Tarihi Yarimada

2 Tem 2012

Oflaz: “Hayatımda dört devre var: İkbal, idbar, ikmal ve icmal…”

Yazan: EDİTÖR

Evvel gidenlerle sohbet maksatlı, bahsi geçen isimlerin değişik eser, gazete ve dergide yer alan "kendi" ifadeleri derlenerek hazırlanmıştır.

Hilmi Oflaz’ın dikkatine! Teferruatlı bir biyografinize henüz ulaşamadık. Yardımcı olursanız, söyleşiyle birlikte, “Türkyorum” adlı internet sitemizde yayımlamak arzusundayız. Selam eder, ilgilerinize sunarım…

Afşin Selim / afsinselim@gmail.com

Hilmi Oflaz: Lüzumu yok. Hilmi Oflaz, yerinde durmaz…

– Sizin için, “Fare tıkırtısından ürkecek kadar hassas, krallara diklenecek kadar gözü kara, aslanların önüne çıplak atlayacak kadar cesur” diyen, rahmetli Necip Fazıl’ın, Toptaşı cezaevindeki günleri için; tezgâhınızı devrettiğiniz, tam iki sene cezaevi karşısında beklediğiniz, zarf ve kâğıt gibi şeyler sattığınız, bir hizmetim dokunur mu diye fırsat kolladığınız rivayet edilmekte?

Bulutların ardından güneşin görünmesi gibi, camın önünden geçerken, parmaklıkların arasından görünüyordu bazen… Hapisten çıkış ânını ise unutamam. Azad kabul etmez kölesiyiz ya… Saat ona doğru demir kapı açıldı; önce o, arkadan ben çıktım. Her zamanki gibi çok şıktı; siyah, çizgili takım bir elbise, beyaz bir gömlek, kravat vesaire, ayakkabılarını da yeni boyamıştı. Benim omzunda yatak ve yorgandan oluşan bir denk, sağ elimde de, içinde gömlek, tıraş takımı gibi eşyaların bulunduğu bir bavul… Neslihan Hanım, derin bir saygıyla, zarif çiçeklerin meydana getirdiği buketi uzattı. “Geçmiş olsun”, diyerek karşıladı. O, gözlerini şöyle bir etrafta gezdirip, hanımına çevirdi: “Dua et Neslihan, şiddetli yağmur yağıyor, aksi takdirde kalabalığın taşkınlığından tekrar içeri girmek zorunda kalırdık.” Yağmur yağmasa da, kimsenin gelmeyeceğini, kendisi de biliyordu oysa… Bize, moral vermek mecburiyetini duyuyordu. Çileyi çeken o, yakınlarını düşünmek durumunda kalan yine o idi…

– Nüfustaki asıl adınızın, Hilmi Oflaz olmadığını öğrendik?

Sonradan ilave ettik: Hilmi Oflaz Söztut!

– En son tuttuğunuz söz?

Genç bir adam, İsmail, Marmara Kıraathanesi’nde tek başına oturuyordu. Öğretmenliği bırakmış… İş güç yok, düşünceli bir vaziyetteydi. Yanına gittim. “Ne düşünüyorsun, hayat kafaya takmaya değmez” dedim. “Her gün bir paket sigaran benden…”

Sohbet başladı.

Kendisine, bir paket Bafra sigarası takdim ettim. İsmail, gün geldi, kısa dönem askerlik için, İskenderun’a gitti. İçinden, “Hilmi Ağabey sözünde duramayacak, ben gidiyorum” diyerek, içerlenmiş. Hem gideceğini de söylemedi bana. Sabah kışladaki anons: “Ziyaretçin var.” Askerliğin daha ilk gününde bu ziyaretçi de neyin nesi diyerek nizamiyeye gitmiş İsmail. Beni görünce şaşırdı. Buyur sigaran dedim ve bir paket sigarayı uzattım kendisine… Sözümüzde durmuş olduk yani…

– Söz tutmak bir yana, söz nasıl dinletilir?

Sözü dinleten; hikmet ve kudrettir.

– Hayatınızı dört devre olarak tanımlamanızı istesek?

İkbal, idbar, ikmal ve icmal ama gençler “ikram” ile hatırlıyorlar.

– Sigarada tercihiniz?

Bafra… Fakaaat her uzatandan sigara alırım, içsin içmesin herkese tutarım.

– Hastalığınıza sigara mı sebep oldu?

Doktorlar yalan söylemez ama hep yanılırlar.

Cerrahpaşa Hastanesi’ndeki odamda, elimdeki deftere, yakınlarım görsün diye, defalarca yazmışlığım var: “Doktor söyledi, sigaradan değilmiş!”

