Rumeli Hisari

9 Ara 2011

Okur: Batının mutlak üstünlüğü sona eriyor!

Yazan: EDİTÖR

Okur: Batının mutlak üstünlüğü sona eriyor!

Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Mehmet  Âkif  Okur ile Türkyorum okuyucularının istifade edebileceği bir söyleşi gerçekleştirdik. Mehmet  Âkif Okur’un ana çalışma alanlarını; uluslararası ilişkiler teorileri, uluslararası politik ekonomi ve Amerikan dış politikası oluşturmakta… 

Afşin SELİM / afsinselim@gmail.com

– “Emperyalizm, Hegemonya, İmparatorluk” adlı eserinizin 2. baskısı yayımlanacakmış, öncelikle hayırlara vesile olmasını dilerim hocam… Yeni kitap çalışmalarınız da olacak mı?

İnşallah hayırlı olur, çok teşekkür ederim. Yeni kitap hazırlıkları var. Aslında birden çok çalışma, kitaplaşma yolunda adım adım ilerliyor dersem daha doğru söylemiş olurum.

Batıdan doğuya doğru hızlı bir güç kayması yaşanıyor

– Bir müddet evvel, Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi, Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlıklarının 20. Yılı dolayısıyla bir dizi etkinlik düzenlemiş. Siz ayrıca, hem Türk Ocakları Genel Merkezi’nde hem de Niğde Şubesi’nde “Yeni çağın eşiğinden Avrasya’nın kalbine bakmak” başlıklı konferanslar verdiniz, genel olarak hangi meselelere değindiniz, Avrasya’nın kalbinden nasıl gözüküyor dünyanın gidişatı?

-Bu konuyu birkaç yerde konuşma imkânı bulduk. Aynı başlığı taşıyan kitapçık, konferanslarda işlediğimiz konuların eksenini teşkil ediyor. Özetle şunları söylüyoruz; dünya tarihinde yaklaşık 150 yıllık bir dönemin sonuna geliyoruz. Batıdan doğuya doğru hızlı bir güç kayması yaşanıyor. Bu dinamik, dünyanın çehresini temelden değiştirecek. Yalnızca devletlerarasında oluşacak yeni güç dengelerinden bahsetmiyorum. Kültür hayatımız, düşünce dünyamız, geçmişe ve geleceğe bakışımız… Tüm bunları temelden dönüştürebilecek bir dinamikle karşı karşıyayız. Batı’nın gerileyişi, yüz yıl önce tattığımız yenilginin hem maddi hayatımızdaki hem de zihniyet dünyamızdaki izlerini silebilmek için elverişli bir psikolojik imkân sunuyor.

Bunu değerlendirebilmenin yolu, kendimizi ve dünyayı kavrarken referans aldığımız, Batı’nın üstünlüğü altında şekillenen hâkim paradigmayı sorgulamaktan geçiyor. Türkiye’de sosyal bilimler alanında önümüzdeki dönemin en büyük tartışması bu olacak. Nitekim “Jeopolitik” ile Türkistan coğrafyası arasındaki ilişkiyi eleştiri tezgâhına yatırma ihtiyacını duyuşumuzun ardında da aynı değişim dinamiği yer alıyor. Konferanslarda Batı’da üretilen jeopolitik düşüncenin temel parametrelerini yalnızca eleştirmedik, bunu yerine ne konulabilir sorusunu da sorduk. Özgünlük arayışı bizi, önce Orhun Abidelerinin çağına götürdü, ardından da günümüze geri getirdi. Bu yolculukta büyük öznenin nasıl parçalandığını, restorasyonu için nelere ihtiyaç duyulduğunu konuştuk. Ancak zannediyorum en çok ilgiyi tarihi Türklük hakkındaki değerlendirmeler çekti. Elbette aktüel uluslararası gelişmeler hakkındaki sorular da hiç eksik olmadı.

– Sıkça dillendirilen yeni dünya düzeni’nin sizdeki karşılığı ne acaba?

Bu ifadenin kullanıldığı bağlama göre farklılıklar arz eden karşılıkları var. Baba Bush döneminde, Soğuk Savaş’ın bitişini ve tek kutuplu dünyanın ortaya çıkışını temsil ediyordu. Daha sonra “imparatorluk” projesini benimseyen ulus aşırı kapitalist sınıfın elinde farklı içerikler kazandı. Tabi çağrışımları üzerinden çok şey konuşuldu. Bunların bazıları ciddi eleştiriler, fakat büyük kısmı her zamanki gibi komplo teorileri. Elbette bu durum yalnızca bize özgü değil. Örneğin, “yeni dünya düzeni” ifadesinden en çok rahatsız olan kesimlerden biri Amerikan fundamentalistleridir. Bir dünya hükümetini şeytanın projesi ve kıyametin habercisi kabul ederler.

