Cini Deseni

22 May 2012

Namlunun Ardındaki Adam; “Yakup Cemil” – II

Yazan: OZAN BODUR

Bâb-ı Âliye İkinci Darbe Planları

Ancak gerçek böyle değildi…

Aslında Halil Paşa yeğeni Enver’e bizzat yazarak Yakup Cemil’in İstanbul’a çağrılmasını istemiş, Bağdat’ta kendisine ayak bağı olduğunu yazmıştı…

Tüm bu olanlardan habersiz olan Yakup Cemil, İstanbul’a dönüp kaymakam (yarbay) rütbesi almak ümidiyle Bağdat’tan hemen ayrıldı. Fakat İstanbul’a gelip Enver’in soğuk muamelesi ile karşılaştığında aldatıldığını anladı…

Birkaç gün dinlenen Yakup Cemil, tekrar Enver’in karşısına dikildi;

- Senin için yapmadığım fedakârlık kalmadı, senin bu makama oturman için kimleri tehdit edip karşıma almadım, ancak sen, bir fırka kumandanlığını bile bana çok görüyorsun…

- Ancak Yakup Cemil Bey kardeşim kanun var nizam var,sen bir ihtiyat subayısın bu rütbede olan biri eldeki kanunlar çerçevesinde binbaşılıktan öteye geçemez,bunu sende çok iyi biliyorsun.

- Elbette biliyorum zaten bundan dolayı öz kardeşiniz Nuri Paşa’ya fahri feriklik rütbesinin nasıl verildiğini anlayamıyorum.

- Tamam, da kardeşim seninde dediğin gibi onunki fahri ama sen muvazzaf rütbe istiyorsun, bu mümkün değil ki…

- Ama ben senin için mümkün olmayan çok şey yaptım kaldıki fahri ferikliğin yetkileri muvazzaf derecesinde değil mi?

Bu karşılıklı atışma bir vakit sürse de Yakup Cemil istediğini alamadı ancak bu tartışmayı da asla unutmadı. Hatta askerlik mesleğinden ayrılarak ticaretle meşgul olan Sapancalı Hakkı’yla, Tophane de bulunan Denizcilik İşletmesinin üst katındaki ofisinde yaptığı bir sohbette;

- Ben Bab-ı âli’yi basmasaydım Nazım Paşa denen o herifi vurmasaydım bunlar ne yapabilirdi Hakkı? Enver’in harbiye nazırı olmasını Talat’ın gizli direnişine rağmen Sait Halim Paşa’yı tehdit ederek onaylatan ben değimliydim sanki? Bunlar benim kafamı kızdırıyor Hakkı, sıkıldım bu ayak oyunlarından deli gönül diyorki bir darbede bunlara yap!

Sapancalı Hakkı bir anda neye uğradığını şaşırdı, yıllardır tanıdığı arkadaşının deli-dolu olduğunu biliyordu ama bu kadarını O bile beklemiyordu. Talat’ın adamları ile Enver’e gönül verenler arasında demirden sınırların çekildiği bir dönemde Yakup Cemil’in sarf ettiği bu sözlerin fedai ruhlu bu adamı sıkıntıya sokacağını çok iyi bilen Hakkı Bey;

- Delirdin mi sen Yakup? Sende abartıyorsun ha! Artık şunu unutma; askerlik mesleğinden seninde benimde rızık kapımız kapanmıştır. Bu saçmalıkları sakın başka yerde konuşma! Sürekli vurmaktan, kırmaktan söz ediyorsun. Başımıza bela getirmeden endişe ediyorum. Git köşene çekil! Devir sıkıntılı devir. Hem ben Enver’le konuşurum. Sırf rütbe için Yakup Cemil böyle yaptı deseler hoşuna gider mi? At ölür meydan kalır yiğit ölür nam kalır demişler, biz bu vatan için elimizden geleni yaptık, az çok bir itibarımız, şanımız, namımız var, onu böyle basit şeyler için sakın kirleme. Ve bir dostun olarak yalvarıyorum sana sakın hiçbir şeye teşebbüs etme!

