Topkapi Sarayi

16 May 2012

Namlunun Ardındaki Adam; “Yakup Cemil” – I

Yazan: OZAN BODUR

-Diyar-ı Çepni’nin yiğit evladı,

Atilla Aydın Bey kardeşime ithaf olunur…-

Kimisi adını anınca karşılıksız bir vatanseverliği anımsadı…

Kimisi de derin güçlerin kontrolünde hareket eden bir zorbayı…

Bir vatansever miydi?

Yoksa bir zorba mı?

Çok sevdiği Enver’e sadık bir fedai mi?

Yoksa isyankâr bir şaki mi?

Hayal miydi?

Yoksa gerçek mi?

Peki, Kâğıthane sırtlarında vatana ihanet suçundan tam on dört kurşunla öldürülen bu adam kimdi, neydi, neciydi?

Kurtlar Vadisi adlı dizide Kuşbaşı Eşref Bey’in torunu, istihbaratçı Aslan Bey’i canlandıran Selçuk Yöntem, Ömer Baba rolünde ki Emin Olcay’a Teşkilatın bu önemli ismini anlatırken söze şöyle başlıyordu;

‘’…Teşkilat-ı Mahsusa da bir adam vardı… Yiğit bir kahraman, büyük bir vatanseverdi…’’

Adı; Yakup Cemil’di…

İşte o adamın; Enver’in fedaisi; Yakup Cemil’in öyküsü…

Hain Avcısı

Yakup Cemil,1883 tarihinde İstanbul Yenibahçe de doğdu…

Kimi kaynaklar babası Ahmet Bey’i tütün ticareti ile uğraşan bir kaçakçı olarak gösterse de daha sonraki yıllarda teşkilatın başına geçecek olan Hüsamettin Ertürk Bey,Samih Nafiz Tansu tarafından 1957 yılında derlenen anılarında Yakup Cemil’in babasının mütevazı bir devlet memuru olduğunu net şekilde ifade eder.

Kendisinin piyade teğmen rütbesi ile Harbiye’den mezun olduğu tarih 1903’tür…

O döneme damgasını vuran diğer ateşli Osmanlı subayları gibi Yakup’un da askerliğe merakı çocukluk yıllarına dayanmaktadır. Bu merak O’nu kısa süre de Rumeli dağlarında eşkıya takibi güden fırtına gibi bir asker yaptı…

Girdiği çete muharebelerinin hiçbirinden geri çekilmeyen, son hasmını yere sermeden erata ricat emri vermeyen, pireyi gözünden, karıncayı dizinden vuran bu ateşten ruhlu adamın ismi kısa sürede Bulgar ve Rum çetecilerin diline pelesenk oldu. Giritli Kaptan Skalidis'in, Bulgar Petso'nun, Rum Pirle-pe'nin, Arnavut Istaryalı Kâmil Bey'in ve "Vardar Güneşi" denilen Apostol'un çetesini yok eden ekibin en tanınmış siması O idi…

* * *

Bir süre sonra O da devrin siyasi modasına uyup, diğer genç zabitler gibi II. Abdülhamit’in ‘’müstebit ve baskıcı’’ olarak ifade ettikleri idaresine son vermek için gözleri bağlı olarak silah üstüne yemin ederek İttihat ve Terakki cemiyetine dâhil oldu…

Sonunda hedeflenen gerçekleşip Abdülhamit’in saltanatı yıkılınca Yakup Cemil, İttihat ve Terakki Cemiyetinin vilayet sorumlularından biri olarak Adana’ya gönderildi…

Trablusgarp Macerası

Ancak O’nun haşin ve düz karakteri particiliğin kaypak ve oynak zemini ile asla bağdaşmadı. Tam bu sırada acı bir tesadüf ile imdadına İtalyanların Trablusgarp’ı işgali yetişti. Tasını, tarağını toplayan Yakup Cemil, Fedai Zabıtan adlı gizli yapılanmaya katılarak Mustafa Kemal’le birlikte Trablusgarp’a geçti.

