Ayasofya

22 Ağu 2012

O Yârin Dini, İmanı ve Evi

Yazan: AFŞİN SELİM

Belki de sırf kafiye kaygısındandır, bilemeyiz. Fakat pek mânidar bulduğum için mesele çerçevesinde nakletmek niyetindeyim. Hatay yöresine ait bir türküde geçiyor: “Benim sevdiceğimde din var, iman yok / Vardım baktım nazlı yârim evde yok…” O yârin peşinde koşuyoruz ama tastamam ve dosdoğru âşık olabilmeyi becerebiliyor muyuz? Algısal bir problem olduğu aşikâr… Sığındığımız “ev” neresi? Meselenin özüne indiğimizde, sözün yetersizliğiyle karşılaşıyoruz. Müslümanlardan kaçıp, İslam’a sığınanlarımız var mı hâlâ? Allah, hepimize rahmet eylesin; en çok da dirilerimize! Kuşkuculuğumuzla böbürlenmemeli. Belki de muhtacızdır, Anadolu’da, “kocakarı imanı” dedikleri inanmışlığa…

Aşk, ne gerektiriyor? Sabır, mücadele, fedakârlık, sadakat, coşku, tutku… Fakat iş lafa geldiğinde dinli olup, imanlı olmamak, trajedimizle yüzleştiriyor bizi. Hiçbirimizde imanometre yok, olmamalı da zaten. Buradaki iman sorununu anlamış olmalısınız: Aşk! Meseleyi, misallerle somutlaştırabilmek adına, Ömer Lütfi Mete büyüğümüz ile devam edelim…

  • Görünüşte eksiksiz namaz kılar ama bu eylemin bereketini göremez.
  • Sahura kalkıp iftara kadar aç durur ama oruç sayesinde ham yanlarını olgunlaştıramaz.
  • Duada bulunur ama kabul edileceğine ilişkin güçlü bir umut yaşayamaz.
  • Tevhit kelimesini telaffuz eder, ama orada ‘tanıklık ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur; tanıklık ederim ki Muhammed (a.s) Allah'ın elçidir’ derken nasıl bir şahitlik iddiası güttüğünün farkına varamaz.*

“Söz” üzere yaşamak…

Ebu Hureyre’den rivayetle… Resulullah şöyle buyurdu: “Münafıkın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiğinde sözünden döner, kendisine emniyet edildiğinde hıyanet eder.”(Buhari, Müslim, Ebû Davud, Nesei, Müsned)

Emanetin teslim alınması ve muhafaza edilmesi, ehliyetli, yani liyakatli olmayı gerektirmekte… Fakat yalnızca mensubiyetiyle böbürlenenler açısından herhangi bir önemi var mı bu gereklilik halinin? 

Mesele, emanet teslimatına indirgenmemeli… Edindiğin emaneti, hakikatin hatırına sadık kalarak, aklen ve kalben muhafaza edebiliyor musun? Emanet sonrasının meselesi, teslim değil, temsil meselesi olduğundan, bir kez daha liyakat olgusuyla karşılaşıyoruz; kaçınılmaz olarak… Emanetin, ehliyetin, emniyetin aralarındaki sıkı irtibat, parçanın bütün ile olan ilişkisi açısından pek mühim.

Hâl bilinmeden gidişat üzerine ahkâm kesilebilir mi? 

İnsan şayet insan kalabilmek niyeti güdüyorsa; emanet, ehliyet, emniyet birlikteliğini hesaba katmak memuriyetinde ve mecburiyetinde…

Parça, bütüne götürmekle meşgul; bu da tabiatın kanunlarından… Söz ve öz konusu parçaların birbirinden ayrılması/ayrışması, yalnızca bütünü zedelemekle kalmıyor, dengenin/vasatın yitirilişiyle neticelenebiliyor da. Dinmeyen kargaşa böylece devam ediyor; nasıl olsa “yuvarlanıp gitmek” âdetten…

Emanet etmek ve sonrasında yaşanacaklar, yeterlilikle ilişkili olup, temennilerin nüksetmesiyle devam eden bir süreç artık. Pekiyi, kişi, yükümlülük şuuruna, yüksünmeden erişebiliyor mu? Meselenin tastamam kırılma ânı bu…

Ne mutlu, iş, ehline verilmişse… Emanet emniyette demek ki; güvende, güven altında. Çünkü öz, dünyanın fenalıklarını bahane ederek, arazi şartlarına uymamış ve özüne kıymamış vaziyette… Meselenin kritiği, zannedersem, burada saklı: Özün söz ile olan ilişkisinde ya da ilişkisizliğinde.

Söze riayet etmeyenin mesuliyeti kime? 

Mensubiyeti olmayanın mesuliyeti olmaz. Mesuliyet hissini özümsememiş olandan, ehliyet ve emniyet sorulamaz. Mesuliyet gereğince, emaneti ehline vermek ve insanlar arasında hükmedildiği zaman adaletle hükmetmek, inancın/inanmanın tezahürlerinden… Dileyen kabullenir, dileyen reddeder.

Unutma: İnanmıyorsan, gerçekleşmeyecek! “Yıkmazsan, yıkılmaz.” 

Hak ettiğince yönetiliyorsun.

Makinelerin çalışması ve alınabilirliğin-satılabilirliğin sınırsızca dolaşıma sunulması üzerinden hayat hakkı edinerek meşrulaştırılan tek tipleştirici piyasa diktatörlüğünün, insanı yalnızca imkân olarak görmesi, teslim alınmış emanete hıyanet olsa gerek… İmkân olarak, yani ihtiyaç müddetince; son kullanım tarihli!

Kişilerden kalabalıklara nüfuz eden emanetin, ehliyetin, emniyetin; beraberinde evrensel adalet ve barış yurdu’nun inşasını mümkünleştirmesi, tesadüf olamaz. Çünkü ancak yaşantı sorgulandığında, yaşanmaya değer hayata ulaşılabilir. Doğal gidişat… Her sebep, sonucuna gebe!

Hâl böyle iken, -sözüm ona- ilerleme, çağcıllaşma, medenileşme, gelişme, kalkınma hırsıyla ve şehvetiyle yanıp tutuşanlar, sahiden de; emanet, ehliyet, emniyet birlikteliğinden sirayet eden erdemi gözetiyorlar mı? Makul ve makbul olanı burada aramalı: İnsanların, elinden ve dilinden emin olabilecek remz şahsiyet üzerinde… 

*Ömer Lütfi Mete, “O yarin dini var, imanı yok”, 05.09.2006, Tercüman

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.