Hakkı Bey, Sapancı Gölü kenarına Halep’ten göç etmiş Türkmen kökenli bir aileden geliyordu. Koyun ticareti ile uğraşan babası vefat edince annesi İstanbul -Beşiktaş’a göç etmiş, küçük Hakkı’yı da Beşiktaş Askeri Rüştiyesine yazdırmıştı. Sonra Edirne askeri İdadisini bitiren Hakkı, oradan da Harbiye’ye geçmişti. Teğmen rütbesini aldığında soluğu Rumeli dağlarında alan Hakkı Bey’in Yakup Cemil’le sıkı dostluğu buradaki kanlı çete mücadelelerine dayanıyordu. Cesurdu, mertti, gözünü budaktan esirgemiyordu, atalarından miras kalan bir Türkmen atılganlığına sahipti ama asla cesareti aklının önüne geçmiyordu. O da çok tetik düşürmüştü ama bunu hep son çare olarak yapmıştı. Kısacası dengeli ve tutarlıydı.

Bu kişiliğinden dolayı da cemiyet içindeki hızlı adamlardan Yenibahçeli Şükrü, Ömer Seyfettin, Bandırmalı Reşit ( Çerkez Ethem’in abisi ) , Asitaneli Nizamettin ve efsane isim Kuşçubaşı Eşref’le yıkılmaz bir dostluğa sahipti…

Dünya savaşı patlak verdikten sonra cemiyet içinde ki dengelerin karışıklığından işkillenen Hakkı Bey, bu tür işlerden elini eteğini çekip ticaretle meşgul oluyordu. Talat’ın şeytani zekâsı ile Enver’i kıskaca aldığını ilk fark edenlerden biri Hakkı Bey’di. Bu durumun son tahlilde Enver’in fedaileri olarak adlandırılan kendilerinin başını sıkıntıya sokacağını analiz eden Sapancalı, bunları Yakup Cemil’e anlatmak istiyor, fakat anlamayacağını, karıştıracağını tahmin ettiğinden kısa yoldan Ona yapması gerekenleri söylüyordu. Çünkü Yakup, operasyon adamıydı. Siyasetin bu türlü kahpelikleri ile asla ilgilenmiyordu. O’nun son celsede çözeceği sıkıntı namlunun ucunda kimin duracağıydı o kadar!

Ancak Yakup Cemil gibi bir adamı sabit fikirlerinden döndürmek, düşüncesini tersine çevirmek imkânsızdı. Yapılanlar çok ağrına gitmişti. Gençliğini, gücünü, cesaretini velhasıl-ı kelam ömrünü vakfettiği adamlar tarafından bir kâğıt gibi buruşturulup atılmak Yakup Cemil gibi bir adamın kaldıracağı davranışlar değildi.

O artık kafasına ikinci bir Bab-ı ali baskınını sokmuştu, sürekli onu düşünüyordu ama düşünceleri hep Enver’in portresi ile çelişiyordu…

Çünkü Yakup Cemil ömründe en çok Onu sevmişti…

Yakup gibi dizginsiz bir aslanı ehlileştiren ancak Enver’in manalı bakışlarıydı. O’nun üzerinde binlerce kişilik bir düşman ordusunun yapamayacağı etkiyi Enver’in birkaç sözü yapıyordu. İtaat, emir-komuta gibi askeri meziyetler Yakup Cemil tarafından sadece Enver’e karşı sınırsız ve kusursuzca uygulanıyordu…

 O iri cüsseli, geniş omuzlu, kırmızı yanaklı, kısık gözlü ve inatçı bir çocuk ruhuna sahip olan asi dev, ağzını doldura- doldura sadece Enver’e karşı ‘’Paşam ‘’diyordu…

Enver’e karşı yapılacak bir saygısızlık, Enver’in hor, hakir görülmesi, Enver’in eleştirilmesi, Enver’in emrinin yerine getirilmemesi bu çocuk ruhlu devi bir ölüm makinesi haline getiriyordu…

Ama O uslanmaz çocuk, yaramaz, haşarı afacan tarihin acı bir cilvesi olarak şimdi sahibine küsmüştü…

Düşüncelerinin kilitlendiği noktaya tekrar yoğunlaştı…

Olası bir baskında Enver’le karşılaşma ihtimalini tekrar düşündüğünde, şakaklarından süzülen terler, boynundan aşağı dökülürken kararını verdi ve kendi kendine; Yok hayır! Bu baskın olmamalı!Ben namlumu Enver’e doğrultamam..’’dedi…

