Ayasofya

16 Nis 2013

Karaca: Türk milliyetçiliği temel strateji olarak Türk kültürüne dayanır…

Yazan: EDİTÖR

türkyorum-kurt karaca söyleşi

1971 yılında, Kurt Karaca müstear ismiyle yazılan “Milliyetçi Toplumcu Düzen” adlı kitap çerçevesinde gerçekleştirdiğimiz bu kurgu söyleşiyi, “Türkyorum” okuyucularının istifadesine sunuyoruz.

Afşin Selim / afsinselim@gmail.com

–         Kitabınızda, Liberal-Kapitalist ve Marksist-Sosyalist sistemlere karşı Milliyetçi-Toplumcu sistemi savunuyorsunuz. Öncelikle Milliyetçi-Toplumcu sistemin esas aldığı değer bakımından millet olmayı nasıl tanımlıyorsunuz? 

Her sistem kendisine hareket noktası olarak belirli bir değeri esas alır. Milliyetçi-Toplumcu Doktrinde ise esas alınan değer millettir. Bu doktrinde her şey millet içindir. Burada sınıflar yoktur. Milliyetçi-Toplumcu görüş, Liberal-Kapitalizmin ve Marksist-Sosyalizmin aksine, manevî bir dünya görüşüne sahiptir, insanı sadece ekonomik bir değer olarak gören materyalizme inanmaz.

Çağımızda devletlerin yapıcı unsuru millettir. Millet, ortak dil, yurt, soy, ülkü, kültür ve tarih birliği gibi ayırıcı nitelikleri haiz, bağımsız olarak birlikte yaşama bilincine varmış insan topluluğudur.

Bağımsızlık ise bir milletin vazgeçilmez unsurudur.

Dış egemenlik, devletin diğer devletlerle ilişkilerinde onlarla eşit olması, onlara bağlı olmaması demektir. Türk milletinin kalkınmasından çok, tüketimini artırmak için verilen dış yardımlar yüzünden, bu eşitliğin kaybolduğu, bağımlı davranışlarda bulunduğu zamanlar olmuştur. Egemenlik ve bağımsızlığımız hem batı kapitalizmine, hem de doğu Marksizmine karşı sağlanacaktır. Kapitalist ve Marksist her türlü emperyalizm, milli birlik ve bağımsızlığımız için tehlikelidir.

Gelgelelim…

Her şeyden önce millet, ekonomik bir gelişim ve sonuç mahsulü değildir. Bu itibarla da, belirli bir ekonomik sistemle, özellikle kapitalist üretim biçimi ve ekonomi ile ilgisi yoktur. Millet, aksine sosyolojik, tarihi, etnolojik ve kültürel bir varlıktır. Zira, millet kapitalist ekonomiden çok önce vücut bulmuş, meydana gelmiştir. Şu halde, milleti meydana getiren ekonomi veya ekonomik üretim biçimleri olmayıp, kültür, soy, tarih gibi olaylardır. Bu sebeple, Marksistlerin iddia ettikleri gibi, üst yapıya yani hukuk, din, ahlak, sanat, edebiyat, örf ve adet, aile ve bunlar gibi kültürel kurumlarına yön veren ekonomi veya belirli bir üretim biçimi değildir. Gerçekten Marksistlerin üstyapı kurumlarını yani kültürü, sırf ekonomik faktörlerle açıklama çabası çeşitli yönlerden başarısız kalmıştır.

Üstyapı olaylarını ekonomik faktörlerle belirlemek, bütün karmaşık olayları, bütün kainatı, bir tek sebebe irca eden felsefi görüşlerden biridir. Buna materyalist dünya görüşü adı verilir. Oysa ilmi bakımdan, hiçbir olay tek bir faktörün eseri addedilemez ve istisnasız her çeşit olayda daima en kuvvetli amil rolünü oynayacak tek bir faktör de bulunamaz. Her olay grubunu toplumun yer ve zaman şartları içinde teker teker incelemek, etkili faktörlerin çeşit ve etki derecelerini her olayda ayrı ayrı tespit etmek gerekir. Yoksa belli bir prensipten hareket edip, gelmiş geçmiş bütün olayları buna göre izah etmek, dedüktif metoda dayanan felsefî bir spekülasyondan ileri gidemez. Tanınmış sosyolog Sombart’ın dediği gibi, birbirine hiç benzemeyen kültür kompleksleri aynı ekonomik teşkilat altında yaşamaktadır. Buna karşılık birbirine benzer nitelikte kültür kompleksleri farklı ekonomik şartlar altında mevcut olabilmektedir.