Bu çağrışımlardan “bağımsız” biçimde konuşursak, mevcut dünya düzeni çözülürken, yenisinin henüz arz-ı endam etmediği bir dönemi yaşadığımızı söylemeliyiz. Birikmiş itirazların yükseldiği bir isyan çağından geçiyoruz.

Kadim mirasımız ve geleceğimiz arasında güçlü bağlar kurabileceğimiz bir dönemden geçiyoruz

– George Friedman, “Türkiye 100 yıl sonra dünyanın en büyük 4 gücünden biri olacak” diyor. Türkiye’nin, yarının dünyasındaki yeri neresi sizce?

George Friedman’ın Türkiye’de bu kadar popüler olması meselesine bir mim koyuyorum. Türkiye geleceğin büyük güçlerinden biri olma potansiyeline sahip mi? Tarih bize bu cevabın güçlü bir evet olduğunu söylüyor. Türkiye’nin birikimi, tarihî ve kültürel mirası, coğrafyası… Doğu ve Batı arasında “merkez medeniyetin” inşası için çok elverişli. Bu noktanın üzerinde başlı başına durmak lazım. Kadim mirasımız ve geleceğimiz arasında güçlü bağlar kurabileceğimiz bir dönemden geçiyoruz. Kriz halindeki dünya sistemleri alternatiflere açık hale gelirler. Yeni arayışlar için imkânlar sunarlar. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi. Umutluyum; gelecekte Türkiye, dünyaya alışılanlar dışında sözlerin söylendiği bir ülke niçin olmasın? Kanaatimce bu süreç çoktan başladı.

– Peki,, Arap Baharı’nı genel hatları itibariyle nasıl değerlendiriyorsunuz, sahiden de demokrasi belirleyici unsur mu, diktatörlerden kurtuluş söz konusu mu, normalleşme mi yaşanmakta?

Madalyonun her iki yüzüne de bakmalı. Ama günlük tartışmaların perdelediklerini de görmemizi sağlayacak bir merceğe ihtiyacımız var. Ortadoğu’daki yakın geçmişin en büyük dönüşüm dalgasını mümkün kılan dinamiklerin hayat bulduğu tarihsel süreci, uzun vade perspektifinden okumalıyız.  Bu işe de en azından Osmanlı Devleti’nin çözüldüğü tarihten başlamamız lazım. Çok kısa bir ufuk turuna ne dersiniz?

Geçen asra dönelim. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Batı’nın ekonomik ve askeri gücü dünyanın kalan kısmına kıyasla doruk noktasına doğru yaklaşırken, emperyalizm de dünyanın neredeyse tamamını tesir sahası içine almıştı. Nitekim 1914’e gelindiğinde, halen Avrupa sömürgesi olan ya da daha önce Avrupalılar tarafından bir kez sömürgeleştirilmiş bulunan kara parçaları yeryüzünün % 84.4’ünü kaplamaktaydı. Bu tarihten sonra ise Ortadoğu’yu dışardan gelen saldırılara karşı 400 yıl koruyan Türk kalkanı tamamen parçalandığı için söz konusu oran % 90’lar civarına ulaştı.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından manda rejimlerinin kurulmasıyla bölge halklarının, büyük bölümünde öznesi olmaktan çıktıkları bir zamanı yaşayacakları, en zor yüzyılı başladı. Batılılar tarafından bazen bizzat kimi zaman da yerel unsurlar aracılığıyla inşa edilen kurumların hayat verdiği farklı kolonyal devlet biçimleri, bağımsızlık sonrası döneme miras bıraktıkları zihniyet ve kadrolarla Ortadoğu için mümkün olanın sınırlarını çizdiler. Post-kolonyal dönemin idarecileri bu sınırlar içinde birbiriyle bağlantılı iki önemli meseleyi çözmeye çalıştılar. Bunlardan ilki yeni devletlerin kimlik ve meşruiyet sorunları, diğeri ise modernleşme ihtiyacıdır.