Bu düşünceler bir heyula gibi zihnini tırmalarken, hiç beklemediği bir anda cemiyetin ilginç simalarından Hüsrev Sami ile karşılaştı…

Hüsrev, İttihat ve Terakki’nin Trabzon temsilcisi idi. Vali kadar yetkilere sahip olmasına rağmen bizzat vali ile geçinememesinden dolayı, vali ve ekibini sayısız defa merkeze şikâyet etmişti ama bu şikâyetleri Talat tarafından hiç dikkate alınmamıştı. Bu duruma sinirlenen Hüsrev Sami, istifa mektubunu yazıp soluğu İstanbul’da aldığında ilk karşılaştığı cemiyet adamlarından biri Yakup Cemil oldu…

Sanki tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştu…

Bu ilk karşılaşmada Talat ve cemiyetin ileri gelenlerinin kulakları bir hayli çınlatıldıktan sonra Hüsrev Sami Yakup Cemil’e başından geçenleri tek-tek anlattı ve Bursa’ya kaplıcalara gideceğini yanında gelmek isterse Onu da getirebileceğini söyledi. Böylece teşkilatın iki küskünü, Bursa’ya doğru yol aldılar…

Cemiyetin bu iki ilginç simasını Bursa da misafir eden kişi ise Satvet Lütfi Bey’di! Bursa Çekirge de Servinaz Otel’i işleten Lütfi Bey, ne ekonomik bir güçlükten ne de tesadüf olarak bu işi icra ediyordu. Devrin yöneticilerinden dolayı başı dumanlı olan bu adam, Mahmut Şevket Paşa’ya düzenlenen suikasta ismi karıştığı için önce Çorum’a sonra da Bursa’ya Divan-ı Harp kararı ile sürgüne gönderilmişti. Burada enteresan olan husus, bir ittihatçı olan Hüsrev Sami ile bir adem-i merkeziyetçi olan Satvet Lütfi Bey’in yakın dostluğu idi. Hüsrev,ısrarla Lütfi Bey’e Enver’in sırt döndüğü,Talat’ın ise zaten gözden çıkardığı Yakup Cemil gibi eli silahlı bir adamdan ortalığı karıştırmak adına faydalanabilineceğinden söz etti.Bir siyasi kurt olan Lütfi bey bu öneriyi tehlikeli bularak yanaşmasa da Yakup Cemil’e devrin siyasi tablosu hakkındaki görüşlerini açmaktan çekinmedi;

- Yakup Cemil Bey kardeşim, savaş çok fena gidiyor. Bakma sen Tanin’in safsatalarına hepsi palavra! Bu adamlar memleketi bitirecekler. Bu babda bütün vatanperverler birleşmelidir. Hükümet derhal devrilmeli, acilen bir münferit barış yapılmalıdır. Çanakkale Zaferinin hatıraları taze iken bu savaşın Avrupalılar nezdindeki itibarından istifade ederek barış yapmak mümkündür. Fakat bu inatçı Talat’la Enver varken nasıl olacak bu iş?

Yakup Cemil ve Hüsrev Sami Bey Bursa da tam bir hafta kalmışlardı. Bu tatil boyunca zaten zihninde siyasete dair pek fikir bulunmayan Yakup Cemil, Talat ve Enver’e olan kızgınlığını da perçinlercesine bu ‘’münferit barış’’ilkesini kafaya takmıştı. Gönlünde kini saklamayıp hemen dilini aksettiren bir karaktere sahip olan Yakup Cemil İstanbul’a döner dönmez bu fikri önüne gelene açmaya başlamıştı. Öyle ki cüretinde sınır tanımayan Yakup bu konudan Başbakan (Sadrazam)Said Halim Paşa’yı bile haberdar etmişti…

