Tarihi Yarimada

15 Nis 2013

Milliyetçilerin Dilemması: Asimilasyon yahut Cemaatleşme

Yazan: MUSTAFA ONUR TETİK

Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan

Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.

Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!

Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!

Mehmet Akif Ersoy

 

türkyorum-milliyetçilerin dilemmasıEnteresan bir şekilde, daha önce Türk’ün ne düşündüğünden ziyade, güncel evrensel liberal normların izinden giden ve bu normların memlekette tatbikini dert edinen bir kısım akiller, Türklüğü etnik sınırlara ricat ettirme gayesiyle, onun erdemlerinden dem vurarak ve hatta kendi Türklüklerini vurgulayarak, bir fikri ikna neşriyatına başladılar. “Ben de Türküm” ifadesinin yaratmasını bekledikleri bizdenlik duygusunu sömürerek, bugüne kadar hassasiyetlerini hiç de dikkate almadıkları Türk’e duydukları ihtiyaç sebebiyle onun aslında ne yüce, ne asil duyguların insanı olduğunun altını çizmeye yöneldiler. Muhtelif düşünsel köklerden gelen fakat hiç birinin ideolojik doğumunda kulağına Türk’ün nefesi üflenmemiş bu insanlar, Türk milletinin genelinin sahip olduğu iki önemli niteliği birbirinin antagonisti olarak sunmaktalar. İleri sürdükleri düşünceye göre; Türk milletinin milliyetçi damarı ile hoşgörü anlayışı karşılıklı-dışlayıcı bir yapıya sahiptir. Hoşgörü mefhumu Türk milletinin ontolojisine mündemiç olduğu halde milliyetçilik, birkaç kötü adam tarafından onun damarlarına metazori zerk edilmiş ve bir an önce def edilmesi gereken tarihsel bir zehirdir. Türk’ün müsamaha hasletine yapılan vurgu üzerinden milli hassasiyetlerini boşluğa düşürmeyi hedef alan bu retoriğin maliklerinin geliştirdikleri bu yeni dil, Türk’ün kendisi ile barışık olmadıklarının geçmişteki yaklaşımlarında cari olduğunu bilen ciddi takipçilerin kulağını tırmalarken, amaca giden yolda toplumu ikna kampanyasının bir parçası olarak servis ediliyor. Eklektik bir tarih okumasıyla geçmişin fonksiyonel kullanımı, anakronizme düşme kaygısı gütmeden umarsızca ortaya konmaktadır. Çünkü asıl olan, söylenen sözlerin doğruluğu değil, kitle iletişim vasıtalarını ne kadar domine ettiğidir.

Bilgi-güç münasebeti büyük oranda malumumuz. Nasıl ki insanlar daha önceden görmedikleri uzak mekânlar hakkında, televizyonlardaki gezi programları ve kitapları vasıtasıyla malumat sahibi oluyorlarsa, hayat gailesi içerisinde derin bir tarih araştırması yapamayacaklarından, uzaktaki tarihi de kamusal aydınların beyanatlarından öğreniyorlar. Bu noktada zihinlerde gerçekliği yaratan hakikatin kendisi değil, gerçeklik diye sürekli tekrarlanan sözler oluyor. Tarihin taraflı tefsirlerinin ve hatta müşahhas hakikatlerin şuurlu tahrifatının, kamusal erişime açık olan kitle iletişim araçları vasıtasıyla devamlı tekrarı egemen bir diskur yaratıyor ve gerçekliğin kendisi yerine ikame ediliyor. Buradaki fonksiyonel kullanımın amaçladığı şey ise; büyük oranda milliyetçi düşün dünyasının sosyal sermayesini elinden almak.  Tarihsel bilgideki tahrifatın hâkim olduğu egemen diskurun yarattığı yanlış bilinç, murat edilen tahavvülün reel-politiğine aktarılıyor.

Arzu edilmekte olan Türk milletini ve milliyetçilerini fikri bir cendereye sokmaktır. Bilumum akillerin öne sürdükleri ve millete dayattıkları en önemli dilemma; siyasal Türklüğün ve Türkiye’nin bütünlüğünün bir arada mevcut olamayacağı iddiasıdır. Eğer siyasal Türklük, Türkiye Cumhuriyeti hudutları içerisinde rızaya dayalı olarak tam entegrasyonu sağlayamıyorsa, o vakit yapılması gereken; siyasal kimliğin başka bir entite üzerinden tanımlanmasıdır. Bu fikri dayatmanın altında yatan ise; siyasal Türklük üzerindeki uzlaşmazlığın cari olduğu faraziyesinin bir aksiyom olarak kabulüdür. Bu önermenin reddi, doğal bir sonuç olarak, meşru tartışma zeminin dışında kalmayı getirmektedir. Siyasal Türklük, Türkiye’nin birliğinin önünde bir mani olarak tanımlandıktan sonra, onun üzerindeki ısrarın bölünmeye yol açacağı iddiası ile milliyetçi söylemin içerisinden vuruluyor. Türk milliyetçileri, Türkiye’nin bütünlüğünü umursamayan sekter, cahil ve gayrı-milli müptezeller olarak takdim ediliyorlar. Yaratılan sahte gerçekliği ve hâkim diskuru reddederek anti-sistemik bir karakter kazanan Türk milliyetçiliği, toplumsallıktan izole edilerek, gayrı-meşru ve dar bir kliğin ırkçı fantezisi haline getiriliyor. İşin aslına bakarsanız bu tutum pek de alışık olmadığımız bir durum sayılmaz. Liberal dünyanın “özgür birey” miti üzerinden inşa ettiği yönetim mantığı, gerçekliğin hâkim diskur üzerinden farklı varyasyonlarla sürekli yeniden üretilmesine dayanıyor. Bu sayede toplum istenilen istikamete doğru evrilirken, anti-sistemik muhalefette marjinalize edilmiş oluyor. Hatta bunun da ötesinde, köşeye sıkıştırılan bu anti-sistemik muhalefetten, siyasetin kötü adamı olarak teşhir edilmek suretiyle, istifade de ediliyor.

