Sultanahmet Ahırkapı Feneri Adliye ve Ayasofya

2 Oca 2013

Karakoç: Güzellikler her zaman samimiyet ehliyle beraber olsun…

Yazan: EDİTÖR

Abdurrahim Karakoç

Evvel gidenlerle sohbet maksatlı, bahsi geçen isimlerin değişik eser, gazete ve dergilerde yer alan “kendi” ifadeleri derlenerek hazırlanmıştır.

Abdurrahim Karakoç; 1932, Kahramanmaraş doğumlu. Şair olan dedesi ve babasının etkisiyle küçük yaşlardan itibariyle şiire ilgi duydu. Kardeşleri de kendisi gibi küçük yaşlarda şiir yazdı. Karakoç’un şiirlerden bazıları bestelenerek birçok sanatçı tarafından seslendirildi. Bestelenen eserlerinden “Mihriban’”, unutulmaz türküler arasında yerini aldı. Şiirleri, birçok araştırmaya konu oldu. Şimdiye kadar 12 şiir kitabı ve makalelerinden derlenen bir nesir kitabı yayımlanman Karakoç, günümüz halk şiirinin en büyük ozanlarındandır. Kendisinin gazete yazılarından derlediğimiz bu kurgu söyleşiyi “Türkyorum” okuyucularının istifadesine sunuyoruz.

 Afşin Selim / afsinselim@gmail.com

– Sizin dilinizden nakledecek olursak, Abdurrahim Karakoç kimdir?

Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 1932 yılında dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle-böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, “Özlenecek neresi var?” diyebilirler, amma ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıştım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler. 

Bana gelince: Sağolsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, “bilimsel” cüppeliler, entellektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkağıtçılar vs. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum.

Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular. En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım(!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah kısmet ederse… 

Abdurrahim Karakoç 2Dert bir değil, elvan elvan…

– O malum soru da size de sorulmuş olmalı: Ne olacak bu memleketin hali? 

Nasreddin Hoca bir şehre gitmiş… Adamın biri soruyor:

“Hocam günlerden hangi gündür bugün?”

Hocanın cevabı net:

“Ben buranın yabancısıyım.”

Bre hocam, şu köhne dünyada yerli kim var…

Dert bir değil, elvan elvan…

Ben ancak hatırıma geldiği gibi yazmaya gayret ediyorum. Rab’bim şaşırtmasın. Çaresiz hallere düşürmesin inşallah. Nereden bakarsam idrakime açıklık getirmesini diliyorum. Maddi ve manevi güzellikleri bize, bizim gibi gariblerin tamamına doğursun. Güzellikler her zaman samimiyet ehliyle beraber olsun. Halimiz Yaradana ayandır. Bir tabiilik ve tabiatın en muhteşem başlığını talık derecesinde. Neydi o günler? Herkesin hemdert olduğu zamanları hatırlarım.

Ah güzel kardeşlerim, ah! Amma, güzel kardeşlerim dediğime aldanmayın. Sizdeki güzellikleri ben aşındırdım. İçimdeki aşk, deli devran kalıbında kendini gösteriyor. Ne olacak şimdi? Ne ineğimiz alıyor, ne buzağımız emiyor. Bütün dünyanın derdi galiba bana düştü. Ak saydım kara çıktı. Sinemde yara çıktı. Ben kendi telemimde yargı işliyorum. Vay benim güzel hayallerim? Deli dolu günlerimize aşırı saygı duyuyorum. Ne yapsak acaba? Yoruldum vallahi…

 

– Yıllarımın çoğunu adalete hasreyledim demiştiniz. Netice alabildiniz mi? 

Bazen öfkelendiğim zamanlar oldu ve en sert ifadeleri kullandım:

Ölürsen de hak yedirme, hak yeme
Aka kara, karaya da ak deme
Adaletten ayrılırsa mahkeme
Bir hakime, bir de kanuna tükür…

Bu şiiri yazdığımda daha bekârdık, gençtim, enerjiktim. Mahkemeye veren olmadı. Çünkü “savunması içinde” diye hayıflanmış o günün yüksek yargı mensupları…

Geç kalan adaletin adalet olmadığı varsayımından hareketle “Hakim Bey” şiirini yazdım. Bazıları mübalağa yaptığımı sanmıştı. Bazı kıtalarını beraber okuyalım:

Gene tehir etme üç ay öteye,
Bu dava dedemden kaldı hâkim beğ.
Otuz yıl da babam düştü ardına;
Siz sağ olun, o da öldü hâkim beğ.

