Ayasofya

30 Haz 2014

Neil Postman’a Göre Görsel İletişim Biçimlerinin Kültürel İzdüşümü ya da Gösteri Toplumu Tartışmaları İçin Bir Prolog – II

Yazan: HALİL İBRAHİM KOÇ

“Muhakkak ki, insanlar tekniğin imkânlarını her zaman kültürü geliştirecek şekilde kullanmamışlardır. Bugün teknolojik bakımdan en ileri olduğumuz bir zamanda geçmiş devirlerdekinden daha çok kültürle uğraştığımız veya daha kültürlü olduğumuz söylenemez. Bunun aksi, yani kültürden gitgide uzaklaştığımız daha doğrudur. Modern cemiyetin kültürü Edward Sapir’in ‘sahte kültür’ kavramına daha uygun düşmektedir.” [Erol Güngör, ‘Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik’]

türkyorum postman prolog 2Eserin ikinci bölümünde televizyonun epistemolojiye olan katkısı ve kültüre yönelik etkisi, televizyon programlarından yer-yer örnekler verilerek anlatılmaya çalışılmıştır. Postman’a göre –birinci bölümde açıklandığı gibi- televizyon, bir üst-araç (meta-medium) statüsündedir. Bu, en azından gösteri çağı için geçerli sayılabilir. Bu bölümde anlatılan televizyonun kamusal söyleme etkisi ve daha genel bir ifadeyle “kültür”e yönelik yönlendirme ve belirleyici olabilme gücü, eserin ulaşmak istediği amacı ve vermek istediği mesajı sağlam bir temele oturtmaktadır.

Postman’a göre “yorumlama çağı”ndan “gösteri çağı”na geçişin ilk adımı, fotografi kültürünün yaygınlaşmasıyla atılmıştır. Bunun sebebi, araç’ın salt teknolojik icattan çok bir entelektüel ve toplumsal ortam yaratmasında yatmaktadır. Netice itibariyle araç’ın metafor hali ve rezonans etkisi, kültürün içeriğini belirleyebilmektedir. Bu sebeple Postman, televizyonun kaçınılmaz bir iletişim aracı (konuşma biçimi) olduğu çağ için, “gösteri çağı” adlandırmasını yapmaktadır. [i]

Gösteri çağının en büyük getirisi “eğlence kültürü”dür. Televizyon, ard arda görüntülerin harmonisi niteliği taşıdığı için, “durup düşünmek”ten ziyade “eğlenme” eylemini tetiklemektedir. Üst-araç olan televizyonda içkin olan söylemin üst-ideolojisi de tamamen “eğlence”dir. Örneğin; haberler dahi, bize öğrenilecek bilgi ve olayları değil, bakılacak haberleri sunmaktadır. Programın başlangıç ve bitişindeki müzik, muhabirlerin yahut spikerlerin esprili konuşmaları vs. Bütün bunlar eğlencenin bir üst-ideoloji olduğu televizyonun, gösteri çağında taşıdığı en büyük sorumluluk halini almıştır.

Televizyonun bir diğer özelliği ise “temsil sanatı”nı icrâ edebilmesidir. Açıkoturum tarzı programların amacı “tartışma” olsa dahi, bu programlar bunu ancak bir yanılsama şeklinde gerçekleştirebilir. Misâl, bir açıkoturum programında “bunu düşünmeliyim”, “kaynağınız nedir?”, “neyi kastediyorsunuz?” gibi ifadeler yer almaz, alamaz. Zirâ, izlerkitle açısından bir tv programındaki düşünme eylemi, sadece sıkıcı bir hal alır. Bu yüzden, düşüncelerin diyalektiğinden çok bu düşüncelerin temsil edilişi söz konusudur. Amaç, düşünmeyi sağlamak değil, alkış almak haline bürünür. Amacı sadece düşündürmek ve düşünce sürecini iletmek olan programlar varsa da, bunlar eğlendiren programlarla başa çıkamaz ve televizyonun üst-ideolojisine aykırı düşer.

