Galatadan Yarımada

15 Şub 2012

Körlük ve Liberal Kapitalizm Eleştirisi Üzerine Notlar

Yazan: NURİ CİVELEK

Vicdânımızı titreten, yaz günü bile üşüten ama hayatı sorgulatan bir kitap : Körlük

Roman bir adamın yolda yeşil ışığın yanmak üzere olduğu bir an da kör olmasıyla başlıyor. Körlük , apansız kör olan birininin ve bu köre yardımcı olan bir adama,  tedavi etmek isteyen göz hekimine bulaşmasıyla ve körlüğün kısa sürede bütün şehir sathına yayılmasıyla faciaya dönüşüyor. Ancak bütün şehir halkında görülmeye başlanan süt denizine düşmüşlüğe teşbih edilen ve ‘Beyaz körlük’ olarak tabir edilen bu duruma yalnızca hekimin eşinde rastlanmıyor. İktidar hastalığın yayılmaması için insanları karantina altına alıyor. Olan biten her şeye şahit olan kadın kör taklidiyle karantinaya girmeyi başarıyor ve kargaşaya rağmen herkese yardımcı olmaya çalışıyor. Karantinadan dışarı çıkmaya teşebbüs edenler kolluk kuvvetleri tarafından kurşunlanmakla tehdit ediliyor. Açlığın büyümesiyle körlüğün eşitlediği insanlar arasında ortaya çıkan vahşilik kol gezmeye başlıyor. Karantinada iktidarı ele geçiren üçüncü koğuş zulme başlıyor. Merkezden gönderilen diğer körlerin yiyeceklerine el koyuyorlar, sonra zıynet eşyalarını göndermeleri karşılığında ekmek vereceklerini söylüyorlar daha sonra sıra kadınlarla cinsî münasebet kurmaya geliyor.Kadınlar itiraz ediyor, erkeklerin bir kısmı namustan söz ediyor, bir kısmı da ahlâkı düşünmenin sırası olmadığını zaten kadınların hafif meşrep olduğundan. Ancak ahlâkın bedelinin açlık olacağı ve aç karnına ahlâkın geçer akçe olmadığını kanaati ağır basıyor. Aç karnına ahlâk ya da hayvanî hazları tatmin karşılığında ekmek arasında bocalayan kadınlardan yedisi tecavüz için kuyruğa girmeye karar veriyor. Zamanla duruma âşina olan ve karnı doyan erkekler  “Daha fazla ekmek gelecekse kadınlar  mesaiyi arttırsın ”  diyecek hale geliyor.

Yaptıklarının vahametini düşünmeden talana katılma yarışına giren  üçüncü koğuş, kendi menfaati için başkalarının mağduriyetine yol açtığını idrâk edemeyecek kadar vicdânı körleşenleri anlatıyor. Zamanla, tecavüze uğrayan da, göz yuman da üçüncü koğuştan yayılan cinnete teslim oluyor.  Bir tek kişi hariç: Göz hekiminin eşi.

Hem fizikî olarak hem vicdânen kör olmayan tek kişi olan hekimin eşi bir gün sakladığı makası bir tecavüzcüye saplıyor ve isyânı başlatıyor. Daha sonra iktidarın gözcülerinin olmadığını fark ederek esârete son veriyor. Herkesin gözünü açıyor.

Aslında kitapta anlatılanlar üzerinde düşündükten sonra  psikolog Philip Zimbardo’nun, iki farklı yere pahalı birer araba bırakmasıyla başlayan hadiseler zincirinin düşündüm.[1]Suç oranı yüksek olan yoksul yere bıraktığı araba kullanılmaz hale gelir. Suç oranı düşük olan zengin yere bıraktığı araba ise herhangi bir zarar görmez. Zimbardo bu durum karşısında iki öğrencisiyle birlikte, arabaya yönelir ve arabaya vurmaya başlar. O esnada onlara birkaç kişi daha katılır etraftan. Diğer araba gibi, o araba da kullanılmaz hale gelir artık. Bu duruma dair şunu gözlemlemiştir: Demek ki şartlar değiştikçe, davranışlar da değişiyor!

Zimbardo’nun bu deneyinden haberdar olan ABD’li bir Belediye Başkanı ise, şunları dener şehrinde:

– Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine biri bir torba çöp bıraksın, o çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.