Genel olarak ekonomik yapıyı kültürel ve fikri faktörler etkilemekle birlikte, bazen ekonomik olaylarında üstyapıyı etkilediği görülmektedir. Kültürel ve ekonomik olayların birbirini etkilemesinde ise her milletin tarihi, sosyolojik, etnik ve coğrafi durumu büyük bir rol oynamaktadır. 

Milliyetçiliğimizde devlet, milletin devletidir…  

–         Nasıl bir milliyetçilik ve toplumculuk ideali güdüyorsunuz?

Bizim anladığımız milliyetçilik, Türk milletinin bağımsızlığını, her türlü menfaat ve çıkarlarını, ekonomik ve moral kalkınmasını birinci planda tutan bir milliyetçiliktir.

Türk milliyetçiliğini, burjuva milliyetçiliği, Nazi ırkçılığı ve Marksist halkçılık hareketlerinden dikkatle ayırmak gerekir.

Burjuva milliyetçiliği 19. Yüzyılın sanayi devrimi ve onun siyasi-iktisadi bir rejimi olan liberal-kapitalist sistemin ortaya koyduğu bir Fransız-İngiliz milliyetçiliğidir. Batıda feodalist sistemin yıkılmaya yüz tutup, onun yerine geçen kapitalist sistemin, kökü toprak mülkiyetine dayanan Aristokrasi’ye karşı çıkartmış olduğu Burjuva, yani ticari ve sınai sermaye sahipleri, sınıfına millet adı verilmiştir. Bu tip milliyetçilikte millet, bir sınıf karakterini taşıyıp, bu sınıfı meydana getiren fertlerin matematik toplamından ibarettir. Ve yine bu tip milliyetçilikte aslolan fert, yani sermaye sahibi olduğu için, temel esprisi itibariyle fertçidir. Bu sebeple düzen; siyasî, iktisadî ve kültürel açıdan ferdi menfaatlerin bekçisi ve koruyucusudur. Türk milliyetçiliği ise yalnız servet sahibi fertleri değil, anayasanın başlangıç kısmında da belirtildiği gibi, Türk milletinin bütün fertlerini içine alan, milletin tümüne dayanan gerçek bir milliyetçiliktir.

Türk milliyetçiliğinin, etnoloji ve antropolojinin kesin olarak çürüttüğü Hitler Almanya’sının Nazi Milliyetçiliğiyle de ilgisi yoktur. Türk milliyetçiliği temel strateji olarak Türk kültürüne dayanır.

Milliyetçi-Toplumcu doktrinin milliyetçiliği, Markist-Leninist halkçılığı da reddeder. Halk kelimesi, devlet ülkesi üzerinde yaşayan ve aralarında manevi ülkü bağları olmayan çeşitli fertlerin matematik toplamını ifade eder. Marksist – Leninist doktrin, milliyetçiliğe ve millete karşı olduğu için, halk kelimesini kullanır.

Milli toplum sadece işçilerden ibaret değildir. Milliyetçi-Toplumcu doktrinde, devlet bütün sosyal grupların, yani milletin devletidir.  Milli devletin amaç ve görevi, milleti teşkil eden bütün sosyal kategorilerin yükselmesi ve kalkınmasıdır.

Milliyetçilik mensup olduğumuz milletin insanını sevmek, onun ızdıraplarına, sıcak bir yürekle sahip çıkmak olduğuna göre kötülükleri bu kadar açık olan, temeli sömürmeye dayanan bir sistemi savunmak milliyetçilik kavramına ters düşmez mi? Göz göre göre Türk’ü Türk’e sömürtmek nasıl mümkün olabilir? Bilerek veya bilmeyerek kapitalizmi savunan bir kişinin Türk milliyetçiliğiyle alakası yoktur. O, olsa olsa bir İngiliz bir Fransız milliyetçisidir. Zira Fransız ve İngiliz milliyetçiliği, feodal düzenin yıkılmaya yüz tutup yeni tüccar ve sanayici sınıfının doğduğu ve bu sınıfın genel adı olan burjuvanın millet adını aldığı “nation” kelimesine “izm” takısının eklenmesiyle meydana gelmiştir. Şu halde Avrupa menşeli nasyonalizm bir sınıf, yani burjuva milliyetçiliğidir. 