Bağımsızlığa anlam zemini sağlayacağı düşünülen kimlikler biçimlendirilirken iki temel kaygı gözetildi. Bunlar nüfusun mümkün olduğunca büyük bölümünün sınırları aşan aidiyetlerini arka plana iterek kendilerini yeni iktidar yapılarıyla özdeşleştirmeleri ve kalkınma hedefine hizmet edecek bir vizyonun desteklenmesiydi. Söz konusu gerekçelerle istiklal mücadelelerine sahne olan manda dönemiyle Osmanlı asırları arasında, yaşanan olumsuzluklar bakımından neredeyse ayrım yapmayan bir tarih kurgusu hafıza tasarımına esas alındı. Eğitim ve değişik düzeylerdeki özel ilişkiler yeni iktidar seçkinlerini Batılı değerler etrafında sosyalleştirdi. Modernleşme ve maddi kalkınma vaadi de yeni kimliklerle gelenek arasındaki mesafenin meşrulaştırılmasına yardım etti.

Ancak birçok örnekte, metropol devletlerin de desteğiyle sivriltilen bu ilk kuşak seçkinler bağımsızlığı takiben iktidarı uzun süre ellerinde tutamadı. Kalkınma yönünde tatmin edici adımların atılamayışı ve İsrail saldırganlığının sömürgecilik tarafından bölgede yaratılan travmayı büyütmesi, tepkisel bir ulusalcılık anlayışını Soğuk Savaş iklimine uygun otoriter yöntemler ve devletçi sosyalizm yorumlarıyla sentezleyen militer kadroların önünü açtı. Böylece günümüze kadar varlığını koruyan, bir tarafta geleneksel monarşilerin diğer yanda ise daha sonra iktidarın veraset yoluyla el degiştirdiği tek adam yönetimlerine dönüşecek sözde cumhuriyetlerin yer aldığı dualist doku ortaya çıktı.

Kalkınma ile ilgili taahhütlerini yerine getiremediği gibi en temel özgürlük taleplerine bile müsamaha göstermez hale gelen bu dokunun zamana direnerek istikrar kazanmasında sahip olunan enerji kaynakları ve bloklararası rekabet önemli roller oynadı. Kendilerini destekleyen toplumsal zeminin gittikçe daraldığını farkeden rejimler, ayakta kalabilmek için değişik stratejiler geliştirdiler. Bir kısmı, ulusal çıkarlarını doğrudan ilgilendiren petrol dahil olmak üzere birçok alanda büyük güçlerle daha eşitsiz ilişkiler kurmaya razı oldular. Diğerleri ise özellikle İsrail tehdidini bahane göstererek hayatın her alanını denetlemeye çalışan “güvenlik devletleri”ne  dönüştüler. Çatışma ve boyun eğme şeklinde niteleyebileceğimiz her iki strateji de uzun vadede bu rejimleri toplumlarına daha fazla yabancılaştırdı. Ortadoğu, devletlerinden ve resmi seçkinlerden ümidi kesen kitlelerin yüzlerini İslamla irtibatlandırdıkları ideolojiler etrafında muhalefet eden gruplara çevirdiği bir örgütler cenneti haline geldi.

Bölgede paralel toplumsal yapılara hayat veren ve yönetimleri reform doğrultusunda zorlayan bu durum Batı’da, özellikle 70’lerden itibaren yakından izlenmeye başlandı. Dünya ekonomisindeki petrol krizleriyle eş zamanlı olarak gündeme taşınan “İslam’ın Uyanışı mı?” sorusu, yaklaşık on yıl sonraki Medeniyetler Çatışması tartışmalarının önsözü gibidir. “Uykuyla uyanıklık arasında” geçen bu yıllar, Soğuk Savaş’ta inen son perdeyle yerini Batılı güçlerin değişik gerekçelerle yaptıkları müdahalelere bıraktı.

11 Eylül sonrası dönem, bu sıcak çatışma sürecinde yeni bir aşamayı temsil ediyor. Sözkonusu safhayı layıkıyla kavrayabilmenin yolu ise “güvenlik için demokrasi” yaklaşımını analiz etmekten geçiyor. Afganistan ve Irak’ın işgal edilip, II. Dünya Savaşı’nın ardından Japonya ve Almanya’nın maruz kaldıkları türden ulus inşâsı süreçlerine tabi tutulmaları bu politikanın pratikteki en radikal tezahürü. Yelpazenin diğer ucunda ise, BOP/GOKAP tartışmalarıyla kendisini açığa vuran ”pasif devrim” stratejisi bulunuyor.

