Topkapi Sarayi

9 Oca 2013

Medeniyet İnşasında İntizam ve Karmaşa

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

türkyorum - medeniyet inşasında intizam ve karmaşaBaşlıktaki intizam lafzından muradımız “düzen kuruculuk” tur. Yani bize yabancı, uzak ve dahi bizden gayrı değildir. Tarihi serüvenimizde taş üstüne koyduğumuz her taşta muhakkak etkisi olan ve onsuz kendimize benzemediğimiz bir “harmoni” dir intizam. Eskilerin sonraki nesillere aktarmada ihtimam gösterdikleri mühim kıymetlerdendir de aynı zamanda. Bizatihi kendisi ve türevleri üzerine pek çok atasözü, deyim bulunmakta, huzurun ve kudretin devamı için hayatî kabul edilmekte atalar tarafından. Kadim çağlardan beri hareket kabiliyeti yüksek, düzen kurmakla temayüz etmiş eski Türklerde intizamın en tepe hali “devlet” olarak şekillenmiş olsa da sosyal hayatın akışı göz önüne alındığında fark edilmemesi mümkün olmayan ahenk, hayreti fazlasıyla hak eder. Vakıflarıyla, medreseleriyle, tekkeleriyle,  esnafıyla, sanatkârlarıyla, köylüsü ve memuruyla imparatorlukların bir ucunda gerçekleşen vakanın, diğer ucunda aylar sonra duyulduğu dönemlerde var olan intizam, bugünden nazar edildiğinde bile imrenilecek bir başarının tezahürüdür.

Malumunuz bizde sosyal geçişkenlik üst düzeydedir. Kayıkçılıktan gelen ve liyakatiyle yükselmiş bir kaptan-ı derya pek sıradan misallerdendir. Lakin bildiğimiz manada bir aristokrasimizin olduğu söylenemez. Sermaye aktarımı yapabilecek iki kesimin önünde setler bulunduğundan eski imparatorluklarımızda nesilden nesile rafine kültür aktarımında sorunlar yaşadık. Bununla birlikte başarılı eğitim sistemimiz bu sorunları minimize edebilmişti. Müsadere sistemi nedeniyle üst düzey devlet görevlileri maddi varlıklarını sonraki nesle aktaramadı. Ticarette devletin sıkı kontrolünde olan kâr haddi nedeniyle de zengin ticaret erbabının zenginliği orta hallilikten öteye pek gidemedi. Elbette hem müsadere hem de kâr haddi uygulamalarının genelin menfaatine büyük katkıları vardı. Müsadere kaldırıldığında devletimiz zaten onulmaz dertlere gark olmuştu. Kâr haddini kontrol edemeyecek hale gelindiğinde gayri Müslimlerimiz dünya çapında anılır varlık sahiplerine dönüşmüştü. Haliyle setlerin ortadan kalkması bizim için uygun zamanda gerçekleşmemiş oldu. Beka derdine düşenin yüksek kültür tasavvuru ne kadar üst düzeyde olabilirse bizim son asrımızda da o kadar olabildi. Belki çöküş anının dinamizmi ve sonrasında yeniden nefes alabilmenin heyecanıyla geçtiğimiz asrın ilk yarısında tahrip olmuş medeniyetimizle ilgilenemememiz doğal kabul edilebilir. Hazindir lakin tabidir. Ama gündelik siyasetin kıskacında, bloklar arasında savrularak geçirdiğimiz o yarım asır yok mu? İşte esas can acıtan, keşkeleri dilimize pelesenk eden o senelerdir. Medeniyetimize can suyu olabilecek çapta münevverlerimizin gür sadâlarını kalabalıkların uğultusu içinde eriten o yıllar…

Yollar uzun, yollar çetrefilli… Başarı kolay değil, başarısızlık bir adım… Bu atmosferde işaretler, ışıklar, tabelalar, haritalar ne kadar mühim. Bunların varlığı kadar doğruluğu da can alıcı. Hatta yanlış bir tabelanın varlığındansa yokluğudur tercih edilen. İşte çağımızın imtihanı da burada başlıyor. Neon ışıklarıyla ve“Ben doğruyum.” nidasıyla ilgi çekmeye çalışan tabelalar ülkesinde medeniyet inşası ne müşkül iş! Ailesinden haram-helali görmüş, ilk romanlarıyla milli heyecanlara adım atmış, heyecanı okumasını, okuması heyecanını beslemiş memleketimizin tertemiz çocukları için neon ışıklarının flulaştırdığı bu ortamda yolu şaşırmamak, bir eğri üstünde 40 yıl doğru deyu koşturmamak ne büyük nimeti sayılır Hüda’nın. Kutsallık atfettiği kavramların bonkörce kendinden olmayan ağızlarda çınlamasına aldanmamak zor zanaat. Bilgiye ulaşmanın kolay, sahihliğinden emin olmanın meşakkatli olduğu çağda kontrol edilmemiş malumat kırıntılarıyla kıblesinin şaştığını fark etmeyen tertemiz insanlarımız…  Mankurt hikayesini anlatırken mankurtlaştığının farkında olmayanlar… Akıl hastanelerinde kendini Bonapart sananlara nazire yaparcasına kendini usta sanan işçilerin, mimar olduğu iddiasında olan kalfaların bulunduğu bir inşaatın sonunda ortaya çıkan eserin medeniyet olacağı iddiasında bulunamayız. Bu hal bir karmaşa halidir. Hırsızların kol gezdiği muhitte evinin kapısını açık bırakıp kümesin önünde nöbet tutma hali.  “Ne yapıyorsun? Eve koş!” uyarılarına, kümesi kutsayarak cevap yetiştirme derdine düşenlerimiz var. Bu karmaşadan medeniyet inşası için lazım gelen insan kaynağı elde edilebilir mi? Elde kalanlar bu işin altından kalkabilir mi? Diyelim ki kalktılar; kümes fetişistlerine dönüşen dünün medeniyet muhipleri öz medeniyetlerine de cephe alır mı? Allah’tan memuriyet zafere değil sefere…

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.