–         “Devlet, milletin devletidir” diyorsunuz? 

Devlet, yapısı ve esas aldığı dünya görüşü itibariyle ferde, sosyal bir sınıfa veya millete dayanır. Ferdi esas alan devlete, liberal devlet; işçi sınıfına dayanan devlete sosyalist devlet;  millet gerçeği üzerine kurulan devlete ise milli devlet adı verilir. Anayasamıza ve Atatürk ilkelerine göre, devletimizin milli devlet olması gerekir. Milli devlet, belirli bir ülke üzerinde, belirli bir soydan gelen insanların kurmuş oldukları bağımsız, egemen ve demokratik bir devlettir. Başka bir deyimle, bütün müesseseleri, yüzde yüz yerli olan, kökü dışarıda fikir ve ideolojilere dayanmayan, içerde milleti meydana getiren bütün fertleri yönetime katan, dışarıda başka devletlerden emir almayan devlete, milli devlet denir. Milli devletin en büyük özelliği bağımsızlıktır. 

Türk milletinin bütün fertlerini esas alan bir toplumculuğu savunuyoruz… 

–         Kalkınmanın sizdeki karşılığını öğrenebilir miyiz, maddî bir sermaye birikimini mi kastediyorsunuz?

Manevi kalkınmayı ihmal eden, yalnız maddi kalkınmaya önem veren bir kalkınma, gerçek bir kalkınma olamaz. Bizim anladığımız anlamda toplumculuk, millî toplumu meydana getiren her çeşit grup ve kategorilerin ekonomik ve moral kalkınmasını esas alan bir toplumculuktur. İşçi sınıfı dışındaki sosyal kategorileri imhaya kalkışan Marksist bir sosyalizm yerine, işçi de dahil olmak üzere her türlü millî grupları, Türk milletinin bütün fertlerini esas alan bir toplumculuğu savunur.

Atatürk’ün ise Marksist doktrinle hiçbir ilgisi yoktur. Gerçekten bu , şu sözlerle açık olarak görülmektedir: “Biz ne Bolşeviğiz, ne de Komünist. Ne biri, ne diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkârız. (Bakınız: Atatürk Söylev ve Demeçleri, Cilt 3, Sh. 51)

Az gelişmiş her ülke, ekonomik emperyalizme tabidir. Ekonomik emperyalizm, tabiat kanunları kadar tutarlı, eşyanın tabiatında gizli bir determinizm muayyeniyettir. Gerçekten, nasıl ki tabiatta kuvvetli olan zayıfı yener, büyük balık küçük balığı yutarsa, ekonomik alanda da iktisadi bakımdan güçlü milletler, zayıf olanları yani az gelişmiş milletleri sömürür, yutar. Bu bakımdan emperyalizmin ideolojisi yoktur. Kalkınmış ülke, ister kapitalist, ister Marksist veya Faşist ideolojide olsun, az gelişmiş ülkeleri sömürür. Bu itibarla Marksist-Leninist ideolojinin, emperyalizmi sadece kapitalist sistemin milletlerarası bir uzantısı ya da sonucu olarak göstermesi, bilimsel gerçeklere uygun değildir. O halde sömürülmemek, millet olarak varlığımızı devam ettirebilmek için kalkınmamızı tamamlamak, bir endüstri ülkesi haline gelmek zorundayız.

Kalkınabilmek için aslolan sermaye mallarıdır. O halde yapılacak yatırımlar daha ziyade sermaye malları üretecek araçlara aktarılmalı, bir an önce milli üretim sanayi kurulmalıdır. Üretim araçları, ihtiyaç duyulan mal ve hizmeti ürettiğine göre, bu mal ve hizmetlerden bol miktarda sağlayabilmek, yatırımları üretim araçları yapan üretime, başka bir deyimle fabrika yapan fabrikalara kanalize etmeyi gerektirir. Bu suretle az gelişmiş ülkelerin en önemli problemi olan ekonomik bağımsızlık da gerçekleşmiş olur.

