü addedilemez. Beşer, şaşar. Hakka ve hakikate tabi olmadan halkı kutsamaya kalkışmak, her türlü zulmü meşrulaştırabilir ayrıca…

Meseleyi, bir başka kahramanın, Aliya’nın tespitiyle noktalandıralım: “Düşmanlarımıza gelince: Onlara adaletli davranmaktan başka borcumuz yoktur.”

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.