Ayasofya

13 Ağu 2013

Medya Okuryazarlığı ve İşlevi: Özgürlük, Özgünlük, Düşünce Zenginliği

Yazan: HALİL İBRAHİM KOÇ

“6. Kuşkulu şeylere inanmaktan sakınmamıza olanak tanıyarak aldanmamıza engel olan özgür bir tutumumuz vardır. (…) 32. Ancak yeterli ölçüde bilmediğimiz bir şey üzerine karar verdiğimiz zaman aldanırız.”

[Rene Descartes, ‘Felsefenin İlkeleri’]

türkyorum - medya okuryazarlığı ve işleviİnsanın olay ve olgularla -dolayısıyla ‘anlam’la- örüntülü hayatında neredeyse ‘medya’ gibi önemli ve etkili bir araç yok denilebilir. Zirâ kitle iletişim araçları, kitleleri sarıp sarmalamakta (medyanın ideolojisi!) ve anlamın ikizinin yaratılması yöntemiyle aslından koparılan ve görünümün yok oluşunun yaşandığı bambaşka bir dünyanın (=gösterge çağının!) kapısını aralamaktadır.1 [Sözü edilen durum, -içinde bulunulan çağ bağlamında adlandırılan- ‘sanayi toplumu’ndan ‘bilgi toplumu’ denilen bir üst-evreye geçiş sürecini yaşayan -veyâhut da yaşamış olan- toplumlar için geçerlidir. Çünkü postmodern çağda, ekonomi politiği farklı bir yapıya bürünmüş (=gösterge ekonomi politiği) ve modern toplumdaki üretim ve değişim ilişkilerinde nirengi noktası olan “mal üretimi”, postmodern toplumda yerini “tüketici kitle üretimi”ne bırakmıştır.]

İnsanların (ya da insanî olanın) içinde yuvarlandıkları bu kara deliğe, hatta kitlenin bizzat üreticisi olan medyaya “iletişim ortamı” demek kâbildir. -Üstelik lügâti (sözlüksel) karşılığı da ‘kitle iletişim araçları’dır. Ancak postmodern dönemde insanı simgesel bir düzen içerisine hapseden ve gerçeğin taklidi sarmalıyla çevreleyen -görünürde iyi niyetli ve namuslu olan- bu araçların bir kullanım kılavuzunun bulunması gerekliliği öne sürülebilir. Nitekim araçların kitleleri güdümleyebilme gücü ve caydırıcı (ikna) özelliği, modellerin yaşam tarzımıza anlam (= yeniden-anlam / anlam üzerine anlam) vermesinden bellidir. Bu güdümleme ve caydırıcılığın dozajını azaltma noktasında kısa ve orta vâdeli bir yöntem ise, ancak -devletin ideolojik aygıtlarından birisi olan- eğitim vasıtasıyla oluşturulmaya çalışılabilir. Nitekim İletişim bilimi camiası [Türkiye’deki İletişim Fakülteleri, akademisyenler], bu yüksek dozaj güdümleme ve ikna sorununa yönelik çözüm formülünü eğitim kanalıyla yeni nesillerde oluşturulması gereken “medya okuryazarlığı” bilinci olarak görmektedir. Bu sebeple medya okuryazarlığı kavramı, gerekliliği çerçevesinden irdelenesi bir kavramsallaştırma olarak görünür.