Millet haline gelmiş her toplumun kendine has milli bir kültürü vardır…

–         Milliyetçiliğiniz, temel strateji olarak Türk kültürüne dayanıyor. Bu çerçevede kültürel birlikteliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mümtaz Turhan’dan nakledecek olursak: Kültür milliyetçiliğinde amaç, Türk kültürüne bağlanmak, onu yabancı milletlerin kültür emperyalizmine karşı koruyup savunmaktır. Genel anlamda kültür, bilgiyi, imanı, sanatı, ahlakı, örf ve adetleri, ferdin mensup olduğu toplumun bir üyesi olarak kazandığı itiyat ve diğer maharetlerin kapsayan bir bütündür.

Millet haline gelmiş her toplumun kendine has milli bir kültürü vardır. Milli kültür, ait olduğu milletin yaşama tarzını, düşünce ve duygu sistemini, dünya görüşünü tayin eder. Wissler’in, “Kültür bir halkın yaşama tarzıdır” derken, ifade etmek istediği budur. Keza, büyük Türk milliyetçisi Gökalp, “Kültür, bünyesi ve niteliği itibariyle millidir” demekle bunu ifade etmek istemiştir. O halde kesin olarak belirtmek gerekir ki, Milliyetçi-Toplumcu doktrinin fikri temellerinden birisi, milli toplumumuzun yüzyıllar boyunca nesilden nesile devraldığı Türk kültürüdür.

–         Niçin kültür milliyetçiliği?

Tarihi, sosyolojik ve tabii bir ünite olan milleti meydana getiren en önemli unsurlardan, en esaslı bağlardan biri, kültürdür. Kültür, millet denilen bu canlı organizmayı, tarihin uzun seyri içinde, mazide, halde ve gelecekte aynı bütün olarak görmemizi sağlar. Böylece nesiller arasındaki fikri bağ, kopmamış olur.

Milli kültür, tarih potası içinde meydana gelen toplumun, millet denen organizmanın manevi, moral değerler bütünüdür. Başka bir deyimle kültür, milli toplumun sosyal dokusu olup, hukuk, din, ahlak, örf ve adet, dil, sanat ve edebiyat, ortak davranışlar, muaşeret kaideleri ve bunlar gibi moral değerlerden, manevi kıymetlerden ibarettir. Bu misalle milleti eve benzetecek olursak, milli yapıda kültür, evin duvarını meydana getiren tuğlaları birbirine bağlayan harç gibi, milleti teşkil eden fertler arasındaki manevi harç ve bağlılıktır, inançlar, davranışlar bütünüdür. 

–         Kültür emperyalizminin başkalaştırıcı ve dönüştürücü bir girişim olduğunu biliyoruz. Ferdi, millete bağlayan bağlardan birinin kültür bağı olduğunu kabul ettiğimizde, söz konusu yıkıcılık ne şekilde hissettiriyor kendisini? 

Kültür emperyalizminin toplumumuza sokulmak istenen iki nevi vardır. Bunlar, ferdiyetçi ve kolektivist kültür biçimleridir. Ferdiyetçi kültür biçimi esas değer olarak ferdi alır. Bu sistemde fert içinde yaşadığı toplumdan ayrı ve onun üstünde bir değer taşır. Akılcı felsefeye dayanan ferdiyetçi kültür, Batı Avrupa sisteminde kapitalist ekonomi ile liberal hukuk ve politik sistemini doğurmuştur. Kapitalist ekonomi birkaç ferdin doymak bilmez egoizmini kabartıp, onu milyonlarca yoksul işçi ve köylünün sömürülmesiyle daha zengin yapmak istemiştir.

Ekonomik olaylar, tabiatın hırçın konuları gibi, başıboş ve sınırsız bırakılmış, sonuçta büyük balık küçük balığı yutar misali, belirli çevreler, servet sahipleri, toplumun hakim sınıfı haline gelmiştir. Ekonomideki bu sınırsız ferdiyetçiliği, liberal hukuk ve demokrasi sistemleri korumuş, kuvvetlendirmiştir. Liberal hukuk, irade muhtariyeti ve akit serbestisi müessesesiyle fertleri hukuki muamelelerinde serbest bırakmış, buna bir de “Herkes kanun önünde eşittir” diyerek ekonomik ve sosyal yönden kuvvetli olanları, zayıf olanlara karşı hukuki bir kisve içine sokmuştur. Nasıl liberal hukuk anlayışı, zengin fertleri, patronları hukuki yönden korumuşsa, liberal demokrasi anlayışı da, siyasi yönden korumuştur. Böylece, devletin üç gücü, yürütme, yasama ve yargı güçleri toplumun hakim sınıflarının eline geçmiştir. Ferdiyetçi kültür biçimi, sanat, edebiyat, ahlak, örf ve adet yönlerinden de sadece ferdi esas almıştır.