Lakin bilinmeyen bir gerçek vardı ki bu fikri sadece Satvet Lütfi Bey düşünmüyordu. Aynı anda İngiliz ve Fransız diplomatlarda İttihat ve Terakki nezdinde girişim yaparak Enver ve Talat’ı barışa ikna ederek, Almanları tek başına bırakmayı arzuluyorlardı. Hatta o dönemde Romanya ile iyi ilişkiler kurarak buğday işine el atan Sapancalı Hakkı Bey, Bükreş’te bu diplomatik ajanlar tarafından ablukaya alınmıştı. Kendisinden Enver’i barışa ikna etmeyi dileyen bu ajanları kibar bir dille uzaklaştıran Hakkı Bey bile bu işlerin Talat tarafından kullanılarak en yakın arkadaşı Yakup Cemil’in başına çorap örüleceğini tahmin edemezdi…

Nitekim bu ‘’münferit barış’’fikrinin artçı şokları Bab-ı aliye kadar dayanmıştı. Enver bu fikirlerin Yakup Cemil tarafından bile dile getirildiğini öğrendiğinde en azından Onu bu dağdağadan uzak tutmak için yeni kuracağı bir Kürt Alayı ile İran içlerine göndermeyi tasarladı. Hatta o dönem teşkilatın başına geçen Eyüplü Hüsamettin Bey’i çağırarak hazırlıkları yapmasını, Yakup Cemil’i haberdar etmesini emretti…

Yakup Cemil tam Enver’den kopma noktasına gelmişken bir üst rütbe ile Kürt alaylarının başında İran’a gönderilmesine emrine çok sevinmişti. Demekki Sapancalı’nın girişimleri sonuç verdi, diye düşünmüştü. Hemen Savaş Bakanlığına geçerek Levazım İdaresinde girişimlerde bulundu. Hemen listesini oluşturarak, seçtiği subay ve erleri Savaş Bakanlığı’nın Mercana bakan kapısının iki tarafındaki dükkânlara yerleştirdi. Kendi karargâhını ise Meserret Otelinin 13 ve 14 numaralı odalarına kurdu…

Anadolu’nun dört bir tarafından gelen delikanlılar ile listesi kabaran Yakup Cemil’in keyfide yerine gelmeye başlamıştı. Beyazıt meydanında, kama ve bıçakları bellerinden aşağı sarkmış, yöresel kıyafetleri ile dolaşan Çerkez ve Laz gençleri etrafa korku salmaya başlamıştı. Ardında bu güruhu gören Yakup Cemil’in aklına birden çok tehlikeli bir fikir gelmişti; bu kadar askeri bir arada toplamışken, Bab-ı ali’yi basarak Talat’ı devirmek! Bu fikrini de gizli tutamayan Yakup Cemil bu derece riskli bir planı bile İdare-i Örfiye Divan-ı Harp Reisi Nafiz Bey’in başyaveri Murat’a söylemekten çekinmemişti…

Yakup Cemil, ordusunda savaşmak için binlerce kilometrelik yollardan bin bir zorluğa katlanarak gelen, tehlikeli çete reislerine bu fikri açmış ve onaylarını aldıktan sonra tam düğmeye basacakken yine Sapancalı Hakkı tarafından uyarılmıştı;

- Yakup! Sen yine ne haltlar karıştırıyorsun. Polisler, jandarmalar, Talat’ın tüm ajanları durumdan haberdar. Hemen çeteni dağıt. Yoksa Talat bunu bir komplo olarak kullanacak! Enver’e bunu yapmaya hakkın yok!

- Ama ben Talat’ı devireceğim Enver’i değil ki!

- Kime anlatacaksın bunu! Ben Enver olsam ben de anlamam! Dâhiliye Nazırını devirecektim ana Harbiye Nazırına dokunmayacaktım. Geç bunları Yakup, hemen dağıt bu adamları, dediğimi yap!

Yakup Cemil yine çaresizce bu fikrinden vazgeçti…

Talat’ın Çarkı İşliyor

Ancak bu adamları yakma konusunda vazgeçmeyen bir adam vardı; Talat!