Tek başına ‘okuryazarlık’ kavramı, yaşam boyu öğrenmenin, bilgiyi kullanmanın ve bu bilginin devamlılığını sağlamanın, etkin değişimler yaşamak ile yaratmanın gereği şeklinde târif edilir. Yani okuryazarlık; sosyal bir varlık olan insanın, ya da daha doğru bir ifadeyle, toplumsal varlık olabilmenin olmazsa olmazlarından sayılabilir. Zira insan, toplumsal içinde -yaşamında- sadece ‘etkilenen’ pozisyonunda değil; ‘etkileyen’ pozisyonunda da yer alacaktır. İşte okuryazarlık olgusu, bu toplumsal ilişkiler belirleniminin itkisi demektir. Bu iki nosyonu (=medya ve okuryazarlık) birleştirip irdelediğimizde de ortaya şöyle bir tanım çıkmaktadır: “Medya okuryazarlığı, medyayı kullanarak -ya da yaratarak- düşünce ve duyguları çeşitli kodlar ile mesaj(lar) hâlinde aktarmak ve bunun yanında mâruz kalınan medya mesajlarını -içeriklerini- en doğru biçimde çözümlemek ve özümsemektir.” Daha açık bir ifâdeyle medya okuryazarlığı, medyayı doğru kullanmayı amaçlayan bir bilinç şeklidir, -hatta şuurdur!

İnsanlar üzerinde medya okuryazarlığı bağlamında yapılacak bir bilimsel araştırma, -bahsini ettiğimiz- medya okuryazarlığı tanımının öngördüğü bilinç şeklinden çok uzak bir gerçeği yüzümüze vuracaktır. Ülkemizde ve dünyada yaşanan sosyal olaylar bu önsezinin kanıtı sayılabilir. Misâlen; bir dizide ölen hayalî kahramana yas tutulduğu ülkemizde görülen ve yaşanan, gülünç ama bir o kadar da acı olaylardandır. Aynı şekilde dünyadaki birçok savaşın, medyanın olayları gerçekten çok farklı yansıtmasından ötürü çıktığı da acı bir gerçektir. Hatta medya aracılığıyla bir gösteri mekanizmasına dönüşen politikanın sebep olduğu savaşlar da televizyon aracılığıyla gerçeğin senaryolaştırılıp teatral havada yansıtılması biçimine sokulmuştur. Kitleler ise cips eşliğinde bu savaşların keyfini çıkartmıştır/çıkartacaktır. Bu olayların yaşanmasına sebebiyet veren asıl mesele, medya okuryazarlığı bilincinden uzak olmaktır.

Medyanın okuryazarlık kalkanıyla korunmayan zihinleri manipüle etmesi ise daha büyük ve en başta çözülmesi gereken sorun sarmalıdır. Zirâ zihinsel etkinlikleri düzeysizleştiren ve düşünceleri tekdüzeliğe ircâ eden bu sarmal, özgürlüğe vurulan kelepçeden farksızdır. Sonuç itibâriyle “Özgürlük, zihinsel bir nitelik ve hâldir.”[Jiddu Krishnamuri] …Yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü kuvvet olan medya, diyemeyeceğim!… Gösterge çağının biricik nesnesi ve gerçeğin ikiz-kardeşi medya, bilgiden çok ‘enformasyon’ pompalamakta (=medya içerikleri sadece ‘enformasyon’ niteliğindedir!) ve zihinsel olan hakikat yerine kitlelerin ‘neyi’, ‘nasıl’ düşüneceklerini belirleyen bir baskı modeli olan hipergerçeği (=Aslının yerini alan ve onu yok ederek onun yerine geçen gerçek, imge, yanılsama, simülasyon) yaratmaktadır. Nitekim dergiler ideal bir yaşam tarzı oluştururken, magazinsel yayın içerikleri ideal bir beden ölçüsü ve renk zevki vs. üretir. Üstelik film ve reklam setlerinde, sahneler için oluşturulmuş imgelerin gündelik yaşamda da aynı rolde yer almasını bekleriz.