Kollektivist kültür de, aynen ferdiyetçi kültür biçimi gibi, kökü Türk toplumunun dışında bir kültür biçimidir. O da yabancı milletlere aittir, millet gerçeğini kabul etmez. Aksine suni bir işçi sınıfı yaratır. Ferdiyetçi kültür gibi, bu da materyalist yani maddeci bir dünya görüşüne sahip olup, ekonomik sistem olarak Marsist-Sosyalist ekonomiyi doğurmuştur.

Türk milleti altı sosyal dilim içinde teşkilatlandırılacaktır: İşçi, köylü, esnaf, memur, serbest meslek mensupları ve işverenler…

–         Türkyorum okuyucuları ayrıntılı bilgi için kitabınıza ulaşacaklardır, fakat genel esasları itibariyle, milli ideolojiyi ve sistemi nasıl anlamamız gerekiyor?

Liberal-Kapitalist ve Markist-Sosyalist sistemler eskimiş, çağ dışı, yetersiz sistemlerdir. Bunun içindir ki, çağımız bir bunalımlar ve patlamalar çağıdır. Ülkelerini bu bunalım ve patlamalardan kurtarmak isteyen düşünür ve devlet adamları, milli bir ideoloji, milli bir sistem aramaktadır. Bu ideoloji, milliyetçilik; bu sistem ise, milliyetçi-toplumculuktur.

Milliyetçi-Toplumcu sistem, Türkiye’nin dengeli bir şekilde kalkınmasını öngörür. Dengeli kalkınmada üretimin artması, milli gelir dağılımının adil paylaşılması şarttır. Kapitalist ve Marksist sistemlerin bu amacı gerçekleştirmesi çok zordur. Esasen ekonomik değer ve imkanları toplumun yalnız belirli kişilerine aktarmayı amaç edinen veya bu değer ve imkanlardan toplumun tüm fertlerini mahrup edip, devleşleştirme politikası güden sistemler Türk insanının ızdırabına çare bulamaz. Milliyetçi kalkınma Türk insanını sevmekle mümkündür. O halde getirilecek ekonomi sistemi, bütün Türk insanını mutlu, kişilik sahibi ve hür yapacak bir sistem olmalıdır.

Kapitalist sistem, insanın insan tarafından sömürülmesine dayandığı için gayri adil; kolektivist sistem ise ferdi mülkiyeti ortadan kaldırdığı için, insanın çalışma, dolayısıyla yaratma şevk ve enerjisine aykırı düşmektedir.

Eski Roma hukukundan beri mülkiyet hakkı üç yetkiden ibarettir. Bunlar, kullanma, yararlanma ve tasarruf yetkileridir. Bu itibarla malik, mülkünü dilediği gibi kullanır, bundan yararlanır ve bunu başkalarına devredebilir. Kanun koyucuların bu yetkilere getirecekleri en küçük sınırlama, mülkiyet hakkını zedeler. Malik, mülkünün mutlak ve münhasır hakimidir. Hürriyeti, eşitlik ve kardeşlik sloganlarıyla yapılan Fransız ihtilalinin burjuvaziye açtığı yeni ve geniş imkanlar büyük medeni kanunlarla ifadesini bulmuştur. Nitekim Fransız, Alman, Avusturya ve İsviçre Medeni Kanununları’nın mülkiyet anlayışı budur. Liberal-Kapitalist mülkiyet anlayışının bir diğer temel görüşü de mülkiyetin tabii bir hak olduğudur.

Sahibine hiçbir görev yüklemeyip sadece yetkiler veren liberal dünya görüşünün mülkiyet anlayışı, eşyanın tabiatına uygun olarak, başkalarını sömürme sonucunu doğurmaktadır.