Ortadoğu’da halihazırda uygulandığı haliyle bu stratejiyi; baskıcı rejimlerdeki muhalefet hareketlerini dönüştürme ve bu sayede önlenemez boyutlara ulaşan değişim taleplerini yönlendirebilme gayreti şeklinde tarif edebiliriz. Pasif devrimlerle, doğal mecraında gelişecek bir devrimin sebep olacağı tahribatı hafifletebilmek için değişim enerjisi hesaplanabilir bir doğrultuya kanalize edilir. Günümüzdeki pratiklerinde, otoriter yönetimler üzerindeki yukarıdan sosyal denetimin yerini sivil toplum katmanlarının etkilenmesi ve biçimlendirilmesi yoluyla oluşturulan alttan sosyal kontrole bırakmasının amaçlandığı görülüyor. Düşman yönetimler karşısında mevcut iktidar yapılarının dostlarla değişimini, hiç değilse istikrarsızlaştırılmasını hedefliyor. Dost otoriterler sözkonusu olduğunda ise arzu edilen şey, az sancılı bir değişimle istikrarın devam etmesidir. Despot rejimleri desteklediği için Batı’ya duyulan öfkenin, muhalefetin dayandığı özgürlük taleplerine arka çıkılmasıyla sadece yerel liderlere yönelmesi, değişim gerçekleştiğinde ise yönetime gelenlerin yine Batının dostları olması umuluyor. Bu süreçte muhalefetin ideolojik karakteri de dönüşüme uğruyor, iktidara giden yolların açılması karşılığında sunulan meşruiyet çerçevesi içinde yeniden tanımlanıyor.

Temel mantığına işaret ettiğimiz bu strateji 11 Eylül sonrasında Ortadoğu`ya yönelik Amerikan “dönüştürücü diplomasi”sinin kılavuzlarından biri haline geldi. 2004’te bir G-8 projesi olarak ilan edilen BOP/GOKAP da, Batının güvenliği için pasif devrimler aracılığıyla Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesi gerektiğini savunan bu yaklaşımın ürünüydü. Arap bilim adamları tarafından hazırlanan insani kalkınma raporları dayanak gösterilerek bölgenin “objektif” sorunlarına dikkat çekiliyor, bunların çözümü için Ortadoğu ülkeleri ile G-8’leri buluşturacak ortak mekanizmalar, projeler öngörülüyordu. Bu faaliyetler, otoriter yönetimlerin dış dünyaya karşı ördükleri duvarları aşarak sivil toplumlarla doğrudan temas kurulmasını sağladı.

Ancak iki önemli faktör, bu Batı, daha çok da ABD kaynaklı adımları durdurdu. Bunlardan ilki Irak`ta akmaya devam eden kandır. Özellikle işkence haberleri, demokrasi projesinin arkasındaki gücün inandırıcılığını yok etti. Amerika ile ilişkilendirilen her kişi ve grubun itibar erozyonuna uğradığı bir döneme geçildi. Seçimlere girmesi için teşvik edilen Hamas’ın sandıkta kazandığı zaferden hemen sonra seçmenleriyle birlikte cezalandırılması, projenin iflas noktasıdır. Amerika, İsrail ve Mübarek yönetimi gibi aktörleri buluşturan bölgesel statüko bloğu karşısında geri adım atmıştı.

Obama iktidarının projeyi raftan indireceğine dair işaretlerden biri, Dışişleri bakanı Clinton`ın 2009`da göreve başlarken Senato`da savunduğu “akıllı güç” yaklaşımıydı. İç politikanın ihtiyaçlarına cevap verme kaygısının izlerini taşıyan bu tanımlama çok fazla yenilik içermese de, pasif devrimler dizisinin desteklenmeye devam edileceğini ima etmekteydi. Obama yönetimi ve İsrail arasında daha ilk günlerden başlayan gerilim değerlendirilirken bu husus da dikkate alınmalıdır. Nitekim, örneğin Kahire`deki halk ayaklanmasının başladığı sıralarda yayınlanan Wikileaks belgeleri Amerika`nın Mısır`da sivil toplumun geliştirilmesi için yakın dönemde yeniden gayret sarf ettiğini ortaya koyuyor. İsrail ise bu politikaya karşı muhalefetini sürdürüyor.

