istanbul yarimada

27 Oca 2014

Neil Postman’a Göre Görsel İletişim Biçimlerinin Kültürel İzdüşümü Ya Da Gösteri Çağı Tartışmaları İçin Bir Prolog – I

Yazan: HALİL İBRAHİM KOÇ

türkyorum - halil ibrahim koç görsel iletişim

Kısaca kitaba dâir…

Neil Postman’ın televizyon, bilgisayar vb. (görsel iletişim) ve bunun kültüre (toplumsal yapı) etkisi bağlamında yazdığı “Televizyon: Öldüren Eğlence”, her iletişimcinin başucu eseri olması gerekir. Eserin birinci bölümünde anlatılanlar, Walter J. Ong’un “Sözlü ve Yazılı Kültür / Sözün Teknolojikleşmesi” adlı eseriyle ve Jean Baudrillard’ın “Simülasyon ve Simülakr” isimli kuramıyla beraber okunabilecek bir içeriğe sahiptir. Postman’ın özellikle, televizyonun ve onun doğurduğu sonuçların kültüre yönelik etkisini Huxley’in fütürist yorumları ışığında ele alması, Baudrillard’ın “Sessiz Yığınların Gölgesinde Ya Da Toplumsalın Sonu” isimli eserindeki “toplumsalın kitleselleşerek erimesi” iddiasını da hatırlatmaktadır: “Kitle: Toplumsalın içinde kaybolduğu kara deliktir.”1

Postman’ın tezlerini daha çok Amerikan toplumu çerçevesinden örneklerle güçlendirmeye çalışması ise, eserin “gösteri çağının şekillendirdiği kamusal söylem” savı hakkında, tüm dünyaya hitap edebilme anlamında bir kaygı yaratabilir. Neticede medeniyet ve kültür farklılığı, yapısalcılık ve post-yapısalcılık düşüncesinden ayrı düşünülürse, bu hususta önemli bir faktördür. Bir filozofun dediği gibi; “Batı göz, doğu ise söz medeniyetidir.”

Kitapta yer alan, gösteri çağında aracın epistemolojiye ve insanın zihinsel etkinlik süreçlerine yönelik etkide bulunduğu görüşü ise oldukça dikkat çekici bir tezdir. Özellikle görsel kültürde soyutlayıcı düşünceden çok gördüğünü anlama durumu, bağlamdan ziyade –Baudrillard’ın dediği gibi- anlam kaynaması ve algılama çeşitliliği olgusu paralelinde, bu görüş üzerinde durulması gereken bir görüş niteliği barındırmaktadır.

Tüm bunlar neticesinde, eserin, gösteri dünyasının ve postmodern dünya hususunda toplum ve kültür yapılarının şifresi hakkında ipucu verebilecek bir değeri taşıdığı kolaylıkla söylenebilir.

Giriş

Neil Postman’ın “Televizyon: Öldüren Eğlence” adlı eseri, iletişim araçlarının (matbaa, telefon, telgraf, tv vb.) sosyolojik anlamda kültüre etkisini içerir ve özellikle teknolojik gelişmenin bir sonucu olan (teknopoli) gösteri çağında, televizyonun kültüre yönelik kavrayıcı ve kapsayıcı hakimiyetini, düşünürün kendi toplumundan ve ülkesinden örnekleriyle, açıklamaya çalışır. Eserin ana teması ile bahsini kavrayabilmek için, kitabın “Önsöz”ü dikkate alınmalıdır.

"Kafatasınızın içindeki birkaç santimetreküp dışında,hiçbir şey sizin değildi." [Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, 1984]

“Kafatasınızın içindeki birkaç santimetreküp dışında,hiçbir şey sizin değildi.”
[Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, 1984]

Postman bu önsözde kültürel yaşama dair Huxleyci ve Orwellcı fütürist yorumları ve öngörüleri karşılaştırmış ve eserinin felsefi altyapısını ise –Önsöz kısmında da anlatıldığı gibi- Huxley’in “kültürün ölçüsüz pekiştirilerek, insanların ise acı çektirilerek denetlenmesi yerine; onların önemsizleştirilerek ve duyarsızlaştırılarak dumura uğratılacağı” öngörüsü üzerine inşâ etmiştir. Postman’a göre George Orwell’in 1984 adlı alegorik-politik romanındaki kehanetleri gerçekleşmemiş, böylece sağduyulu Amerikalılar da sağlam çıkan liberal demokrasilerine usul usul övgüde bulunmuşlardı. Ama unuttukları başka bir kehanet daha vardı: Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı romanı. Ancak Huxley ile Orwell’in kehanetleri aynı şeye ilişkin değildi. Orwell’ın öngörüsü, dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündeydi. Huxley’e göre ise, insanlar süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaktı. Birisinin kaygısı kitapları yasaklayacak olanlardı, diğerinin korkusu ise kitap okumak isteyen kalmayacağı için böyle bir yasağa gerek dahi duyulmayacağı şeklindeydi. Birisinde insanlar acı çektirilerek, diğerinde ise hazza boğularak denetlenecekti. Hâsılı, Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken; Huxley, bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden çekiniyordu. Postman’e göre ise Huxley haklıydı.