Kırk yıl önce; yani babam ölünce,
Kadılıklar hâkimliğe dönünce,
Mirasçılar tarla, takım bölünce,
İrezillik beni buldu hâkim beğ.

Yaşım yetmiş iki, usandım gel-git;
Bini buldu burda yediğim zılgıt.
Eğer diyeceksen: ‘bana ne, öl git!’
Oğlumun bir oğlu oldu hâkim beğ.

Sekiz evlek tarla, bir geverlik su,
Yüz yılda höküme bağlanmaz mı bu?
Kazanmasam da hu, kazansam da hu!
Canım ta burnuma geldi hâkim beğ.

Keşife-meşife, damgaya, harc’a
Kanımız kurudu harca da, harca..
Sayenizde avukatlar yıllarca,
Fakiri yoldu da yoldu hâkim beğ.

Mübaşir itekler, kâtip zavırlar;
Değişti bizde de göya devirler.
Yüz yıl önce adam yiyen gâvurlar,
Tapucuyu aya saldı hâkim beğ.

Kabahat sizde mi, kanunlarda mı?
Şaşırdım billâhi yolu yordamı..
Kızma sözlerime alam kadanı,
Sıkıntıdan içim doldu hâkim beğ.

Mülkün temeliydi adalet hani?…
Bizim hak temelde saklı mı yani?
Çıkartıp ta versen kim olur mâni?
Yoksa hırsızlar mı çaldı hâkim beğ?!

Hem davacı pişman, hem de davalı..
Bu yolda tükettik çulu, çuvalı.
Sabret makamından çalma kavalı,
Sürüler ekine daldı hâkim beğ.

Maksadım size şiir dinletmek değil. Mukayese yapmanız için dün nerede bugün nerede

olduğumuza bakmanızı istiyorum…

Yüksek yargı depolarında karara bağlanmamış milyonun üzerinde dava dosyası küflenmiş bekliyor. Yakın bir zamanda eskilerin “müruru zaman” dedikleri, yenilerin “zamanaşımı” meydana çıkacak. Garib gureba takımı değil, ülkenin iri başları zamanaşımı sebebiyle suçtan cezadan kurtulacak. Niye? Çünkü hâkimlerimiz yetersizmiş. Hiç kimse, “nazik bedenimizi incitmek istemediğimiz için” doğruyu söylemiyor…

 

– Çeşitli vesilelerle, sözün bittiği yerde olduğumuz sıkça dillendiriliyor, sizce de söz bitti mi? 

Abdurrahim Karakoç 3

Sözün bittiği yer demiyorum; çünkü söz bitmez. Sözün başladığı noktalar elbette çoktur, lakin hatırda kalacak ve ibret alınacak söz her ağızdan çıkmaz. Bakarsınız bir yerde, ummadığınız kimseden hayal bile edemeyeceğiniz güzel söz sadır olmuş. Sözün münasibi ve mükemmeli çalıyı dolanmadan, tıpkı savaştaki gibi göğüs göğse, biz ona döş döşe derdik, olanıdır.

 

– Peki, gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Saz çalar türkü söylerdik. Şimdi yalan söylüyoruz kesintisiz. Güreş tutar cirit oynardık. Şimdi koca koca adamlar utanmadan yalan söylüyorlar. Şiirlerimiz vardı, hikâyelerimiz vardı tertemiz. Şimdi küfür ve hakaret öğütüyoruz zaman değirmeninde. Komşularımız vardı, dostlarımız vardı. Hepsi gitti, şimdi palavracı edepsizler geldi. Menkıbelerimiz, destanlarımız vardı, seve seve dinlerdik. Şimdi anlatılan öykülerden tiksintimiz kabarıyor. Meydanlar kirli, meydanlar bataklık, meydanlar ürpertici. Köroğlu bizimdi, Dadaloğlu bizimdi, mertlik bize mahsus hasletti. Şimdi iğrenç ve müstehcen şarkılara yakalandık. Sebepli-sebepsiz korkulara yakalandık. Velilerimiz vardı, keramet gösteren delilerimiz vardı. Maalesef üçkâğıtçımız arttı, yalan yumurtlayan kravatlı tavuklarımız arttı. Meydanlar yine meydan. Amma değişti pek çok insan. Kemal çağında cahaletle yatıp-kalkan seçilmiş utanmazlarımız arttı. Ne yapabiliriz diye düşünmek de faydasız. Atalarımız “Kem aletle Kemalat olmaz” buyurmuşlar, ne yazık ki bizler aletin en kemini, kılavuzun en körünü tercih eder olduk…


Bazen “anamız” dediğimiz, bazen “sadık yarimiz” saydığımız toprağımız bozuldu…
 

– Neden bu hallere düşüldü?