Millet-imparatorluklar kavramı etrafında izaha çalıştığımız dünya sistemindeki çok merkezliliğe geçiş süreci, Türk dış politikasının yeni sistemik çerçevesidir

– “Model Türkiye” tartışması yaşanıyor ayrıca?

İsrail’in Gazze’ye yönelik ağır sivil kayıplarıyla sonuçlanan saldırılarına Türkiye’nin gösterdiği sert tepki, hem içerde hem de dünya kamuoyunda Türk dış politikası üzerinde halen sürmekte olan yoğun tartışmanın en önemli kavşak noktası sayılabilir. “Eksen kayması” ve “yeni Osmanlıcılık” da, bu tartışmada özellikle Türkiye’nin Ortadoğu’daki artan prestijini örtülü ya da açık bir kaygıyla izleyen kesimler tarafından gelişmeleri anlamlandırmak için başvurulan temel kavram çiftini oluşturuyor. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından bu yana izlenen Batı eksenli dış politikanın terk edilmeye başlandığı, Türkiye’nin eski Osmanlı hinterlandında neo-emperyal bir vizyonu hayata geçirmeye niyetlendiği iddiaları ısrarla dillendiriliyor.

Biz her iki iddianın da gerçeği yansıtmadığı, üzerinde iyi düşünülmüş analitik değerlendirmelerden ziyade politik kaygılardan kaynaklandığı kanaatindeyiz. Bununla birlikte Türkiye’nin yalnızca Ortadoğu’yla değil, dünya sisteminin geneliyle ilişkilerinde de bir mahiyet farkının ortaya çıktığı açıktır. Söz konusu farklılaşmanın temel sebepleri ise, dünya düzenindeki yeni eğilimler ile bunlara paralel biçimde Türkiye’de yaşanan dönüşümdür.

Millet-imparatorluklar kavramı etrafında izaha çalıştığımız dünya sistemindeki çok merkezliliğe geçiş süreci, Türk dış politikasının yeni sistemik çerçevesidir. Bu çerçeve geçmişle kıyaslandığında bölgesel güçlerin hareket alanlarını genişleterek işbirliği yapmalarını kolaylaştırıyor, hatta kimi durumlarda teşvik ediyor. Türkiye’nin son dönemde şahit olduğu siyasi ve ekonomik süreçler de özellikle seferber ettikleri maddi imkanlar ve bölgeyle ilgili temel algıların parametrelerini belirleyen kültür, kimlik ve zihniyet kodları üzerindeki tesirleriyle yeni dış politikanın içerdeki zeminini hazırladı.

Türkiye’nin modelliği meselesi, yukarıda işaret ettiğimiz farklılaşma sebeplerinden ilkinin nasıl okunması gerektiğini göstererek “eksen kayması” argümanının anlamsızlığını ortaya koyuyor. Türk diplomasisi, Ortadoğu’da Batı’yı dışlayan, hasım bir iktidar alanı inşa etmeye çalışmıyor. Bölgenin iç dinamiklerinin ürettiği taleplerle, Batı’nın ihtiyaç ve beklentileri arasında uyum kurabilmek için uğraşıyor, bunu başarabildiği ölçüde de etkili oluyor. Tartışmayı doğuran şey ise, ABD ve Avrupalılarınkiler ile bölge halklarının çıkarları arasındaki meşru dengenin günümüzde artık çok daha eşitlikçi bir noktayı işaret ediyor oluşu. Küresel düzeyden bölgesel merkezlere doğru güç akışını hızlandıran sistemik dinamikler, daha eşitlikçi ilişki biçimlerini mümkün ve arzu edilir kılıyor. Eleştirilerin önemli bir kısmı, yeni dengenin lehlerine işleyen eski statüko bakımından tehlikeli olduğunu düşünen çevrelerden yükseliyor. Bu endişeli odaklar, bölgede geçmişe kıyasla daha yüksek bir profil sergileyen Türk diplomasisini “Yeni Osmanlıcılık” başlığıyla takdim ederek Ortadoğu toplumlarını ürkütmeye, içerde de kültürel fay hatlarıyla örtüşen siyasi ayrışmayı dış politika alanına taşımaya çalışıyor.

– Mevcut süreç esnasında, Twitter ve Facebook gibi sosyal paylaşım siteleri de sıkça anıldı, tesirine inanıyor musunuz?