Bu girişimin yine Sapancalı Hakkı tarafından durdurulduğunu öğrenen Talat, eline geçen fırsatı aldığı için Sapancalı Hakkı Bey’e oldukça kızgındı. İttihat ve Terakki’nin genel merkezinde bir gece düşünürken aklına kurnazca bir fikir geldi…

İngiliz İstihbarat subayı Aubrey Herbert’ın ifadeleri ile; güçlü, acımasız, neredeyse kaba bir huya sahip olup, gözlerinde sadece gün batımında vahşi hayvanlarda görülen bir parlaklığa sahip olan Talat’ın gözbebekleri aynı ışıltıya şimdi yine sahipti…

Hemen telefona sarılıp Cemiyetin kara kutusu Kara Kemal’i arayıp merkeze gelmesini söyledi. Koşar adımlarla Karagümrükte’ki evinden ayrılan Kara Kemal, bir süre sonra merkeze gelmişti…

Kara Kemal’in içeri girmesinin ardından Polis Müdürü Bedri Bey’i arayan Talat, Bedri Bey’in makamına gelmesi ile planını icraya koyuldu;

- Sen uyuyorsun Bedri Efendi! Bütün istihbaratın, casuslarında hikâye! Senin bu saflığının sonucu ne olacak biliyor musun?

- Özür dilerim Beyefendi ama söylediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum!

- Anlamazsın tabi. Anlasan böyle mi olurdu? Yakup Cemil denen adam, Enver’e ve bana suikast hazırlıkları yapıyor. Harbiye Nezaretinin Mercan kapısından girerken, Enver Paşa’yı yaylım ateşi ile öldüreceklermiş. Belki memleketin Harbiye Bakanı ölünce bir şeyler anlarsın değil mi? Şu meşhur polis müdürlüğünü de o zaman yapmayı düşünüyorsun galiba? Şimdi hemen çık buradan ve esaslı bir rapor hazırla, derhal! Çabuk ol!

Polis müdürü Bedri Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Ne oluyordu, kim kime suikast düzenleyecekti aslında hiçbir şey anlamamıştı. Ama öyle bir rapor hazırladı ki değme senaristleri cebinden çıkartırdı. Olay öyle abartılı, öyle süslü aktarılmıştı ki önüne koyulan rapora Talat bile hayran oldu…

14 Temmuz 1916 günü sabahın erken saatlerinde,  Kara Kemal, Doktor Nazım ve Bahattin Şakir’i bir otomobile bindiren Talat onları Enver’in Kuruçeşme’de ki yalısına göndermişti…

Az sonra Enver’in huzurundaydılar; kendisine güvenen bir tarzda konuşan Kara Kemal söze başladı;

- Paşam! Yakup Cemil denilen adam hakkında seni daha önce defalarca kez uyarmıştık. Bu adamın yaptıkları artık bardağı taşırdı. Şimdi de Talat Bey ve size suikast tertipleyerek hükümeti devirmeyi planlıyor. Hem bu sefer yalnızda değil, yanında senin yaverin Mümtaz, arkadaşları Hüsrev Sami, Nail, Sapancalı Hakkı da var. Maksatları Harbiye Nezaretinin çıkışında seni çapraz ateşe alarak katletmek! Fethi, Mustafa Kemal, İstanbul muhafızı Cemal Paşa, İzmir Valisi Rahmi gibi adamları iktidara getirmeyi kafalarına koymuşlar. Çok şaşıracaksın ama bu adamlar Hüsrev Sami’yi Hariciye Nazırı yapmayı düşünüyor!

Düşüncelerini açığa vurmama konusunda çok başarılı olan Enver Paşa, bu kez donup kalmıştı. Çerkez bir babaanneden yadigâr olan ince hatlı yüzünde hafif bir kızarıklık belirdi;

- Raporu nerde?

- Dâhiliye Nazırlığında…

- Hayret! Mümtaz dediniz Kemal Bey, gerçekten var mı bu işin içinde?

- Hem de nasıl efendim, şu kadarını söyleyeyim, eğer bu baskını Yakup Cemil denen o haydut yapmasa bile Mümtaz yapacak!

Enver Paşa’nın yıllardır en güvendiği adamı ve yaveri olan Mümtaz, aslında gayet dürüst, mert ve açık yürekli bir adamdı. Bu tip ayak oyunlarına da tevessül edecek bir karaktere sahip değildi. Olayın Enver’i de kahreden yanı bu olmuştu…

-       Tamam, o zaman Kemal Bey siz çıkın, gereken yapılacak!