Geleneksel yaşam tarzının ve özgün zihinsel evrenin tersine çevrilmesinin nezdinde kültür endüstrisinin manivelası olan ve bittabi kullan-at kültürünün de kaynağı konumundaki medya, türdeş insan benliğinin üretimi yanında düşünebilme ve üretebilme cesaretini köreltmekte ve gitgide insanları melankoliye sürükleyebilmektedir. Çünkü medyanın kitlelere enjekte ettiği/dayattığı yaşam anlayışı, “özgürce davranmak/davranabilmek serbestiyeti” ile “sisteme entegre olmak mecburiyeti” paradoksunda bir “double mind”, yani aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık durumuna düşürebilmektedir.2 Böyle bir hegemonik yapı içerisinde özgürlüğün niteliği tartışmaya açıktır. Zira: “Aklın gelişip, olgunlaşması, ancak onun tam bir bağımsızlık ve özgürlüğe sahip olabilmesine bağlıdır. Buna ulaşana dek insanoğlu, içinde bulunduğu gruptakilerin çoğunluğunun doğru olarak inandıkları ya da öyle sandıkları şeyleri, doğru olarak kabul etmek eğiliminde olacaktır. Vereceği kararlar, sürü ile ilişkilerinde duyduğu ihtiyaç ve onlardan uzaklaşıp, yalnız kalmak korkusunca belirlenecektir.” [Erich Fromm]

Medyayı doğru kullanma bilincinden uzak bir biçimde zihinsel etkinliklerinin sığlaştırıldığı ve bunun dolaylı sonucu olarak özgürlüğünün kısıtlandığı kitlelerde, özgün fikir ve düşünce zenginliğinden söz edilemeyecektir. Edilse-edilse, bu sadece ve sadece güncel (=anlam) zenginliği, kombinatuvar (yapay-gerçek) model ve bunun sonucu olarak hipergerçek bolluğu olacaktır. Yani medya okuryazarlığı ile bu olgunun bir sonucu olan okuryazarlık bilincinin bireylerde oluşturulmamış olması, medyanın muhatabı olan ve mesajların kalıbına giren kitlelerin düşünme irâdelerini özgür ve hakiki çerçeve içerisinde kullanmasına engeldir. Türkiye’de bir anlamda özgün ‘düşünce’ ve ‘fikir’ zenginliğinden söz edilememesinin sebebi de bu durumdur diyebiliriz. Netice itibariyle vücudumuzun herhangi bir uzvu ve insanlık düzeyinde neredeyse onur meselesi hâline getirebildiğimiz medya, Baudrillard’ın dediği gibi, kitleler oluşturup, türdeş bir insan ve zihniyet akışı üretmek işlevi görebilmektedir.3

Tüm bunlar veçhile, özgür irâdenin, özgün bir benlik bilincinin ve düşünce zenginliğinin yolunun medya okuryazarlığı bilincinden geçtiği açıkça ve kolaylıkla söylenebilir. Çünkü medyanın, kitlelerin zihnine egemen olduğu/hükmettiği bir dünyada özgürlüğün itkisi medya okuryazarlığı bilinci sayılabilir. Bu noktadan bakıldığında, medya içeriklerini eleştirel bir perspektifle doğru çözümlemek ve özümsemek, yani medyayı doğru kullanmanın biçimi olan medya okuryazarlığı bilinci şu an için kısa ve orta vadede tek çözüm yolu olarak gözükmektedir. Bu sebeple Türk toplumunda bir ‘medya okuryazarlığı’ bilinci oluşturmak, hem Türk insanının özgürlüğü ve özgünlüğü husûsunda hem de düşünce ve fikir zenginliğinin var olması noktasında oldukça önem arzeder.

Not: Bu yazı, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinin “Medya Okuryazarlığı” dersi kapsamında uygulama projesi olarak hazırladığı “Hayatımız Medya” adlı bültende yayımlanan “Medya Okuryazarlığı Özgürleştirir!” başlıklı yazının genişletilmiş hâlidir.

 


 

1- Bu yaratılan dünyaya Jean Baudrillard, gerçek dünyanın hipergerçek hâli, simülakr dünya diyor. Simülasyon ve Simülakr, başka bir yazının konusudur.

2- Jean Baudrillard, Çev: Oğuz Adanır, Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı Yayınları, 6. Baskı, s. 125, 126

3- a.g.e., s. 102

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.