Belirli düzeylerde evet. Devletin denetimi dışında iletişim kanallarının varlığı örgütlenmeyi ve propagandayı kolaylaştırıyor. Ancak sosyal medyanın etkili olabilmesi için gerçek hayatta karşılığı olan siyasi yapılara ihtiyaç var. Birbirlerini hiç tanımayan insanların sosyal medya üzerinden kitleler halinde harekete geçmeleri çok kolay bir şey değil.

– Daha fazla bilgi, para ve silah sahibi olmanın geri kalanları yönettiği kanısında mısınız?

Bunları nasıl kullandığınıza bağlı. Gereklidir ama yeterli değildir diyebiliriz.

Kaddafi’nin devrilişi, hem Avrupalı müttefiklere  hem de bölgesel güçlere ait kaynakların “ortak hedef” için nasıl seferber edilebileceğini gösteriyor

– ABD için, Irak bahsinde, çekilerek yerleşiyor denmişti, çekilerek yerleşmeyi nasıl anlamlandırmamız gerekiyor?

ABD çekildiği takdirde, bölgede bulunduğu müddetçe kendisine yönelen muhalefetin yerini, kalması için yapılacak davetlere bırakacağını fark etti. Nitekim Irak’tan çekilen ABD, aradığı “daveti” Arap Baharı’nın rüzgarı ile İran’ın yükselişinin Ortadoğu’da yarattığı tedirginlikte buluyor. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, yani “monarşiler” her iki dinamikten de korkuyorlar. Washington, mevcut endişeleri şimdiye kadar iyi yönlendirdi. Örneğin, Libya operasyonuna meşruiyet ve maddi katkı sağlayan önemli unsurlardan biri, çifte korkudan doğan bu davettir. Kaddafi’nin devrilişi, hem Avrupalı müttefiklere  hem de bölgesel güçlere ait kaynakların “ortak hedef” için nasıl seferber edilebileceğini gösteriyor. Kosova operasyonu sırasında kullanılan kritik mühimmatın % 90’ını Amerikalılar harcamıştı. Libya’da bu oran tersine döndü. Körfez ülkelerine ait güçler çatışmalara bizzat katılırken, tek bir Amerikan askerinin botları Libya topraklarına değmedi. Aradaki fark, 2009’da Hillary Clinton’ın ağzından tanıştığımız “akıllı gücün” başarısı olarak değerlendiriliyor.

ABD’nin Irak’tan çekilme kararının da aynı ülke grubunu kaygılandırdığı anlaşılıyor. Libya operasyonuna verdikleri aktif destekle Arap Baharı’nın menzilinden çıkan monarşiler, İran’ı dengelemek için kaynaklarını Washington’un ayaklarına seriyorlar. ABD’den gelen Kuveyt ve diğer Kröfez ülkelerine yığınak yapılacağı ve NATO’ya “benzer” güvenlik yapılanmaları üzerinde çalışıldığı haberlerini başka türlü yorumlamak çok zor. Akıllı gücün manevraları, Amerika’nın bölgedeki varlığını dayandırdığı çerçeveyi değiştiriyor. Artık ABD, Ortadoğu’daki düşmanları ile hesaplaşmak için müttefik aramayacak. Bölge ülkeleri “kendi” düşmanları ile boğuşmak için Beyaz Saray’ın desteğini isteyecekler. O hasım İran olduktan sonra çaldıkları kapıdan eli boş dönmelerini kimse beklemiyor.

Tasvire çalıştığımız mekanizmanın layıkıyla işleyebilmesi, kutuplaşma dinamiğinin ve dost/düşman saflaşmasının bütünüyle coğrafyamıza transfer edilebilmesine bağlı. Bu süreç henüz tamamlanmadı, ancak etrafımızdaki gelişmeleri dikkatlice izlersek çok hızlı biçimde ilerlediğini farkedebiliriz.

– Bir yazınızda, “Moğollar, Türkler, Ruslar… yeryüzündeki mevkileri sayesinde anlam ifade eden tehdit nesneleridir” diyorsunuz?

Klasik dönem Batılı jeopolitikçilerin gözünden böyle görülüyor diyorum. Coğrafyanın öneminin altını çizerek, hasım kabul etikleri toplulukları aynı anda hem tehdit nesnesi haline getiriyor hem de hiçliyorlar. Böylece kitleleri seferber etmek için gerekli korku eşiği aşılırken, düşmana karşı hayranlık uyandırabilecek tüm yollar kapatılmış oluyor. Karşınızda önemli bir tehdit var, ancak bu tehdidin gücü sizden daha üstün bir medeniyeti vs. temsil etmesinden değil, bulunduğu coğrafyanın özelliklerinden kaynaklanıyor.