Ardından Dâhiliye Nazırı Talat Bey’i arayarak durumu istişare etmek istese de Talat, Enver’le yüz yüze görüşerek daha iyi ikna edeceğini bildiğinden, telefonda konuşmak istemeyerek, hemen Enver’in yanında geleceğini söyledi. Bir süre sonra bu kez de Talat gelmişti, hiç beklemeden söze girdi;

- Ah! Enver Bey kardeşim ah! Bak görüyor musun yıllardır himaye ettiğin adamları? Bizi mahvetmek üzereydiler ki polis merkezinin istihbaratı devreye girdi. İşte buda; Polis müdürü Bedri Bey’in hazırladığı ayrıntılı rapor…

Enver raporu okuyunca adeta çılgına döndü. Hemen ayağa kalktı çizmelerinin topuklarını birbirine vuraraktan deli gibi hem söylenip hem hızla volta atıyordu. Bu sırada Talat’a dönerek;

- Demek bu işe Mümtaz’da karıştı ha! Demek bize ihanet etti ha!

Talat fırsatı kaçırmadı;

- Baş suikastçı O zaten ne zannettiniz Enver Bey?

Enver bir anda telefona sarıldı, aradığı kişi Merkez Kumandanı Cevat Paşa idi;

- Cevat Bey, ben Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver, şimdi derhal vakit kaybetmeden Yakup Cemil’i tutuklayınız!

Cevat Bey donup kalmıştı, çünkü polis müdürü Bedri Bey ne kadar uydurulmuşta olsa bu önemli rapordan askeri erkânları haberdar etmemişti. Cevat Bey az sonra iki tane çavuş ile Yakup Cemil’e haber yolladı. Çavuşlardan biri rastladıkları Yakup Cemil’e Cevat Bey’in çağrısı üzerine Merkez komutanlığına gelmesini söyledi. Herşeyden habersiz olan Yakup Cemil, şu an İstanbul Üniversitesinin rektörlük binası olarak hizmet veren Merkez komutanlığına doğru yola çıkınca alınan fevkalade tertibatı gözleri ile gördü. İçeri girdiğinde Cevat Bey’in makamına doğru yöneldi; odaya girdiğinde masasının başında ayakta duran Cevat Bey, sağında ve solunda duran emir subayları ile Yakup Cemil’i bekliyordu, selam verdi ama Cevat Bey selama karşılık vermeden tok bir ses tonu ile sert bir şekilde konuşmaya başladı;

- Yakup Cemil Bey! Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın emri ile artık tutuklusunuz!

Tam bu esnada diğer inzibat subayları, çavuşlar ve görevli personel odanın içine girerek Yakup Cemil’in etrafını sardı. Şaşkındı, yaşananlara mana vermeye çalışıyordu, merak ettiği hususlarda yok değildi;

- Başkumandan, Paşa Hazretlerinin emri ile mi?

-  Evet!

Toparlanarak hazır duruma geçen Yakup Cemil;

- O zaman başüstüne…

- Arkadaşlar, Yakup Cemil Bey’i Bekirağa bölüğüne getiriniz!

Asla Silahını Vermeyen Adam

Onlarca asker eşliğinde Bekirağa bölüğünün bodrum katında bir hücreye kapatılan Yakup Cemil, üzerinde taşıdığı silahlardan hiçbirini kimseye teslim etmemişti. Belki de koca Osmanlı tarihinde ilk defa bir hükümet bir tutukludan silahını alamıyordu. Çünkü herkes biliyorduki Yakup Cemil için silah demek namus demekti…

Aslında tüm hazırlıklar yapılmıştı; Binbaşı Rıza Bey’in başkanlığında üç yüzbaşı bir mülazım ve Adalet Bakanlığından bu iş için tayin edilmiş bulunan sorgu hakimi Vehbi Bey soruşturma evraklarının tamamlanıp önlerine gelmesini bekliyordu.Bu iş bitince İstanbul Jandarma Komutanı olup Harp Divanı başkanlığına getirilmiş olan Selanikli Miralay Nafiz Bey Yakup Cemil’i sorguya çekecekti.Ancak burada hiçbir mahkemenin başına gelmemiş trajikomik bir hadise vardı.Olaydan iki gün geçmesine rağmen Yakup Cemil’i kimse bu heyetin huzuruna çıkaramamıştı.Bırakın bunları biryana hala üstündeki silahlar bile alınmamıştı…