Ayrıca televizyon, eğlenmenin her türlü söylemin metaforu halini almasından ziyade ekran dışı alanlarda da metafor halini alabilmiştir. Misal, politika gibi iş gibi alanlarda da eğlence üslubun ve iletişim biçimlerinin belirleyicisi olabilmektedir. Bu durum, Postman’ın örneğinde olduğu gibi, Amerika’da dinsel vaazların rock’n roll müziği eşliğinde verilmesinin yanında ülkemizde de -Adnan Oktar tarzı- dini içerikli tv programlarında görülebilmektedir.

“Ve şimdi de…” başlıklı kısımda ise Postman, televizyondaki haber programlarının “bu olaya yeterince zaman ayırdınız, şimdi ise sırada başka bir olay var” anlayışını “ve şimdi de…” kavramsallaştırmasıyla anlatmıştır. Postman’a göre, bir spikerin nükleer savaşının yaklaştığı haberini verdikten sonra “ve şimdi de reklamlar” demesine hiç şaşırmayacağımız bir gösteri kültürü yaşamaktayız. Televizyon, zulüm, ölüm, savaş haberlerinin abartılı olduğu ve bu haberlere sağduyuyla yaklaşıp tepki vermenin gereksiz olduğu epistemolojisi yaratmaktadır. Yani televizyon, duyarsızlaştırmaktadır. Bilgilenmek ve enformasyon yerine, dezenformasyon şeklindeki bir enformasyon türü ortaya çıkarmaktadır.

“Ve şimdi de…” deyişiyle şekillenmiş televizyon kültürü, bağlamı da bitirmiştir. Bütünlüklü, tek ve sürekli bir bağlam yerine tutarsızlıkla dolu bir süreksiz anlatım ve algılama çeşitliliği başgöstermektedir. Yani, başbakanın şimdi söyledikleri ile geçmişte söylediklerinin bir dökümünü yapmak ya da “elmayı portakala veya portakalı elmaya tercih ederim” denmesinin hiçbir önemi kalmamıştır artık. “Ve şimdi de…” dünyasının sonuçlarından birisi de, televizyonun kamusal enformasyon anlayışımızın bir paradigmasını oluşturduğu çağda, hızla “önemsiz şeylerin peşinde koşturmak” gibi bir enformasyon ortamına doğru yol alındığı ileri sürülebilir.

Televizyonun eğlendirmeyi temele alması ve  süreksiz bir enformasyon / görüntü akışı işlevi görmesi, onun dini inancı da eğlence biçiminde sunmasını öngörmüştür. “Beytüllahm’dan kurtulmak” başlıklı kısımda, artık dini programların sıkıcı bir hal almaya düşmekten çok alkış almaya eğilimli olması zorunluluğunun temel sebebi, televizyonun belirlediği düşünme biçiminde imlenmektedir. Bu tür programlarda din, artık tarihsel, derinlikli ve kutsal bir insani etkinlikten ziyade, asıl rolün vaize verildiği ve Tanrı’nın ikinci muz olarak sunulduğu bir hale getirilmiştir. Postman bu noktada, televizyonun kafamıza soyutlamalardan çok, kalplerimize kişilikler soktuğunu iddia etmektedir.

Televizyon, reklamlar aracılığıyla tüketicilerin psikodramalarla yatıştırılan bir hasta niteliği taşımasına da sebep olmuştur. Tıpkı politikanın icraattan çok gösteriye dönüşmesi gibi, televizyon aracılığıyla ürünlerin reklamında da ürünün niteliğinden çok tüketicinin nitelikleri öne çıkarılmakta ve ürün odağında tüketiciye imaj ve kimlik tayin edebilmektedir.