– Yine aynı yazıda ifade ettiğiniz üzere, Batı’nın tartışmasız üstünlüğü altında geçen insanlık tarihi açısından Batı dışı topraklar ne ifade ediyor, tarihin sonuna mı geldik, Batı batıyor mu?

Şu oluyor, Batı’nın mutlak üstünlüğü sona eriyor. Tek ve üstün medeniyet olma iddiasını yitiriyor. Medeniyetlerin çoğulluğunu esas alan yeni bir dönemin kapılarını araladık.

Demokrasiyi emperyalizmin truva atından ibaret gören çarpık bakış açısına da prim verilmemeli

– Dün barbarlara uygarlık götürme iddiasına sahip olanların, bugün demokrasi getirmekle meşgul olması bir rastlantıdan mı ibaret?

Değil elbette. Ancak demokrasiyi emperyalizmin truva atından ibaret gören çarpık bakış açısına da prim verilmemeli.

– Bu arada, geçmişten günümüze değin sözüm ona Batı karşıtlığının da Batının uydusunda konumlandığını görüyoruz, en azından ülkemizde, meselâ Batılı kavramlar üzerinden temellendiriyoruz karşı görüşümüzü de, nasıl yorumluyorsunuz bu vaziyeti?

Hegemonya mümkün olanın sınırlarını belirleyebilme yeteneğidir. Bir şeyi var edebilmek için önce onun mümkün olduğunu düşünebilmelisiniz. Bugün bunları sorgulayabiliyorsak değişim belirli bir aşamaya gelmiş demektir.

– Yeni bir dünya mümkün mü, yeni bir medeniyet tasavvuruna ihtiyaç var mı?

Hem mümkün hem de gerekli. Sondan başlayalım, yaşadığımız krizler zinciri eskinin nasıl  bir sorunlar yumağını temsil ettiğini gösteriyor. Bu tespitin ardından “yeni”nin arayışına çıkabilmek için, krizlerin çözümünü kriz öncesine dönmek şeklinde algılayan zihni tutumuzu değiştirmeliyiz. Kriz kavramına biraz yakından bakmak, bize yol gösterebilir.

Kriz, çok sık dilimize doladığımız ve üzerlerine bazen taşıyamayacakları kadar fazla anlam yüklediğimiz kavramlardan biri. Bu türden kavramları, kalıp kullanımlarının ötesine geçerek düşüncenin konusu yapmak istediğimizde işe etimolojiden başlamalıyız. Kriz kelimesi “bir hastalıktaki dönüm noktası” manasındaki Yunanca “krisis”dan geliyor. İngilizce’ye 15. yüzyılın başlarında geçmiş. 1600’lerden itibaren ise ekonomi gibi tıp dışındaki alanlarda karşımıza çıkmaya başlıyor. Bu seyir, Immanuel Wallerstein ve ekolünün kapitalizm için biçtikleri tarihlendirmeyi veri alırsak, kapitalizmin yükselişiyle yani ekonominin toplumsal alanda daha fazla öne çıkışıyla paralellik arz ediyor. Türkçe’ye “buhran” biçiminde çevrilişinin hikâyesini, Ahmet Cevdet Paşa Tezâkir’in ilk cildinde anlatır. Devletin geliri giderini aştığı için Fransızca ifadesiyle bir “crise” hâlinin doğduğunu, ancak bunun “lisân-ı Türkî’de” karşılığının bulunmadığını söyler. Bir gece Fuad Paşa’nın yalısında “buhran” kelimesini “crise”nın tercümesi olarak kabul ederler. İşin ilginci, Arapça kökenli buhran da tıp dilinden gelir ve Yunanca “krisis”la aynı anlamı taşır.