Yalan söylemeden, aldatmadan, üç kağıda getirmeden bozulmamış bir şey gösterin bana. İnsanları sormuyorum size. Çünkü insanların bozula bozula ne hallere düştüğünü çekirgeler, bukalemunlar bile öğrendi. Havamız bozulmadı diyebilir misiniz? Sularımız bozulmadı diyebilir miyiz? Toprağımız… Bazen “anamız” dediğimiz, bazen “sadık yarimiz” saydığımız toprağımız bozulmadı mı? Kim bozdu, kimler bozdu? Aydan, yıldızlardan istilacı ve bozguncu yaratıklar mı, yoksa bizler mi bozduk? Her şeyin su’nisiyle tanışan hava, su, toprak şaşırmaz da ne yapar? Dengeler bozuldu diyorum. Elbette bozulacak. Bozulmazsa namertlik yapar. İlim dedik, bilim dedik, teknoloji dedik yapmadığımız yıkıcılık kalmadı. Aklıma düşmüşken sorayım: Biz bozulmadık mı bre canlarım biz? Yani insanlar, Yüce Yaratıcının yarattığı “Eşref-i Mahlukat” denilen insanların hangi noktasında bozulmamış tabii haliyle duran ve sizlerin gördüğünüz yerler var? Yalan söylemeden, aldatma tulumuna yatırmadan bana cevap veriniz. Mümkünse tabii…

Biliyorum çok yorulacaksınız, amma parmak ucu kadar bir gerçek görseniz, bulsanız büyük kazanç sayacağım. Peki, neden bu hallere geldik veya getirildik? Soyguncuların soygunu kolaylaşsın diye. Vurguncu taifenin gayrimeşru yolları sonuna kadar açılsın diye. Despotlar başımızdan inmesinler, orada mıh kessinler diye. Toklar biraz daha tok olsunlar, açlar biraz daha aç kalsınlar diye. Başka türlü kocaman bir ülkeye boş adamlar, seviyesiz gevezeler, tescilli zırzoplar 30 yıl, 40 yıl bila fasıla veya danışıklı gitgellerle idare edilebilir mi? Edebilirler mi? Bizde maalesef hepsi oldu…

Kollar yorulmuyor, kuyular dolmuyor…

– Mesele çerçevesinde, muhtemelen asırlar önce söylenmiş bir söz geliyor aklımıza: “Bir deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz.” Siz ne diyorsunuz?

Demek oluyor ki o zamanlar deli az olurmuş memleketlerde. Kuyudan taş çıkarmayı meziyet veya vatana hizmet addeden azimliler ancak ve ancak kırkı bulurmuş. Şimdi durumlar felaket… Her sabah kalkışta veya akşamları yatarken kuyulara taş atanların çokluğu insanın tüylerini diken diken ediyor. Kollar yorulmuyor asla. Kuyular dolmuyor. “Kuyuların dibi delik mi?” diye soran olmuyor. Bu ne kepazelik diye hiçbir yerde soran olmuyor. Benim aklıma “gülünç hakikatler” geliyor zaman zaman. Diyorum ki, bu kuyu taşlayıcıları kadrolu görevliler mi? Taşı pervasız atanlar ücretlerini kimlerden alıyorlar? Orantılı bir miktarını devlet bütçesinden aldıkları bilinse de kâfi gelmez. Zenginlerimiz ne güne dururlar? Taş başı prim öderler ve geri döner hazine-i hassadan iade alırlar. Esas derdimiz taş çıkarma ahmaklığıdır. Sana ne kardeşim? Atan atsın taşını. Kuyu ister dolsun, ister yarım kalsın. İlle de taş çıkartmak üstünüze vazife mi? Dönüp bakmazsınız, taş atıcılar kendiliklerinden fariğ olurlar. Başka çaresi yoktur bu acayipliğin…

– Beyin ve yürek eksikliğinden bahsetmiştiniz bir yazınızda, beyin ve yürek eksikliği mi yaşanmakta?