İnsan, alışkanlıklarına da vefalı olmalı…

– Vefalı mısınızdır?

Söz sigaradan açılmışken… Doktor, “Sigarayı bırakın demiyorum size, ancak azaltın” diye ikaz etmez mi? Durur muyum, dedim ki: “Doktor bey, insan alışkanlıklarına da vefalı olmalı, ben günde 8 paket içerim bu mereti…”

– Eminönü Belediye Şube Müdürlük Yüksek Makamı’na yazdığınız o edebî dilekçeyi paylaşabilir misiniz okuyucularımızla?

Lafı mı olur. Aynen şöyleydi:

Dileğim; ulvi düşünceye denk aziz ekmek parasından mahrum edilmek isteniyorum. Haksız ve keyfi bir şikâyet makamınıza vaki olmuştur. On beş senedir bulunduğum yerden alâkası olmadığı halde, M. Atmaca, kasti ve tertibi isnatla ekmek parama mâni olmak istiyor.

Öz sokak içinde olan sergim, aynı sırada üç, karşı sırada yedi, eşit haklar içinde oluşu istisnai muameleye mucip olmaması icap ederken uğradığım haksızlığın tarafımdan izalesine emir buyrulması istirham olunur.

Bulunduğum köşe M. Atmaca’nın değil, kanun ve nizam mümessili, hükümetin memurları selahiyetinde olup, müştekinin hareketi psikolojik davranışı kasti ve tertibi olup, merhum maksatla beni zorluklara düşürmektedir. Kimsenin ham hayat ve hülyası için ekmeğ-i aziz alınamaz…

Makamınızdan emir buyrularak teammül üzre, kanun, nizam, örf, adet ve usul-ı muhitte ise tatbik ve yerine getirilmesini istirham ederim. Bütün Mahmutpaşa içinde yalnız tatbik olunan muamelenin saiki tali derecede ilgili olan nasıl bir ruh hali ile kasdillikle şikâyette bulunup, kimsenin tenezzül etmediği şikâyet kendisine hiçbir zararı olmayıp, tasarrufuna ve istismarına mana verilmeyen, kaldırım sahibi imiş gibi, iftira, sahte isnat ile haklı olduğu iddiasının kaldırılıp; adil ve bi-taraf memurun nezaretine tevdisini rica eder, dört çocuk babası, altı nüfusu geçindirmeye mecburum. Bütün ümit ve tesellim, zat-ı makamınızın ulviyetle emir buyrularak, haksızlık ve mağduriyetime son verilmesini, evvela olduğu gibi, hüsn-ü tezahür dilerim.

Dostlarım, kitaplarım ve sigaram…

– Bazen hemşerilerinizin nasihatine muhatap oluyormuşsunuz; artık yaşlandığınız ve kenara köşeye bir şeyler koymanız gerektiği hususunda?

Önceleri Çengelköy’de bir köşkte oturuyorduk, vaziyetler iyiydi, kira gelirleri, Düzce’de tütün tarlaları filan… Sonrasında serveti artırmakla uğraşmadık, sürekli dağıttık, dua almaya baktık. Nitekim köşk de uçtu. Kafamızı Kuleli’deki gecekonduya zor soktuk…

Şu yaşıma geldim, elimde; dostlarım, kitaplarım ve sigaram kaldı.

Askere bile üç bavul kitapla gitmiştim.

İşittim ki: kitaplarımı belediyede tasnif ettirmişler, 4’de 2’sinin çürüdüğü görülmüş, geri kalanı İSAM’a(İslam Araştırmaları Merkezi) satılıp, çocuklarıma birer daire alınmış.

Sadece giyim kuşamınızı düşünmeyin, biraz da kafanızı düşünün…

– Bahçenizde beslediğiniz tavuklara bile birer ad takmışsınız?

Evet. Onların alayını Büyük Doğu mecmuasına abone yaptım. Üstad, satışımız arttı sanıp sevinsin diye… Son kuruşunu bile dergiye yolladım. Büyük Doğu demişken… Şöyle haykırıyorduk vaktinde: “Hanımlar, beyler! Sadece giyim kuşamınızı düşünmeyin, biraz da kafanızı düşünün. Şu dergilerden bir tane alın, siz okumasanız da çoluk çocuğunuz okur…”

– Dinî ve millî eserler basan yayınevlerinin konsinye kitap bıraktıkları da oluyormuş size?

İyi ama gençleri görünce dayanamıyordum, rica ediyorlardı, meccane dağıtıyordum, borçlanıyorduk ama bahsetmeye değmez.

– Nasıl yıllardı?