İşte bu noktada, Türk milliyetçiliği bu karşılıklı söylem üzerinden gelişen meydan muharebesinde hakkıyla çarpışabilecek vasıtalara haiz olmadığı için kritik bir eşiğe sürükleniyor. Kamuoyunun ve kamusal aklın oluşumuna katkı sağlamaktaki yetersizlik, bir entelektüel zafiyeti değil, kamusal alana erişimi sağlayacak fiziksel araçlardan mahrumiyeti işaret ediyor. Kamusal alana erişimin sağlanabilmesi için, ya dayatılan egemen diskur kabul edilip, fikri bir revizyonla muhalefet sistem içerisinden sürdürülecek ya da marjinallik kabullenilip sistem dışı muhalefete devam edilecek. Bu tercihlerden hangisinin doğru olacağı önemli bir tartışma başlığı. Çünkü muhalefetin sistem içinden sürdürülmesi, hâkim söyleme entegrasyonu ve hatta uzun vadede fikri asimilasyonla, Türk milliyetçiliğinin otantikliğini yitirmesini getirebilir. Bu potansiyel tehlikenin örneğini, niyetlerinin iyi olduğundan pek de kuşku duymadığımız “eski ülkücü” karakterlerde müşahede edebiliriz. Öteki durum ise, milliyetçilerin kendi kabuklarına çekilip cemaatleşmesi anlamına geliyor. Cemaat kendi yarattığı epistemoloji içerisinde varlığını sürekli olarak yeniden üretebilir. Nitekim, Türkiye ve bütün dünya dramatik bir şekilde değişirken sol yapıların “örgüt ebed müddet” mantığı ile kendilerini sosyal dünyaya kapatarak, varlıklarını değişmeden sürdürebilme kaygısı bu cemaatleşme pratiğinin en bariz örneği. İzole bir öncü grup olmanın fikri bir rahatsızlık yaratmayacağı sol grupların aksine bu durum, milliyetçilerin varlık sebebi olan Türk milleti ile olan bağlarının, ilk etapta fiziki olarak, bir sonraki merhalede de fikri olarak kopması demek.

Kanımca, Türk milliyetçilerinin acil bir şekilde cevap bulması gereken soru; mevcudiyetlerini hangi biçimde sürdürecekleridir. Anti-sistemik kalarak ve marjinalleşerek kendini sürekli yeniden üreten bir cemaat olarak mı? Yoksa sisteme entegre olarak, muhtemel fikri asimilasyon riskine rağmen muhalefeti içeriden sürdürerek mi? Veya üçüncü bir yol mevcut mudur? Eğer, son soruya cevabınız evet ise bunun nasıl olacağını lütfen ortaya koyunuz. Benim aklıma gelen bir iki olası çare var. Cemaatleşme durumu bir nadasa yatma biçimine çevrilebilirse bu sıkışmışlık yarılabilir ancak güncel dönüşümlerin bir öznesi olamama, uzun vadede daha büyük bir sıkışmışlık yaratma ve kitleselleşme kaygısının göz ardı edilmesiyle ideolojik keskinleşme ihtimallerini de içinde barındırıyor. Diğer alternatif ise; gerektiğinde politik şiddeti de içeren radikal eylemlerle Türk milliyetçiliğinin varlığı sisteme özgünlük korunmak suretiyle dayatılarak, hâkim diskurun bir parçası olmaktır. Benim pek tahmin etmediğim şekilde, “300 Spartalı” bildirisinin kamusal alanda yarattığı akis, gündem dayatmak açısından istifade edilebilecek farklı yöntemlerin bir işareti olabilir. Politik katılım yollarının dâhili bir diktatör tarafından tıkandığını da not etmekte fayda var. Atiyi karanlık görerek, köşeye sıkışmışlık psikolojisiyle yeis zerk ettiğimin farkındayım. Hali hazırdaki şartlardan ümitli olan birilerinden içinde bulunduğum bu fikri anaforun pençesinden kurtulma noktasında yardım istirham ediyorum.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.