Abdurrahim Karakoç 4

Dünya klasiklerinin en eskilerinden ve en değerlilerinden Kelile ve Dinme isimli eserinde Beydeba, idarecilere ibret olması için hayvanları konuşturur…

Bir fıkrası şöyledir:

Aslan yaşlanmış, av avlayamaz durumda… Üstelik hastalık halleri de çoğalmış… Dağ tıbbiyesinden mezun doktorlar teşhis koyarlar, çaresi için, genç bir eşeğin yüreğini ve beynini yerse şifa bulacağını söylerler…

Tilki yardımcı olmak ister… O tilkinin partisi hangisidir hiç kimse bilmez…

Tilki bir eşek postu bulur ve aslana giydirir… Sonra gider, çayırda yayılan bir dişi eşeğe der ki:

Ne yalnız otluyorsun? İlerde bir erkek eşek var, senin gibi güzel ve asil bir eşek arzulamaktadır… Gel götüreyim baş, göz edeyim sizi…

Eşek ya, hemen inanır… Düşer tilkinin peşine, eşek postuna bürünmüş aslanın yanına varırlar… Aslan açlıktan kıvranıyor… Av ayağına gelmiş, hemen saldırır… Eşek korkar-kaçar…

Tilki tabir caizse tam Avrupa Birliği diplomatı… Varır eşeğin yanına: “Yahu sen niye kaçtın? O heyecandan sana saldırdı… Hadi korkma gidelim, çok hoş durumlar olacak…” Eşektir, inanır eşekçe… Bu sefer aslan temkinli davranır, yanına iyice yaklaşan eşeği pençeyle vurur, yıkar…

Tilki, sanki İsrail gizli servisinden yetişmiş gibi aslana der ki:

Kralım, su akan derede yıkan ki temizlenesin, ondan sonra eşeğin yüreğini, beynini yiyesin, şifaya kavuşasın…

Aslan yıkanmaya gidince tilki, eşeğin yüreğini ve beynini yer, aslanı bekler… Aslan geldiğinde bakar ki, eşekte ne beyin var, ne yürek…

Nedir bu, diye sorar tilkiye…

Tilkinin cevabı hazır:

Asaletmeap kralımız, o eşeğin beyni ve yüreği olsaydı ikinci defa aynı hataya düşmezdi…

Dev aynasındaki siyaset delilerine etli, sütlü, kaymaklı gelecekler diliyorum…

– Dünümüz  nasıldı sizce?

Ellerini ılıktan savuğa vurmayan, yattığı yerden yüksek kazanç elde eden seçilmiş “sayın”lara imrenmeyen yoktur maalesef. Kimi parti tutar kazanır, kimi haram yutar kazanır. Hiç mi helâl kazanan yoktur yurdumuzda? Olmaz olur mu? Amma onlar tarihin eskimiş, yıpranmış, şirazesi kopmuş sayfalarında kaldılar.

Siz her sabah büyük çiftliklerin kavgacı kel horozlarının kanat çırparak muhayyel hedeflere hücuma kalktıklarını görmüyor musunuz? Bitmez bu yem kavgası. Ta ki bir taraf yok oluncaya kadar… Ta ki yandaş, yoldaş, soldaş cengaverlerin kasaları, keseleri ağzına varıncaya kadar doluncaya…

Bir kısmımız hiç anlamadık. Bundan sonra da anlayacağımız çok şüpheli. Bir kısmımız haddinden fazla anladılar ki, “Hele biraz da biz” diye diye yemedik halt bırakmadılar. Yahu kardeşim 30 sene, kırk sene, elli sene, yetmiş sene siyaset davulu çalınır mı?
Çaldılar. Hem siyaset davulu çaldılar, hem sevmediklerine iftira karası. Öyle cazip hale geldi ki “kaymak yeme” hastalığı, adını “seçim” koydukları kayırmalı, doyurmalı oyun büyük rağbet kazandı. Hiçbir siyasetçinin ve cazgırlarının “artık yorulduk, yeter” dediklerine şahit oldunuz mu? Olamazsınız, çünkü kaymak tatlı imiş. Partisiz de yapılıyor halkın nabız atışlarına müdahale. Bakıyorsunuz eski tüfekler, eski namlı yiyiciler bir mekânda toplanmışlar tef çalıp oynuyorlar.