-Metruk bir bina tasavvur edin. Binanın camlarından sadece biri kırık olsa bile, o camı hemen tamir ettirmezseniz, yoldan geçen herkes bir taş atıp binanın tüm camlarını kırmaya başlar. Ben, ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim.

Körleşme insanlığın yağma edildiği bir talan sofrasına dönüşmesi de aynı psikolojik kanunun tezahürü olsa gerek.
Kapitalizmin, liberal demokrasi adı altında üstelik bireyci mutlu kılma ve zenginleşmeyi arttırma iddiasıyla ortaya çıkması rağmen mağdur kalabalıklar yaratması da beyaz perdeli körlük gibidir. Bireyi cemiyetle olan organik bağının zayıflamasıyla yalnızlaşması ve sömürülmeye müsait bir hâle gelmesi bireyin kutsanmasıyla atbaşı gitmekte oluşu ne yaman çelişkidir..

Kitabın  noktalama işaretleri açısından Türk okuyucusunu zorlayacak bir kısırlığı var. En azından kendi namıma alışkın olmadığım bir durum. Ancak  virgül hariç noktalama işareti kullanılmaması bir körün el yordamıyla yoklayarak ilerleyişi düşünüldüğünde okuyucuyu kişilerin durumuna muvafık bir  ruh haline içine çekmek için tercih edilmiş olabilir. Kurgu zenginliği açısından muhteşem, politik eleştirileriyle ufuk açıcı bir eser. Bir başka dikkat çeken bir başka husus kitapta kişilerin adının olmamasıdır. Bu tercih herkesin zalimleştiği ve hatta mağdurken zalim olabildiğini fark etmediği dünyada isimlerin öneminin önemli olmadığı ve bireyi kendi tanrısı kılmak isteyen düzen eleştirinin parçası olarak da görülebilir. “Homo homini lupus: insan insanın kurdudur!” sözünü herşeyi anlatmaya kafi.

İnsan fizik açıdan kör duruma düşebilir ama kitapta körlük metaforuyla anlatılmak istenen düşünce, körlükle beraber asıl körlüğün gelmesi ve şairin insan tabiatı için ‘Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.’  derken bahsettiği kirli oluğun öne çıkışı, açlığın ve en önemlisi doyumsuzlukla kargaşaya sürüklediği kalabalıkların içler acısı hâlidir. Kitapta körlüğün bildiğimiz körlerin karanlık algısından farklı olarak beyazla anlatılması, muhtemelen zincirlerinin farkında olmayan kalabalığın zincirlerini bir uzuv gibi görmesiyle bu zincirlerle tekvücud olma halini anlatıyor.O yüzden ‘hür olduğu algısı içinde köle insanlar’  tezatına dikkat çekmek için beyazlık ve körlük zıtlığına başvurulmuş olabileceği kanaatindeyim.

Kapitalizmin, liberal demokrasi adı altında üstelik bireyci mutlu kılma ve zenginleşmeyi arttırma iddiasıyla ortaya çıkmasına rağmen mağdur kalabalıklar yaratmasını akla getiren bir metafor olarak Beyaz Körlük…

Nobel ödülü alan eserin tesiri hâlâ üzerimde ama ben de bir dönem uçurumun kenarında gezindiğim için yazara  üzüldüm çünkü ölmeden evvel bir mülâkatını okuduğumda onun şu sözlerine şahit oldum:

“Evet, su katılmamış bir ateistim ve bunun bin tane sebebi var. sadece bir tanesini hatırlatayım size. kainat yaratılana kadar, ebediyette, tanrı hiçbir şey yapmadı. sonra, nedendir bilinmez, onu yaratmaya karar verdi. altı günde yaptı bunu, yedinci gün istirahate çekildi. o günden beri istirahatte. ebediyen de istirahate devam edecek. ona nasıl inanılabilir ki?”
(bir+ bir, sayı 4, haziran-temmuz 2010, sf. 53.)

José Saramago’nun toprağı bol olsun!

Mühim bir not: Aklı-vicdânı olan herkes, Tanrı’nın yeryüzündeki hâlifesidir. Onun istirahatte olduğunu söylemek için irademizin olmadığını iddia etmek lazım.

[1] Söz konusu hadiseler, Afşin Selim ağabeyimin 16 Kasım 2009’da Yeniçağ gazetesinden yayımlanan “Herşeyin ilki…” adlı yazısında geçmektedir.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.