Marksist-Sosyalist sistem, insan-eşya ilişkisini liberal-kapitalist sistemin tam aksi yönünde değiştirmiş ve eşyanın mülkiyetini fertten alarak topluma, daha doğru bir deyimşe devlete tanmıştır. Bu sisteme göre özel mülkiyet insanın insan tarafından sömürülmesini sağladığından devleştirilmiştir.

Milliyeti-Toplumcu sistem, mülkiyet kavramını yeni bir açıdan, özellikle milli menfaatler açısından değerlendirir. Eşya-insan ilişkisi, fert-millet bağına göre çözümlenir. Herşeyden önce Milliyeti-Toplumcu görüş feri veya özel mülkiyetin her zaman sömürü sonucu teşekkül ettiğini, hırsızlık mahsulü olduğunu kabul etmez. Gerçi sömürü ve hırsızlık sonucu doğacak mülkiyet, milliyetçi toplumcu sistemin alacağı tedbirlerle ortadan kalkacak, vurgunculuk, soygun ve sömürü son bulacaktır.

Milliyetçi-Toplumcu sistem, mülkiyeti, ferdin mutluluk, hürriyet ve kişiliği yönünden bir garanti sayar. Mülk sahibi olmayan fert, esir yığınlardan, karın tokluğuna çalışan insan sürülerinden ve özellikle başkasının sömürü aleti olmaktan kurtulamaz. Kuvvetli bir millet olmak, mutlu, hür ve kişilik sahibi fertlerle mümkün olabileceğine göre, yapılacak iş her şeyden önce bütün Türk vatandaşlarını mülk sahibi yapmaktır.

Milliyetçi-Toplumcu sistem, ekonominin millileştirilmesini öngörür…

Sistem öyle bir sistem olmalıdır ki, bir taraftan mal ve hizmet üretimi ve dolayısıyla milli gelir en hızlı bir şekilde artarken, diğer taraftan da bunun milli toplumun fertleri arasındaki dağılımı en adil bir şekilde olmalıdır.

Milliyetçi-Toplumcu sistem, ekonominin millileştirilmesini öngörür. Ekonominin millileştirilmesiyle, Türk milletinin bütün fertleri üretim araçlarının sahibi olacaktır.

Üretim araçları, ister kapitalist diye adlandırılan toplumun çok az sayıda birkaç ferdine, ister devlete ait olsun, sermaye ve emek farklı şahısların tasarrufunda olduğu sürece, kapitalist ve Marksist sistemlerde, sermaye emeği daima sömürecektir. Bu sömürüyü önlemek, milli barışı kurmak için Milliyetçi-Toplumcu sistem, yeniden kuracağı ekonomik yapıda işçinin büyük bir kısmını üretim araçlarının sahibi yapacaktır.

Türk insanına özgürlük ve mutluluk getiremeyecek sistemler, Türk milletinin yönetim tarzı olamaz. Türk milletinin tarihi misyonunda, soy ve kaderinde yönetmek, hükmetmek vardır. Bu yönetim, bu hakimiyet Türk milletinin bütün fertlerine aittir. Yukarıdaki sistemler bu imkanı sağlayamamaktadır. Ne sermayedar, ne de sözde bir işçi sınıfı diktasına dayanan sınıf devletleri, Türk insanının devleti olamaz. Türk devleti, Türk milletinin bütün fertlerine dayanan milli bir devlettir. Bu devlette her fert, kendi kaderini ilgilendiren siyasi, ekonomik ve sosyal kararların alınmasına doğrudan doğruya katılacaktır. Bunun için, Türk milleti sosyo-ekonomik yönden altı sosyal dilim içinde teşkilatlandırılacaktır. Bu dilimler işçi, köylü, esnaf, memur, serbest meslek mensupları ve işverenler dilimidir. Her dilim devletin sosyal, ekonomik ve siyasi yapısında yer alacak, sosyal kategoriler arasında sağlam bir barış ve denge kurulacaktır. Böylece üretim ve sanayiye yönelmiş yarının güçlü, büyük ve müreffeh Türkiye’si doğacak, her türlü iç ve dış sömürü sona erip, bağımsız ve milliyetçi Türkiye ideali gerçekleşecektir.

Not: Her bir paragraf ayrı sayfalardan iktibas edilmiştir.

______________________________

Kaynak: Doç. Dr. Kurt Karaca, Milliyetçi Türkiye, Çınar Yayınevi, 1971

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.