 "Bu ofiste bir kadın tanıyorum. Kendisi bir işletim sistemiyle çıkıyor ve daha da tuhafı işletim sistemi kendisinin bile değil. Başka birisinin işletim sistemini baştan çıkarmış." [Her, 2013

“Bu ofiste bir kadın tanıyorum. Kendisi bir işletim sistemiyle çıkıyor ve daha da tuhafı işletim sistemi kendisinin bile değil. Başka birisinin işletim sistemini baştan çıkarmış.” [Her, 2013]

Postman’a göre televizyon, öğretim açısından da bir etkide  bulunmuştur. Misal, çizgi filmler ve çocuk programları, çocukları eğlence kültürüne hazırlamanın yanında, öğrenme ve araştırma biçimlerini eğlenceli olmak zorunluluğu ile başbaşa bırakmıştır. Postman’a göre Susam Sokağı adlı program, bu anlamda çarpıcı bir örnek sayılabilir. Eğitimcilerin ilk başta bu programı eğitici bulmasına rağmen, bu programın aslında çocuklara okulu ve öğrenmeyi sevmekten ziyade televizyon izlemeyi ve televizyondan izleyerek öğrenmeyi sevdirdiği tespiti yapılmıştır. Postman’a göre öğrenmek, bir ülkenin hangi kıtada olduğunu öğrenmekten çok, bu bilgiye ulaşmanın yolunu öğrenebilmektedir. Bu yüzden çocuklar açısından eğitici ve öğretici olduğu ileri sürülen tv programları, ezbercilikten öte gidememenin yanında bilgiye ulaşma yolunu öğrenme konusunda da istisna teşkil etmemektedir.

TV mesajlarının kalıcılığı ve öğreticiliği açısından yapılan araştırmalar da, Postman’ın bu husustaki iddialarını güçlendirmektedir. Örneğin; Wilson incelemesine göre, hayali bir tv oyununun içerisindeki enformasyonların sadece yüzde 20’si bir izleyicide kalıcı olabilmektedir; Katz ve arkadaşlarının araştırmasına göre de, 21 saatlik tv yayınında izleyiciler neredeyse hiçbir haberi hatırlamamaktadır.

Bir üst-araç olan televizyonun söyleminin eğlence merkezli bir üst-ideoloji niteliği taşıması, herhangi bir kültürün tükenmesinde, o kültürün hiciv haline dönüşmesini öngörmektedir. Postman, bunu Huxley’in kültüre yönelik fütürist yorumsaması noktasından ileri sürmektedir. “Huxleyci uyarı” başlıklı son kısımda Postman, teknolojinin tarafsız olmadığına, özellikle iletişim teknolojisinin doğrudan ideoloji yüklü olduğuna vurgu yapmakta ve herhangi bir aracın (medium) kültürün nosyonlarında değişiklik yaptığının altını çizmektedir. Aynı şekilde bilgisayarın da en az televizyon kadar kültürün tükenmesi veya yeniden düzenlenmesi hususunda bir etkiye sahip olduğuna da değinmektedir. Postman son olarak, bu sorunun üstesinden gelmenin iki yolu olduğunu, birisinin sonuç alınamayacak kadar saçma, diğerinin ise umut taşıyan bir öneri özelliği taşıdığını ifade etmektedir. Birincisi, televizyon izleyicilerini ve bilgisayar kullanıcılarını bilinçlendirmeyi amaçlayan tv programları yapmak; ikincisi ise, bu araçların kullanımında bilinçli bir nesil yaratmanın en kolay yolu olan eğitimi (okul) kullanmaktır.

______________________________

[i] Gösteri Çağı veya literatürdeki diğer adıyla “Gösteri Toplumu” kavramı hakkında daha detaylı bilgi için bir diğer kaynak Guy Debord’un “Gösteri Toplumu” [4. Basım – 2014 – Ayrıntı Yayınları] adlı eserine başvurulabilir.

Geçmiş Yazılar

Yorumlar

  1. Kasıntı başlıklar oscar’ı olsaydı eminim sen alırdın.

     

    Bir Dost