Çünkü hiç kimse hücresine girip bir açıklama yapmaya bile cesaret edemiyordu…

O iki gündür sadece bir iskemlenin üzerinde oturuyor, yatağına yatmıyor, getiren yemekleri yemiyor hatta suları bile zehirleyebilirler düşüncesi ile içmiyordu…

Hücresinin önündeki koridorlarda süngülü nöbetçiler hazır vaziyette bekliyor, ama kimse kendisi ile temasa geçmiyordu…

Bu bekleyişe dayanamayan davadan sorumlu hakim Vehbi bey mahkeme başkanı Nafiz Bey’i ziyaret ederek, O’nu Yakup Cemil’in yanına gitmeye ikna etmişti…

Yakup Cemil’in hücresinde içeri giren Nafiz Bey, O’nu iskemle üzerinden yay gibi fırlamış vaziyette karşısında buldu. Tedirgindi, hatta korkuyordu. Kibar ve nahif bir üslupla selam verdi;

- Selamun Aleykum Yakup Cemil Bey…

Soğuk bir ifade eden Yakup Cemil;

- Aleyküm selam, buyurun, ne istediniz?

Nafiz Bey,Yakup Cemil’in umursamaz tavrını hissedince hücredeki yatağın kenarına ilişti ve rahatının nasıl olduğunu sorarak işi sonunda silahları teslim etmesi gerektiği meselesine getirmişti,bu esnada  sıkıntıdan terlemiş hatta gözlüklerinin camları buhar yapmıştı…

Tam bu esnada cebinden gözlük camlarını silmek için bez çıkartmak için davranmıştı ki alnında buz gibi bir soğukluk hissetti…

Bu soğukluk Yakup Cemil’in navgand marka silahının namlusuna aitti…

Silah navgand namlunun ardındaki de Yakup Cemil olunca muhatabına sadece şahadet getirmek için vakit kaldığını çok iyi bilen Nafiz Bey haliyle paniklemişti. Birden ellerini kaldırdı, titreyen sesi ile ‘’yanlış anladın Yakup Cemil Bey kardeşim ben gözlüklerim için cebimdeki güderi çıkartıyordum’’ dedi…

Baya bir ileri gittiğini anlayan Yakup Cemil ise yine aynı tavır içinde;

- Affedersin birader, bilirsin ya bizimki de alışkanlık işte!

Nafiz Bey anlamıştı ki bu deli adamdan silahları asla istenmezdi. Bunu tecrübe etmek az kalsın baya bir pahalıya mal oluyordu. Tekrar ürkek bir şekilde ayağa kalktı ve ‘’Allah ısmarladık’’diyerek kendini nefes nefese hücreden dışarı attı…

Bu adamdan bu şekilde silah almak imkânsızdı. Mesele Merkez Kumanlığına intikal etti. Uzun-uzun düşünen Kızanlıklı Cevat Paşa, nihayet bir çözüm buldu. Plan acilen devreye sokuldu;Boylu poslu olmalarından dolayı inzibat subaylarından İhsan ve Vasfi Beyler bu işe memur kılındı.Bunlarda yanlarına Divan-ı harbin baş gardiyanı Ömer Çavuş ve Pehlivan Kara Emin’le Ali Ahmet’i alarak süngüleri hazır vaziyette bekleyen hücre nöbetçilerinin arkasına sindiler.Tuvalete gitmek üzere olan Yakup Cemil’in arkasına doğru birden atılarak kollarını kenetlediler,dakikalarca süren bir boğuşmadan sonra onca adam Yakup Cemil’in silahını ancak alabilmişti.Silahları belinden alınan Yakup Cemil yinede bir kaza çıkmaması ve kimsenin zarar görmemesi için silahların dolu olduğunu bağırdı.Ayağa kalkan Yakup Cemil’in yüzünde beklenenin tersine bir gülümseme hakimdi,üstündeki tozları silkeledikten sonra hafifçe tebessüm ederek;

- Çok şükür silahımı ben teslim etmedim, siz aldınız!’’dedi…

Devam edecek…

Paylaş:

    Geçmiş Yazılar

    Cevapla

    Mesaj:

    • İZ BIRAKANLAR

      "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

      Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

    • Sosyal Ağ

    • ETİKETLER

    • İLETİŞİM

      Editör: Yasin Karabulut

      editor@turkyorum.com

      Facebook Twitter More...