Bana inanmazsınız. İnanmamakta hakkınız vardır. O zaman size 49 sene, 67 sene bürokratlık yapanların emekliliği yeni bir fırlama, fırlatma mekanizması zannettiklerini, tekraren bilenerek “kaymak yeme” mekânlarına dalıverdiklerini gösterebilirim.

Örnek mi istiyorsunuz? Örnekten çok ne var ki? Tabii istisnalarını görmekteyiz… Mesela Sayın Demirel gibi ununu eleyip eleğini duvara asan yok mudur? Vardır görebilirseniz… Demirel’den esinlenerek, hizmetlerini katmerlemek isteyenler o kadar çok ki, şaşar kalırsınız. Devlet çapında encümen kuranlar mı dersiniz? Seçim atmosferinde voli vuranlar mı dersiniz? Üzülerek, ya da iftiharla derim ki: Mezarlıkların ana kapısına “Küllü nefsin zaikatül mevt” ayetini ne diye takarlar da “Her canlı ölümü tadacaktır” gerçeğini hatırlatırlar? Ayıp değil mi?

Büyük adamlar, büyüklükleri yalakalarından menkul zatlar hiç ölür mü? Onların asli vazifeleri kaymak yemektir. Yemesini bilmeyenlere inat yemeliler. Ölümü hatırlatmayın Nemrut takımına. Gazetelerinde haftası geçmez, “Ölüme meydan okudu, Azrail’e çalım attı” türünden Firavunca beyanlar.

Geldik bugünlere… Benim hafıza kaydımda ne parti yazılıyor, ne seçim. “Oy vermek her vatandaş için kutsal bir vazifedir.” Acaba öyle mi? Aslında en kutsal görev sırası gelenlere kaşık kaşık kaymak yedirmektir. Dev aynasındaki siyaset delilerine etli, sütlü, kaymaklı gelecekler diliyorum. Şeytan moruk bağışlasın beni. Zira zülfüyara dokundum ister istemez…


Müslüman, insanlık hukukuna saygılıdır…

– “Kime gardaş diyeceğiz?” diye sormuştunuz, günün birinde. Cevabını buldunuz mu?

Bir şiirim var, onu hatırladım:

Yalan dolan ile garib köylümü

Aldatıp soyana gardaş mı deyim?

Allah’ın emrine isyan edip de

Şeytan’a uyana gardaş mı deyim?

İslami bir düstur var elimizde… O düstur der ki: “İnnemel mü’minune ıhvetün…” Yani Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Müslüman olmayanlar kardeşlik yakınlığında olmasalar dahi, her Müslüman insanlık hukukuna saygılıdır. Amma… “Biz bundan sonra Türklerle beraber olamayız” restini çeken kadına kardeş veya bacı demeye dilimiz varacak mı? Benim dilim varmaz. Yüzleri maskeli, ellerinde taş ve molotof kokteylleri bulunan, masum vatandaşların evlerini, dükkânlarını, arabalarını yakan-tahrip eden, zibidi oğlanlara ve onların babaları olacak umursamaza “kardeş” demek, siyaset icabı da olsa, bana göre seviyesizliktir… Tarihin binlerce yıl derinliğinde kalıp unutulan “Zerdüşt dinini” İslam’dan evla gören sapık nereden benim kardeşim oluyor? Bariz bir yanlışlık var. 40 bin civarında Türk ve Kürt insanını kendi nemrutluğuna feda eden kardeşler arasına ateşten pimler sokan, bencil, ırkçı, cahil Öcalan olsa olsa bu ülke düşmanlarının kardeşi olabilir. Benim ve benim gibi ırkçılığı reddedenlerin değil…

Her gün ayrılık havası öttüren, dinsizleri, gayrimüslimleri, Türkiye düşmanlığı yaptıklarından ötürü kutsayan, adaletle, insanlıkla irtibatlarını kopartan ırkçılarla, Ortadoğu’ya mahsus, ismi dahi telaffuz edilmeyen dinleri sahiplenerek, Müslümanlığı tezyif tahkir eden serseri tiplere kardeş demeye ne gönlüm razıdır, ne dilim…

Karakollarımı bas, askerlerimi, polislerimi katlet, kardeşim ol… Kolay mı, mümkün mü? İkisi de değil.  Benim kardeşim vatan toprağına mayın tuzağı kurmaz…

 

– İlgilisi hatırlayacaktır. Bir yemininiz vardı. Münasip görürseniz, söyleşiyi yemininizle tamamlayalım? 