Ne oldu ise iyi oldu. Kamyon gibi yük çekip, uçaktan hızlı uçtuğumuz günlerdi. 1950-2000 devresinde; Cağaloğlu, Sultanahmet, Beyazıt, Aksaray, Çengelköy ve Boğaz semtlerinde, inançlı çevrelerin siyaset, edebiyat ve tarihten gelen seslerini temsil ettik. Gençlik toplantılarında, kültür kıraathanelerinde, etrafımızdaki gençlerle inanç, siyaset ve hizmet münakaşaları ve müzakereleri yaparak onların yetişmesine vesile olduk. Kimisi için popüler bir entelektüel olarak tanınmaktayız.

Parasız, pulsuz, pasaportsuz…

– Hacca da gitmişsiniz?

Bir gün yolda Mehmed Niyazi’nin ağabeyi Ziya Özdemir’i gördüm. Adamcağız, “Hacca gidiyorum hakkını helal et” demeye kalmadı, “Ben de geliyorum” dedim ve arabasına atladım.  Kabe-i Muazzama ve Server-i Kâinat aşkıyla parasız, pulsuz, pasaportsuz üç ülke geçtim, nurlu seyahati gailesiz tamamladım.

– Zamanın ruhunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Zamanın ruhu ile cemiyetin iştiyakı farkında olmadan, umulmadan ve zaruretlerin iletişimi ile izdivaç ettiği zaman…

İlahi kaderin hikmet ve hükmü devredip tecelli ettiği zaman…

İslam’a hizmet imkânı meclûbiyeti halinde olduğu zaman…

Meçhul olan tecelli vuku bulup zuhur ettiği zaman…

Bu devlet de, ruhuna sahip vasfına talip olarak, meydanda boy gösterdiği zaman…

Din ile tasavvuf, dışa iç gibidir…

– Tasavvufla aranız nasıl?

Tasavvuf, dini yaşama halidir, diri yaşamaktır. Efendimiz buyurur, “Ben mekârim-i ahlâkı tamamlamak için geldim.” Din ile tasavvuf, dışa iç gibidir. Tasavvuf, yaşayanın kesbine ve nasibine istihkakı ile sıtkına göre hususi hasseler ile vücud bulur. Dinin zahiri ise umumi şamil yaşadıkça ifa mükellefiyetine amil ve amir kurtuluş yoludur.

– Pekiyi, metafizikle ilişkiniz ne durumda?

Günün birinde, İETT otobüsünde, “Sayıların metafiziğinden” bahsederken, arkada oturan bir adam, “Sayıların metafiziği mi olur?” diye sordu bana. “Sizin boyunuz kaç?” diye cevap verdim. Adam, öfkeyle, “1.70” dedi. Tekrar sordum: “Peki boyunuzun gölgesi kaç?” Sustu. Devam ettim: “İşte sayıların metafiziği budur…”

– Bu arada, sağcılar sanattan anlamaz diyorlar hâlâ?

İzmir’de Pehlivan Palas diye bir yer var. Üstadın, Abdülhamit piyesini oynamak için gidenler o otelde kalırdı, aynı otelde devlet sanatçıları vardı. Yıldırım Önal, oyunu oynayanlara: “Siz tiyatrodan anlamazsınız, sanattan anlamazsınız, siz bir şey yapıyorsunuz, millet tiyatroya geliyorum diye geliyor, bakıyor bir şeye benzemiyor, bir daha gelmiyor, sağcılar sanattan anlamaz” gibi laflar söyledi. Biri beni göstermiş, “Şu Hilmi Oflaz’a git, o bizim malzemecimiz, sor ona bakalım, tiyatroyu biliyor mu, bilmiyor mu?” Önal geldi yanıma, “Tiyatro nedir?” dedi. Ben de, “Tiyatronun etimolojik manası” diye başladım söze… Tiyatro kelimesi nereden gelmiş? Dünyada ilk tiyatroyu hangi artistler, hangi akasya ağacının altında oynamışlar, anlattım. Sabah dokuzda başladı konuşma, sabah üçte hâlâ devam ediyordu. Önal dedi ki: “Lafımı geri aldım. Sizde tiyatro da var, artist de…”

Beyefendi; söylemediklerinize saygımız sonsuz, ancak söylediklerinize katılamayacağız…

– Ya eski bir mebusla olan hatıranız?

Şöyle: Birlikte vazife yaptığım arkadaşlar aleyhine verip veriştirmeye başladı. Ben de; “Beyefendi, söylemediklerinize saygımız sonsuz, ancak söylediklerinize katılamayacağız” dedim. Adam fena bozuldu…

 

– Son olarak, küflü sigara kâğıtlarına yazdığınız o şiirlerden rica etsek?