Birinci Bölüm ve “Araç, metafordur…”

Postman, aracın (medya) başlıbaşına “metafor” hâlini ve bunun neticesi olarak epistemolojik bir biçimde işlev gördüğünü ileri sürer; bunun yanında da kitle iletişim araçlarının, kültür –ve dolayısıyla insanın konuşma, davranış, ifade vs- biçimi ile düşünce, ifade ve duyarlılığa yeniden yönelim kazandırması noktasındaki etkilerini örneklendirerek açıklar.

 “Araç, metafordur” söylemiyle aracın gösteri dünyasındaki etkisini dile getirir: şehir imajında sembollerin, politikada estetiğin, ticarette ise reklamın bir kaldıraç görevi gördüğünü iddia eder. Örneğin; Las Vegas şehrinin eğlence kültürünü çağrıştırmasında dev tabelalarda bir kabare kızının resminin olması, New York’u hatırlatan Özgürlük Heykeli, Toyota’nın bütçesinin büyük bir çoğunluğunun reklama ayrılması gibi. Ayrıca bu söylem noktasından “iletişim biçimlerinin kültürel içeriğe etkisi” savı da çıkarılabilir. Postman kitabın bu bölümünde “Araç, metafordur” söylemi için daha açıklayıcı olabilecek bir örnek daha verir: Dumanla iletişimin kurulduğu dönemlerde felsefe yapılamaz. Çünkü duman halkaları, varoluş ile ilgili düşünceleri aktarabilecek bir niteliğe ve karmaşıklığa sahip değildir. Öyle olsaydı, bir Kızılderili filozof ikinci aksiyomunu göndermeden elindeki bütün yakacaklarını tüketirdi. Dolayısıyla buradan çıkarılacak sonuç, Postman’a göre bir toplumun konuşma (iletişim) araçları, o kültürün çerçevesinde meydana gelen olayları değerlendirmede başvurulacak en doğru yoldur.

Postman, “araç, metafordur” demekle aslında McLuhan’ın “araç, mesajdır” aforizmasına da işaret eder -neticede bir dilin gramatik özellikleri dahi, “dünya görüşü”nü doğrudan etkileyebilmektedir- ve McLuhan’ın aforizmasını uyarladığının altını çizer: “Mesaj, dünyayla ilgili özgül, somut bir açıklamayı yansıtır. Ancak bizim medyamızın biçimleri –konuşmaya zemin hazırlayan semboller dahil olmak üzere- bu tür somut açıklamaları yansıtmaz. Bizim medya biçimlerimiz, daha çok, özel gerçeklik tanımlarını yerleştirmeye yarayan anlaşılması zor, ama güçlü içermeleriyle etkili olan metaforlara benzerler.” Aracın metafor olduğunu öne süren Postman için, kendi yaşamımıza ister söz ister basılı yayınlar ister kamera merceğinden bakalım, medya-metaforlarımız dünyayı bizim adımıza sınıflandırır, çerçevelendirir, renklendirir, küçültür, genişletir, renklendirir ve dünyanın görünümüne ilişkin savlar ortaya atarak bu savları özümsememizde etkili olur. “Matbaanın sonucu olan okuryazarlık, insanın zihinsel seviyesini yükseltirken, telgraf gibi enformasyonu “meta”ya dönüştüren araçlar ise sadece eğlence kültürü ortaya çıkarabilir” şeklindeki ifadesiyle de medya-metaforlarımızın kültürel etkisinin önemine de vurgu yapar.

“Sahip olduklarımız bize sahip oluyor.” [1999]

“Epistemoloji Olarak Medya” başlıklı kısımda ise Postman, aracın düşünme biçimi ve kültür içeriği noktasında bir etkiye sahip olduğu kadar, hakikate ilişkin yönelimlerimizi ve düşüncelerimizi tanımlama ve düzenleme hususunda da bir işlev gördüğünün altını çizer. Bu kısımda en çarpıcı misâli, bir doktora öğrencisinin tez metninde yazılı kaynaktan ziyâde bir ortamda geçen konuşmaya atıfta bulunması olayıyla verir. Heyet tarafından öğrencinin bu aktarmayı değiştirmesi istenmiştir. Bu isteğe karşılık öğrencinin “bir yazılı kaynaktan alıntıyı doğru olarak varsayıyorsunuz da, neden bir konuşmaya yapılmış atıfı doğru saymıyorsunuz?” itirazına ise, heyet “yazılı söz dayanaklı, ağızdan çıkan söz uçucudur. Bu sınavı geçtiğinizde komisyonun size vereceği yazılı belge iş görecektir, aksi takdirde bizim söylediklerimiz sadece ‘söylenti’ olarak kalacaktır. Yazılı belge ‘hakikat’i temsil edecektir” şeklinde karşılık vermiştir. Postman, “görmek inanmaktır”, “söylemek inanmaktır”, “duymak inanmaktır” gibi epistemolojiye dair aksiyomların, kültürlerin değişen medya biçimleriyle geçirgen olduğu gerçeğini gösterdiğini ifade etmiştir. Ayrıca Postman, gösteri çağında kültürlerin epistemolojisinin televizyonla şekillendiğini de belirtmektedir.