Bu açıklama bize, kriz üzerinde düşünmemizi kolaylaştıracak nasıl bir ufuk sağlıyor? Cevap, kelimenin kökenleri ile bizim kullanımımız arasındaki “hâl” farkında gizli. Kriz, tıp terminolojisinde üç farklı hâle işaret ediyor; sağlık, hastalık ve kriz. Biz ise ekonomi gibi alanlarda kullanırken bunu ikiye indiriyoruz. Kriz tabirine, ekonomik, toplumsal, siyasî vs. sistemlerin kendi mantığı içinde işlerken rayından çıkışlarını tasvir için başvuruyoruz. Bu da krizlerle yüzleştiğimizde, kriz öncesi durumdan başka bir “üçüncü hâlin” mümkün olabileceğini düşünmemizi zorlaştırıyor. Yani krizle karşılaştığımızda, yalnızca kriz öncesi duruma geri dönmeyi arzuluyor, bunu normalleşme sayıyoruz. Oysa kriz kavramı zihinlerimizde üç ihtimalli bir çağrışım yapsa, krizleri sistemik düzeyde dönüşümler için daha kolay fırsat sayabiliriz. Yeni bir medeniyet tasavvuru hakkındaki tartışma ve inşa çabaları da ancak bağısızlığını kazanmış bu zihin düzeyi ile anlam kazanır.

– Türkiye’nin siyasî sınırlarının Misak-ı Milli’ye göre çizildiğini biliyoruz, pekiyi Türklüğün kültür sınırlarını tanımlamak için yeterli mi bu?

Elbette yeterli değil. Kültür coğrafyamız, siyasi sınırlarımızın çok ötelerine ulaşıyor. Yeni dönemde klasik ulus devlet formundan belirli düzeyde farklılaşan mekanizmalar sayesinde kültürel coğrafyamızın daha geniş bir kısmıyla daha yakın temasa geçebileceğimizi düşünüyorum.

Orta Asya’nın geleceği için temel bir stratejik hedef belirlenmek istenirse bu, bölgenin jeopolitik öneminden kurtarılması olmalıdır

– Son olarak… Orta Asya coğrafyasının, sıkça jeo-politik yönleriyle anılması meselesine değinebilir miyiz, ne gibi getirileri oluyor bunun?

Ben getirisinden çok götürüsü olduğu kanaatindeyim. Övgü gibi kullanılan “jeopolitik önem” ifadesi, aslında bir edilgenliği anlatıyor. Coğrafyalara önem atfetmek, dünya politikasının rekabet hâlindeki temel unsurlarına mahsus bir imtiyazdır. Örneğin hiçbir analizde ABD’nin yahut Soğuk Savaş dönemi Rusya’sının jeopolitik öneminden bahsedilişine rastlanılmaz. Çünkü jeopolitik önem bu ana aktörlere, yahut bunları yakından ilgilendiren çıkar alanlarına olan uzaklık/yakınlık gibi konumlar sayesinde kazanılır. Belirli geçit noktaları, boğazlar vs. gibi coğrafyadan kaynaklanan somut farklılaşmalar ise “avantajları” oluşturur. Dünya sisteminin temel aktörleri, coğrafi avantajlara sahip olabilirler, ama bir başka gücün bu avantajlara politik önem atfetmesi düşünülemez. Bu avantajlar ancak kendi oyununu kuracak kudreti bulunmayan ülkelerin ellerinde toplandığında, esas oyuncuların ilgi göstererek pazarlık zemini yaratacakları “öneme” dönüşürler. Dolayısıyla, bir bölgenin küresel güç ilişkilerinin yönlendirici, merkezî öznesi mi, yoksa üzerinden strateji üretilen ikincil konumdaki nesnesi mi olduğu sorusunun cevabı jeopolitik önem dağıtıcılarla arasındaki ilişki tarafından belirlenir. Bu yüzden Orta Asya’nın geleceği için temel bir stratejik hedef belirlenmek istenirse bu, bölgenin jeopolitik öneminden kurtarılması olmalıdır. Eğer dünya sisteminin fay hatlarında biriken enerjinin işaret ettiği gibi büyük depremlere gebe bir geleceğe gün be gün yaklaşılıyorsa, söz konusu amacın gerçekleşeceği güzergâhta kol kola dolaşan yeni tehdit ve fırsatlarla karşılaşılacak demektir. Tehlikelerden uzak dururken, fırsatlardan istifade edebilmek için ise azimle ilerleyen adımlara kılavuzluk edecek bir ufka ihtiyaç duyulacaktır.

– Söyleşi için teşekkür eder, çalışmalarınızda muvaffakiyetler dilerim.

Ben teşekkür ediyor, Türkyorum’a yayın hayatında başarılar diliyorum.

Geçmiş Yazılar

Yorumlar

  1. Çok yararlandım bu röportajdan. Biziz cenahtan bu çapta tahliller yapacak isimlerin hala çıkıyor olması Allah’ın rahmetidir. Çok sevindim. Sağolun.

     

    Galip Tiryaki