Ayasofya

10 Kas 2014

Makam, adam ve zaman

Yazan: AFŞİN SELİM

türkyorum - makam adam zamanKahramanlık çağı bitmişti artık. Uğurlar olsun. Elveda. Şimdi şartlar vardı. Bir de mazeretlerinden, mağduriyet devşirenler… Birileri düğmeye basmıştı yine. Görevlendirilmişlerdi. Mesele, kaçınılmaz olduğu kadar katlanılmazdı da. “Onlar” kararlıydılar: Düşüreceklerdi. Makamın yitirilmesinden daha ürkütücü ne olabilirdi ki? İki seçenek sunulmuştu önüne: Ya makam sahibi olacaktı, ya da adam olarak kalacaktı. Bir an evvel, ilgili açıklama yapılmalıydı kamuoyuna. Operasyon uyguluyorlardı üzerinde çünkü…

Bindiği bir vasıta gibiydi; işi görülsündü, ilk durakta inilsindi. Fakat alternatifsiz, tek seçenek olduğunu anlaması, daha ne kadar sürecekti? Tekrarlıyordu: “Eşit haklar” şunlar bunlar vesaire…

Ne münasebet? Makam işgalcilerinden olmadı. Masum bir istilaydı onunkisi. Evvel zaman içinde, kendisini layık görmüşlerdi oraya; çokça ve sıkça demokrat olduğuna inandıkları için. Fakat mevcudiyetini muhafaza etmeyi, zamanla, yegâne vazifesi bilmişti. Hakkını vermeliydi. Geçici bir heves değildi bu. “Üstündekilere dalkavuk, altındakilere gaddar” olarak yaşıyordu çünkü. Makam, yutmuştu onu. Söz vermişlerdi birbirlerine: İyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta…

Kural değişmeyecekti. Katiyen! Kişiliğini makamdan alması, makamdan sonra kişiliksiz kalacağı anlamına mı geliyordu? Neden olmasın… Mümkün. Makamıyla beraber kişiliğini de yitirmek istemiyordu. Nice badireler atlatarak ihya etmişti bugününü. İstediğine erişmişti: Makamıyla zikrediliyordu adı… Dahasının lüzumu yoktu.

Düşmek için erkendi henüz. Makam dedikleri neydi ki? Maksat veyahut vasıta… Ete kemiğe büründü, makam olarak gözüktü. Kahretsin! Kendisi için istiyorsa namertti.  Sorun neredeydi? Başkalarında… Çünkü başkaları müsaade etmiyordu. Onlar olmasaydı öyle olmayacaktı, onlar olduğu için böyle oldu.

Bugünleri de mi görecekti? Gördü. Hayat, pek riskliydi. Uğrunda yaşamayı göze alacak kadar. Olsundu. Behemehal, makamına tutundu. Sırf düşmemek pahasına. Nereden bilsin, evvel zaman içinde işittiği önerinin, yeniden karşısına çıkacağını: “Bir insanı tanımak istiyorsanız, onu büyük bir makama geçiriniz.” Durumdan vazife çıkarmanın hazzıyla, “Hemen” dedi, “Gecikmeksizin…”

Doyamıyordu heyecanına. İlerleyen zamanlarda zihnini sıkça meşgul eden sorularla yaşamaya alışacaktı: Hayatın gerçeği, gerçeğin hayatı, hayat ve gerçek, hayat, gerçek…

Sırf iyilik olsun diye, onu, yani makamıyla sınanan insanı tanımayı arzuladı; alelacele. Fırsattan istifade etmesi gerekiyordu. Fırsatlar, ne için vardı? İstifade etmek için. Peki, ya istifadeler ne için vardı? İfsad etmek için…

Şartlar olgunlaştı ve makamın üstünde buldu kendisini. Esasında makam onun üstüne çıkmıştı. Neticelendirmişti meselesini. Esaretti; adına “güç” diyordu. Uyum sağladı. Fakat endişe, kemiriyordu bünyesini: Kitleleri kurtarabilecek miydi, misyonu yoksa vizyonu ne işe yarayabilirdi? Telaşlandı. “Her şey dava için” diye seslendi muhatabına. Yükseldi. Zayıfların sırtına basa basa…

Bir reklam filminde işitmişti. Hafızasındaydı: “Yükseklerde olmak güzeldir.” Muhatabı olduğu bu güzelliği, bulunduğu makamla özdeşleştirmişti. Ne zaman hatırlasa, şehvetinin şiddetine yeniliyordu. Fakat yükseklere nasıl çıkıldığını ve o yükseklerden nasıl düşüldüğünü sorgulamıyordu bile. Kartallar gibi, yılanlar da yükseklerde görülebilirdi oysa…

Duruma göre pozisyon alıyordu daima. Profesyoneldi.  Başarısının arsızı ve azgınıydı. Farkındaydı: Kalabalıklar, imreniyorlardı ona. Niçin olacak, tutkuyla bağlıydı makamına çünkü. “Makam alınmaz, verilir” demişlerdi bir kere. Kıstasını liyakat değil, mensubiyet olarak belirlemişti. “Almadım, verdiler” diyerek sıyrıldı meselesinin ayrıntılarından…

Sömürdükçe semiriyor, semirdikçe sömürüyordu. İstikrarlıydı. “Ben” dedi bir kez daha, inat ve itinayla: “Gidersem, birlik ve beraberliğimiz kökünden dinamitlenecek…” İstiyordu ki, vazgeçilmez olduğunu kanıksayabilsinler. Veyl olsun…

Hayatı yaşanmaya değer kılan şey neydi? Bu sorunun cevabı üzerine çokça düşünmeye vaktinin olmadığına o kadar inanmıştı ki, bir nevi kötürümleşmişti zihni. Otoritesini muhafaza ettiği müddetçe, hayatı yaşanmaya değer görüyordu. Sahiden de, mutlak iktidar, mutlaka bozacaktı. Büyükleniyordu. Haddini aşa aşa…

Makamının bedelini ödemişti kendince. Şimdi ne mi olacaktı? “Haklı” olduğu için bedel ödettirmeliydi. Ah! İlkinde trajediydi, ikincisinde trajikomedi…

İddialı olduğu yer üzerinden gerçekleşiyordu imtihanı. Makamının müptelasıydı. Öznesinin nesnesi olmuştu. Medya diliyle ifade edecek olursak: İlkeli, seviyeli ve ölçülü bir ilişki yaşıyordu makamıyla. Gücünün makamı yoktu, makamının gücü vardı. Güçlü olmak için makam sahibi olmak gerektiğini biliyordu ve dolayısıyla bildiği ile amel ediyordu. Roldü, inanıyordu. Hükümsüz kalabalıkları imrendiriyordu. Kendilerine gökyüzü tahsis ettiği tanrıları vardı; yeryüzündekilere kayıtsız ve kaygısızda olsalar da, onları âdeta muhasebeci atamıştı kendisine…

Kalıcı izler bırakıyordu ardından. Fakat yetinmiyordu asla; tatminkârsızlığıyla kıyıcı ve yıkıcıydı. Sızlanıyordu: “Ben onu bıraksam, o beni bırakmıyor.” Sırrına vakıf olmuştu böylece, vazgeçilmez olmanın. Her ne varsa ise makamında ağırlıyordu. İyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta birlikteydiler. Dile kolay: İçinde bulunduğu süreç, kesintiye uğramıyordu. En azından o malûm vakte, hesap gününe kadar…

*Bu yazı ilk olarak Vefa Dergisi’nin 2. sayısında yayımlanmıştır.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.