“Tipografi Amerikası” başlıklı kısımda, matbaanın gelişmesi ve yayılmasıyla tipografi insanının Yeni Amerika’da yer alışı ve özellikleri açıklanmıştır. Örneğin; Tipografi Amerikası’ndaki konuşma biçimleriyle şimdiki Amerika toplumunun konuşma biçimleri ve yönelimleri oldukça farklıdır; nitekim o dönemlerde Lincoln ile Douglas’ın saatlerce süren politik tartışmaları halkın yoğun ilgisini görmektedir. Üstelik o dönemin Amerikalısının hitabet biçimi dahi, bir politik konuşma havası yaratmaktadır. Postman’a göre Tipografik İnsan demek, analitik düşünceyi önceleyen, mantığa bağlı ve çelişkiden kaçınan insanı demektir. Bu tipolojinin hâkim olduğu dönem için ise Yorumlama Çağı kavramsallaştırmasını yapmaktadır. Tipografik İnsan, bir kamusal ismi düşündüğünde dahi, aklına o ismin argümanlarını, eserlerini, kamusal konumunu getirirdi. Gösteri çağında ise daha çok o ismin medya aracılığıyla yansıtıldığı görüntü akla gelir. Misâl, Einstein denildiğinde akla daha çok gazetecilere dil çıkararak poz verdiği fotoğraf gelir. Postman, yazılı kültür ile görsel kültürün düşünme hususundaki farkını bu örnekle belirginleştirir. Yorumlama Çağı’nın bitişine, Gösteri Çağı’nın başlangıcına sebep olan olay ise telgrafın bulunmasıyla olmuştur. Postman, telgrafın enformasyonu sadece bir metaya dönüştürdüğünü, sürekli değişebilir/değiştirebilir hale getirdiğini ve sadece yarar sağlanabilmesi durumunda enformasyon niteliği taşıyabilecek bir anlayışı geliştirdiğini yazar.

Eserin “Ce-ee Dünyası” başlıklı kısmında ise daha çok fotoğrafın bulunması ve yayılması ile “tipografi” yerine “fotografi”nin yer alması anlatılmıştır. Postman’a göre fotoğrafın yaygın bir araç haline gelmesi, gösteri çağına ilk adımdır. Fotoğraf, dünya hakkında genel bir fikir veya kavram sunmaz. Bir fotoğraf, tek başına uzakta ve soyut olanın üstesinden gelemez. Tek bir kişiden bahseder, insanlardan bahsedemez; tek bir ağacı anlatır, ağacı anlatamaz. Doğa fotoğraflanamadığı gibi; aşk, onur, hakikat gibi geniş soyutlamalar da fotoğraflanamaz. Bu durumda, “fotografi” bağlamı da yoketmiştir. Üstelik Postman için fotoğraf, “sahte bağlam” bile yaratabilmektedir. Bu savını şu örnekle açıklar: Bir yabancı, hiç bilmediğiniz bir yaprak türünün nasıl açtığından bahsettiğinde, siz bunu zihninizde canlandırarak daha iyi çıkarmaya çalışacaksınız. Fakat önce “bu yaprak nasıl bir şey?” diye soracaksınız ve bu yaprağın fotoğrafına bakacaksınız. Fakat olay bütünüyle kapalıysa ve bu olayla ilgili geçmiş deneyiminiz ya da gelecekle ilgili planınız yoksa bu bağlam bir yanılsama olacaktır. Bu yüzden görselin yarattığı sahte bağlamın işlevi problem çözmek, eylem veya değişimden ziyade “eğlendirme”dir. Görsel kültürde, bir olayın aniden görüş alanına girdiği ve sonra hemen kaybolduğu bu eğlendirme biçimine Postman, “ce-ee dünyası” benzetmesini yapmaktadır. Bu ce-ee dünyası, fotoğraf ve telgrafla başlasa da, Postman, bunun tam olarak televizyondan sonraki kültürel yaşam için savunulabileceğini öne sürmüştür. Ayrıca bu kısımda televizyonun bir “üst-araç” (meta-medium) statüsüne, yani sadece bilgimizi değil, bilme yollarına ilişkin bilgimizi de yönlendiren bir araç statüsüne yükseldiği iddiası da yer almaktadır.

(Devam edecek)

 


* Bu yazının kaleme alınmasında –kaynak olarak- Neil Postman’ın “Televizyon: Öldüren Eğlence (Gösteri Çağında Kamusal Söylem)” adlı eserine başvurulmuştur. Ayrıca yazı, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi İletişim Sosyolojisi dersi kapsamında hazırlanan ödevin düzenlenmiş/değiştirilmiş hâlidir.

[1] Jean Baudrillard, Çev: Oğuz Adanır, Sessiz Yığınların Gölgesinde / Toplumsalın Sonu, Doğu Batı Yayınları, 5. Basım, 2013, s. 12

 

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.