İtalyanlarla yapılan gerilla savaşına katılan Yakup Cemil buradaki mücadele tarzına Balkanlardan antrenmanlıydı. Kısa sürede askeri organizasyonlara uyum sağlasa da Osmanlı subayları arasındaki zenci mülazım Şükrü Efendi bir türlü içine sinmiyordu. Bir zaman sonra Şükrü Efendi’nin bir İtalyan ajanı olabileceği vehmi Yakup Cemil’i gece uyuyamaz bir hale getirdi. Bir akşam kimseye bir şey demeden yatağından doğruldu, mermilerini ve silahını kontrol ettikten sonra Şükrü Efendi’nin çadırına girdi, usulca ona dokunarak kaldırdı, silahının namlusunu Şükrü Bey’in alnına dayadı, sonra bir el silah sesi duyuldu. Gecenin sessizliğinin bozulduğu yöne doğru koşan Osmanlı subayları kanlar içinde can çekişen Şükrü Efendi’yi son nefesini verirken buldular…

Bu skandal karargâhı bir anda karıştırdı…

Resmi savunmasında ‘’Onu nöbette uyurken yakalım, ondan öldürdüm’’diyen Yakup Cemil, yakın dostlarına ise’’…bir zenciden emir almak gücüme gidiyordu…’’dedi. Trablusgarp’ta Yakup Cemil’in en önemli şansı Balkanlardaki çete takiplerinden tanıdığı ve herkesten çok sevdiği Enver’di. Bu genç erkân-ı harp binbaşısı da bu meşum olaydan oldukça rahatsız oldu. Fakat orada bulunan tüm subaylar içinde Yakup Cemil’i en yakından tanıyan kendisi idi. Olayı fazla irdeletmedi. İlk fırsatta Yakup Cemil’i de oradan uzaklaştırdı.

Yakup Cemil zorlu çöl yolculuğundan sonra İstanbul’a geldiğinde Balkan Savaşlarının ikinci perdesi başlıyordu. Zaten başkentin tehlikede olduğunu duyan Trablusgarp’taki Osmanlı subayları da hızla İstanbul’a dönmüştü.

Bâb-ı Ali Baskını

Balkan Savaşlarında yaşanan hezimet tüm gözleri Nazım Paşa’ya çevirtmişti…

23 Ocak 1913 günü Enver Paşa, Yakub Cemil'in başını çektiği bir grup fedai ile cemiyetin Nuruosmaniye'deki merkezinden ata binerek Babıâli’ye yöneldi. Bu arada Talat Paşa da bir grup ittihatçıyla başka yoldan Babıâli’ye gitti. Ayrıca cemiyet tarafından Bâb-ı Âli binası civarındaki önemli noktalara altmış kadar İttihatçı yerleştirildi. Yol boyunca toplanan halk ellerinde bayraklarla tekbir getirerek Babıâli’ye vardığında, kabinenin toplantı halinde olduğunu bilen  Enver Paşa ve yanındakiler Babıâli kapısının önüne geldiler…

Kapının önünde direnmek isteyen Sadaret yaveri Ohrili Nafiz Bey tek kurşunla oracıkta öldürüldü. Bu esnada araya fırlayan Harbiye nazırının yaveri Kıbrıslızade Tevfik'in tabancasından çıkan kurşunla ittihatçılardan Mustafa Necip öldü. Arkadaşının kanlar içinde düştüğünü gören fedailerden birinin tabancasından çıkan kurşunla Kıbrıslızade Tevfik’te yere yığıldı. Kısa süren arbede esnasında vurularak düşenlerden biride polis komiseri Celal Bey’di.Bab-ı ali kapısı önünde adeta cinnet yaşanıyordu…

Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa gürültü üzerine kabine toplantısından balkona çıkıp baskıncılara doğru bağırmaya başladı; ‘’…Ne oluyor, siz kendinizi ne zannediyorsunuz?…’’

Bu esnada fedailerin önünde ilerleyen uzun boylu ve yapılı biri öne çıktı. Kemerinde ay-yıldız toka, kırmızı fesinde de yaldız rengi iplerle işlenmiş bir hilal vardı. Dizlerinin altına sarkan gri paltosunu sağ kolu ile savurarak iri parmakları ile Nagand marka tabancasını kavradı, yüzünde hiçbir heyecan emaresi yoktu, yukarıya doğru kıvırdığı bıyıkları bile oynamıyordu. Sadece hafif çekik olan gözlerini birazcık kıstı, gayet soğukkanlı biçimde silahını Müşir’e doğrultarak, tek kurşunla Nazım Paşa’yı alnından vurdu…

Oradaki herkes şok olmuştu…

Ayakları yerden kesilen Nazım Paşa, kapının önündeki krem rengi halının üstüne doğru düştü, alnından sızan kanlar,  parkasına doğru sızıyordu…

Elbette bir baskın yapılıyordu ama Osmanlı Devleti’nin görevdeki savaş bakanını öldürmek kimsenin planı dâhilinde değildi. Önce Enver’in yeri göğü inleten bağırışı duyuldu; ’’…Ne yaptın Yakup Cemil! Sana vur diyen mi oldu?

Bir kaplanın avını yakaladıktan sonra gözlerinde oluşan parlaklığa kavuşan Yakup Cemil, yine soğukkanlıydı, bu bağırmaları umursamadan cevap verdi; "Bu tiplere laf anlatamazsın Enver! Bunları böyle vuracaksın!’’