Evvela kısa bir bilgilendirme: Şiir ve musikinin ibtida zuhuru çok eski olduğu kadar, medeniyetler beşiği ve her oluşun ruhi ürperişi doğudan olduğu gibi… Mücerridlerin insan elinde oluş sanatı olan ruh ve hassasiyet eseri şiir ve musiki de, doğudan, yani Ön Asya denilen zemin yurdumuzun da bir parçası olduğu imparatorluk hudutlarından doğmuştur. Doğudan batıya girmiş, her tarafa yayılmıştır.

İnsanlık eski, zaman yenidir.

Onun için de birçok şeyin katiiyeti tespit edilememektedir. Avrupa’da şiir ve musikinin iptidailikten kurtuluşu ve mesud bir izdivaç gibi, şiirle musikinin, Avrupa’da yayılması, Endülüs Emevileri sayesinde gerçekleşti. Bugünkü İspanya’daki sanat-kültür, servet-ihtişam yayılışıyla, Avrupa’da Rönesans’a temel olacak tefekkür ve tahassüs mayalanıp kökleşti. Demek oluyor ki, Avrupalılar, şiiri ve musikiyi, diğer medeniyet unsurları gibi, Şarklılarla temastan sonra öğrenip geliştirdiler. Şiir ve musiki, bir cemiyetin üstün duygularla dolu oluşunun işaretidir.

Sigara kâğıtlarına yazdığım o şiirlerden birini istediniz madem… Buyrun:

Bülbül susmuş fecir tükenmiş çocuğum

Kalkıp yine bir başka bahar ummakta

Bazen bana bir hatıra bir gonca açar

Mevsim geri dönmüş gibi bir yaprakta

Bir annenin İstanbul’a seslenişi vardı ayrıca…

Güneş doğmasa olur, ay ve yıldızlar yeter

İstanbul yoksa, dünya cansız, vücut ne değer

Dünya dediğin odur, dünya evi can evi

Dünyayı işleten o güzel İstanbul şehri

Bu da varlığın şartından…

Benim iddiam: Âlem-i İslam

Türk’ü severse bulur intizam

Ve Tuna…

Niye kızgın akarsın, nere gidersin Tuna

Yeter ayrı aktığın, artık birleş yurduna

Belgrad’da Ali Paşa girmiş senin koluna

Kalkmazdan baktım, kurban olam yoluna

Hey Tuna, mai Tuna, insaf eyle, affeyle

Yeter ayrı aktığın, artık birleş yurduna

– Türkyorum söyleşi için teşekkür eder…

Siz genç kardeşlerime ve evvel giden ahbaba selam olsun. Eyvallah. Şu an itibariyle, Bafra’mdan derin bir nefes çekip, Çemberlitaş’tan Ayasofya’ya doğru sallıyorum dumanını… İlme aç, muhabbete aç, dostluğa aç, aşka aç bir insan var mı diye bakıyorum. Bulduğum açların yakasından tutuyor, sarılıyorum; omuzlarına elimi atıp, bin yıllık ahbap gibi, incitmeden buyur ediyor, doyacakları sofraya götürüyorum onları…

Hatırlar üç beş dostum, bizde imiş vefa

Serilse yere postum, ümit şevk vermiş sefa…

______________________________

Hilmi Oflaz ile yapılan bu “kurgu söyleşi” için aşağıdaki kaynaklara başvurulmuştur:

Cem Sökmen, ‘Aşk, Hakikat ve Hilmi Oflaz’, Türk Edebiyatı Dergisi, Temmuz 2005, Sayı: 381

Coşkun Çokyiğit, ‘Sinema için portreler’, www.coskuncokyigit.com

Hayrullah Şanzumi, ‘Ayranım Kabarınca’, Sakarya Halk Gazetesi, 31 Mayıs 2010

Hilmi Oflaz, ‘Çile Yazılarım’, Hazırlayan: İrfan Dağdelen, Kelebek Matbaası, Ocak 2001, İstanbul

İrfan Özfatura – A.Sırrı Arvas, ‘Üstâdın manevi oğlu: Hilmi Oflaz’, Türkiye, 2 Şubat 2006 

Meryem Uçar, ‘25 bin kitap okuyan işportacımız’, www.dunyabizim.com

Mehmet Niyazi Özdemir, Dahiler ve Deliler, Ötüken Neşriyat, 2011

Mehmet Şeker, ‘Unutulmaz bir adam: Hilmi Oflaz’, Yeni Şafak, 30 Haziran 2012

Nevzat Onmuş, ‘Sehven Samsun Mebusu’, Denge Gazetesi, 30.06.2012

Osman Akkuşak, ‘Hilmi Oflaz: Nam Âdem’, Yeni Şafak, 4 Haziran 2012

Zeki Bulduk, ‘Divane dervişler deli aşıklar’, www.dunyabizim.com

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.