İçimden geldiği gibi seslendirdim. Değerlerimi yükledim yeminime. Okuduğunuz zaman göreceksiniz. Mayasında ne laiklik ilkesi var, ne de sistemin dayattığı beşeri ilkeler…

Okuyalım:

Canım sağ oldukça rahmetli babam
Susarsam, hakkını helâl etmesin.
Ak sütün emziren ihtiyar anam,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Yerindedir daha aklım, iradem
Ve işte yeminim, işte ifadem!
İlk insan, ilk nebi Hazreti Âdem,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Meylim ne şöhrete, ne saltanata;
Hak için sarıldım ben bu sanata;
Kür-Şad, Bilge Kağan, Oğuzhan Ata,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Önümde dururken Türklüğün hâli,
Susup da boynuma almam vebali;
Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali(r.a)
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Esir iken Kırım, Kerkük, Türkistan,
Bana zindan olur Maraş, Elbistan
İbni Sîna, Dedem Korkut, Alparslan
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

İmanda bu fire, zillete bu zam!
Doymuyor yüreğim ne kadar yazsam.
Farabi, Gazali, İmamı Azam,
Susarsam, hakkını helal etmesin.

Nusret versin yeri, göğü yaratan
Çekip çıkartalım akı karadan
Ertuğrul Bey, Osman Gazi, Murat Han,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Ülküm aşk çölünde Veysel Karani
Ulubatlı Hasan eyler göreni
Fatih, Ak Şemsettin, Molla Gürani
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Bu yol bahadırlar, ermişler yolu;
Kendini davaya vermişler yolu!
Şeyh Mevlana, Derviş Yunus, Köroğlu,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Türkçe sevdalanan, İslâmca yanan
Adar milletine bir değil bin can
Yavuz Sultan Selim, Barbaros, Sinan
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Uyutulmuş köy, nahiye, ilçe, il
Yüreğimi yetmiş yerden yara bil;
Mehmet Âkif, Osman Batur, Şeyh Şâmil
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

İçimde İslâm’ın ince mânâsı
Önümde Türklüğün soylu davası
Of’lu Kör Şakir’in Elif anası,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Kemal’imiz, Turan’ımız, Hacı’mız
Beraberdir sevincimiz, acımız
Mut’ta davar güden Zeynep bacımız,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Mühim değil güceneni, küseni
Allah sevmez haksızlığa susanı
Yozgat’ın Yerköy’lü Yetim Hasan’ı,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Yurdum bir kağıttır ışık beyazı
Üstünde insanlar mukaddes yazı
Genci, ihtiyarı, gelini kızı,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Mazlumlar hakkını almayıp ele,
Günü gün edersem zalimler ile
Evdeşim, öz kızım, öz oğlum bile,
Susarsam, hakkını helâl etmesin.

Allah rızasıdır arzum, emelim!
Bu necip milleti ondan severim
Hazreti Muhammed gerçek rehberim,
Susarsam, hakkını helal etmesin.

______________________________

Bu “kurgu söyleşi”, merhum Abdurrahim Karakoç’un Yeni Akit gazetesindeki yazılarından derlenerek hazırlanmıştır:

http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/abdurrahim-karakoc/21-06-2011-sozun-basladigi-nokta.html

http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/abdurrahim-karakoc/07-06-2011-bizler-de-sanattan-anlardik.html

http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/abdurrahim-karakoc/14-07-2011-neden-bu-hallere-dustuk.html

http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/abdurrahim-karakoc/23-06-2011-yemin.html

http://www.yazaroku.com/fguncel/abdurrahim-karakoc/16-12-2010/ne-kollar-yoruldu-ne-kuyular-doldu/296455/.aspx

http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/abdurrahim-karakoc/11-01-2011-basireti-baglilar-toplulugu.html

http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/abdurrahim-karakoc/01-11-2011-kime-gardas-diyecegiz.html

http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/abdurrahim-karakoc/19-02-2012-siyasetsoganin-cucugu-oldu.html

http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/abdurrahim-karakoc/17-05-2011-kaymakci-kodamanlar.html

http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/muzik/2012/06/08/abdurrahim-karakocu-ugurluyoruz

http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2339

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.