Sonrada silahında kalan mermileri yerde yatmakta olan Müşirin cansız bedenine boşalttı…

* * *

Yaşananlar sonrası sağa sola kaçışan kabine üyelerinin dağılmasını fırsat bilen Enver, bir hışımla Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa'nın makamına girdi. Tabancasını çıkartıp, Paşa’nın kafasına dayayıp, sert bir ifadeyle milletin kendisini istemediğini ve istifa etmesi gerektiğini bildirdi. Elleri titreyen Kamil Paşa asker tarafından gelen teklif üzerine istifaya mecbur kaldığını padişaha hitaben yazdı. Bu duruma sinirlenen Enver, bu cümleye ahali sözcüğünü de ilave ettirdi. Böylece istifa gerekçesi ahali ve asker tarafından gelen teklife dönüştü. Bu sırada İttihatçıların ünlü hatiplerinden Ömer Naci ve Ömer Seyfettin Babıâli önünde toplanan kalabalığı coşturuyor, "Yaşasın Millet! Yaşasın İttihat ve Terakki!" diye bağırtıyordu…

Kısa sürede başkent İstanbul, İttihatçıların denetimine geçti. Padişah V. Mehmet (Reşad) İttihatçıların isteği üzerine Mahmut Şevket Paşa'yı kabineyi kurmakla görevlendirdi. Böylece iktidar tekrar İttihatçılara geçti. Aynı gece Cemal Paşa İstanbul muhafızlığını, Azmi Bey polis müdürlüğünü ve Halil Kut merkez kumandanlığını ele geçirdiler. Talat Paşa dâhiliye nazırı vekili unvanını kullanarak vilayetlere çektiği telgrafta Kamil Paşa hükümetinin, Edirne vilayetini tamamen ve Ege adalarını kısmen düşmana bıraktığını ve bu kararını sorumsuz bir meclise tasdik ettirdiğini kaydediyor ve bu nedenle milli galeyan sonucu devrildiğini bildiriyordu…

Yaşanan son olaylar İttihat ve Terakki’yi ülkenin başına taşımıştı taşımasına ama şimdi de cemiyetin ileri gelenlerini kara-kara düşündüren bir sorun peyda olmuştu. Bu sorun sorumsuz hareketleri ile tüm otoriteye başkaldıran, dizgine, ipe gelmeyen, Yakup Cemil’di! Cemiyetin ileri gelenlerine göre bazen en yakın olduğu isim Enver’i bile dinlemeyen bu adam ilk fırsatta merkezden uzaklaştırılmalıydı…

‘’Benim Adım Yakup Cemil!’’

Beklenen fırsat Birinci Dünya Savaşı ile geldi…

Komiteciliği ve gözü karalığı ile nam salan Yakup Cemil, Enver Paşa tarafından Teşkilat-ı Mahsusa’ya sokularak Kafkas Cephesi için görevlendirilip İstanbul’dan uzaklaştırıldı…

Şimdi sıra Yakup Cemil’in kadrosunu kurmaya gelmişti…

Merkez tarafından yanına atanan yardımcıları çetin adamlardı; Lazistan Milletvekili Sudi Bey, Şakir Bey (Esbak İktisat Vekili), Binbaşı Asım, Memduh Şevket (CHP Genel sekreteri), Cemal Ferid (Milletvekili), Yüzbaşı Halit Bey (Deli Halit Paşa), Yüzbaşı Ethem Basri Bey (İttihat ve Terakki katib-i mes’ullerinden) ve Abdülhamit Beyler…

Asker olarak ise Yakup Cemil kendi adamlarını kendisi seçecekti…

Bu konudaki yöntemi yıllarca tartışıldı…

Yakup Cemil son adamlarını, ünü bütün imparatorluğa yayılmış ve günümüze kadar da gelmiş olan Sinop Zindanlarından devşirdi. Hepsi birbirinden belalı, hepsi birbirinden tehlikeli tam iki bin adam topladı…

Hapishane meydanına koyduğu iskemleye oturan Yakup Cemil, gür sesi ile haykırdı; “ Berberler bir adım öne çıksın” …

Sonrasında berberlik zanaatına sahip olanlar bir adım ilerledi…

Ve komutlar komutları izledi: “ 1 leşi, 2 leşi, 3 leşi, 4 leşi, 14 leşi olan berberler bir adım öne çıksın…”

Sonunda tam Yakup Cemil’in önünde bir kişi kaldı!

Hem berber olan hem de 14 leşi bulunan bir kişi…

Yakup Cemil 14 leşli berberi şöyle tepeden tırnağa süzdü ve sonra “ getir takımlarını bu iskemlede beni tıraş et, seni özel berberim tayin ettim” dedi…

14 leşi olan berber, fırçasına sabunu sürüp, Yakup Cemil’i tıraş etmeye hazırlanırken O da cebinden çıkardığı tabakasından bir dal tütün aldı, seri davranan berber Yakup Cemil’in sigarasını yaktı, berber tıraşa başladığında O da olanları şaşkın -şaşkın seyreden gözü kara iki bin yeni adamına doğru konuşmaya başladı;

-       Her biriniz artık benim askerimsiniz! Vatana olan borcunuzu ödeme vakti gelmiştir. Emrime itaat etmeyeni veya eksik yerine getireni yaşatmam! Şunu unutmayın düşmandan kaçabilirsiniz ama benden asla! Benim adım Yakup Cemil, hainin, kaçağın, vatan düşmanının benden yana nasibi sadece ölümdür!

* * *

İşte Kafkas’a sürülen bu çete, Ardahan ve Batum’u Rus ve Ermeni kuvvetlerinden geri aldı. Ancak kesin yapılan hücumlar sonrasında zamanla müfreze erimeye başladı. Erzurum’a dönen Yakup Cemil, ordu komutanı olarak karşısına çıkan Halepli Miralay Mahmut Kamil Bey’den takviye güç istedi. Yakup Cemil’in tabiatını çok iyi bilen miralay, bu isteği kibarca geçiştirdi, Ermenilere verilen baskınlarda birçok zafer kazanan Yakup Cemil, kaybettiği anlarda adeta çılgına dönüyordu. Emrini yerine getiremeyen veya mağlubiyete sebep olduğunu düşündüğü herkesi sorgusuz sualsiz ya kurşuna diziyor ya da astırıyordu. Bu durum zamanla katlanılmaz bir hal aldığından ordu komutanı Halepli Miralay Mahmut Kamil Bey, tarafından Bitlis’teki alaya gönderildi…

Buradaki alay kumandanı Afyonkarahisarlı Ali Bey’di. Yakup Cemil’in Erzurum’dan neden gönderildiğini iyi bilen Ali Bey, ordu disiplinine çok önem veren, şahısları asla kurumun önüne geçirmeyen mert bir askerdi. Bir Yakup Cemil klasiği olmuş birkaç olaydan sonra bu başına buyruk adamı karşısına alan Ali Bey’in tavrı sert oldu;

‘’… Bana bak Yakup Cemil Efendi! Beni kimseyle karıştırma. İkide bir tabancaya sarılıp, darağacına erat göndermekle bu işler olmaz! Burası bir ordu kuruluşu ise sende buranın kurallarına uyacaksın! Uymazsam ne olur diyebilirsin. Sakın deneme! Seni bitiririm! İflahını keser mahvederim! Gözünü aç, kurallara uy, edebinle otur!’’

Gerektiğinde Enver’e karşı bile dikine giden Yakup Cemil her nedense Ali Bey’e karşı sükût etti. Hüsamettin Ertürk Bey’in tahminine göre de hayatında suskun kaldığı tek hadise buydu. Böyle bir karakter korktu mu yoksa ileriye yönelik bir şey mi düşündü tarihle O’nun arasında sır olarak kaldı ama Yakup Cemil’in komitacılığını ve bunu asla yanına koymayacağını çok iyi bilen Ali Bey ilk fırsatta Onu Bağdat’ta bulunan Altıncı Ordunun merkezine uydurulmuş bir vazife ile göndermekten geri kalmadı. Bu tarihte 6.Ordunun başında Enver Paşa’nın amcası olan Halil Paşa bulunuyordu.Aradan geçen birkaç gün içinde Yakup Cemil’den kurtulmanın yollarını arayan Halil Paşa bir gün kendisini çağırıp,İstanbul’dan telgraf aldığını ve Yakup Cemil’in acilen İstanbul’a dönmesi gerektiğini belirtti…

Devam edecek…

Paylaş:

    Geçmiş Yazılar

    Yorumlar

    1. yürekli adamsın Ozan…helal olsun…yazının devamını merakla bekliyorum…

       

      Diyar-ı Çepni'den Bir Garip Arslancıklı

    2. bu yazının devamını bekliyoruz ve bir Aslancıklı olarak Atilla Aydın kardeşimizin teşviklerinden gurur duyuyoruz. saygılar

       

      aslancıklı

    • İZ BIRAKANLAR

      "Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler neler olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

      Nevzat Kösoğlu (Askeri Mahkemedeki savunmasından)

    • Sosyal Ağ

    • ETİKETLER

    • İLETİŞİM

      Editör: Yasin Karabulut

      editor@turkyorum.com

      Facebook Twitter More...