Ayasofya

23 Ara 2011

Kafka’nın kafesi

Yazan: AFŞİN SELİM

Yazdıklarının yakılmasını vasiyet eden Kafka’nın, kendi deyimiyle, hortlakların önünde soyunduğunu görüyoruz. Hayat, daha başından kaybedilmiş bir savaş, değil mi zaten? İçinde yaşadığı çağın ve toplumun yabancısı bir adam, geride tedirgin edici izlenimlerini bırakarak, ayrılıyor aramızdan… Yazıları en yakın dostu tarafından piyasaya sızdırılıyor ve kendine özgü Kafkaesk serüven başlıyor. Bir rüya iken kâbusu dönüşen varoluş; bazen bir şatoda, bazen bir dâvâda, bazen bir böcekleşmişlikte anlamlı hale geliyor orada. Para, borsa, döviz işlerinden ibaret görmediği hayatın içinden sesleniyor okuyucusuna Kafka; dinmeyen yaralarını muhafaza ediyor bünyesinde. Mutsuzluklarıyla kucaklıyor hayatı. “Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla” diyor ya hani, Milena’ya… Büsbütün dibe çekmek isteyen yerçekiminin pusu kurduğu bir ilişki bu!

Güne ait hadiseleri sembolik çağrışımlar üzerinden değerlendiriyor. Bulmacalaştırıyor yaşananları. Uzun yıllar ilgilisizliğe mahkûm edilen yazıları, sonradan, yazın dünyasında yankılanıyor. Çağ mesuliyetini özümsemiş bir yazar olarak Kafka’nın halen daha güncelliğini yitirmiyor oluşu, manidar. Otorite karşısındaki bireyin dinmeyen bunalımına yoğunlaşmış durumda çünkü…

Kafkaesk dünya sağlığa zararlıdır, kafa konforunuz bozulabilir!

Her şey düzgün zaten dediği hayatın nasılını sorgularken, karşımıza yine o çıkıyor: “Korkunç şey şu yalan, kişiyi kemiren daha korkunç bir şey düşünemiyorum.”

Korkuyor Kafka. Kafesini dışarıya çıkarıyor, belki bir kuş gelir, içeriye girmek ister diye… Sahi, Kafka’nın kahramanları gibi değil miyiz bazen: Zayıf ve çaresiz.

Bugün artık, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyanarak, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş bulan Gregor Samsa’larla dolu etrafımız; değişim başka başka kılıflar üzerinden devam etmekte…  Üniversite kampüsünde, “kahrolsun sermaye” nârâsıyla deşarj olan genç memleket çocuğunun, mezuniyet sonrası, ekte özgeçmiş bırakması gibi; güya kovduğu sermayeye!

İçinde yaşadığı çağı ve toplumu, çoğu kez, kan tükürerek seyreden 55,40’lık bu adam, bedenen değil ama ruhen edindiği ağırlığını yığıveriyor üzerimize. Kaybolmuşluğuyla dolanıyor. Hasta yatağından ilişiyor meseleye: “Batı Avrupa’nın yarası az çok ciğerlerinden hastadır.” Güçsüzlüğün üzerine sindiğine aldanmayınız, yüce kişilerin de güçsüz durumları olurmuş. Herakles bir kez de olsa bayılmış.

Dedik ya, her şey düzgün zaten… gayet memnun, olmasına gerektiği gibi!

Her devrimin günü geldiğinde buharlaşacağını, ardında ise yapış yapış bir bürokrasi bırakacağını bildiği için, bürokrasiyle uğraşmayı ihmal etmiyor. Otorite ile problemleri var ama kendinden başka hiçbir eksiği yok…

İlişkilerinde ise paylaşım kavgasına rastlayabilmek pekâlâ mümkün! Gelen her mektup, onun için, mutluluk kaynağı… Her şeyi olmak istiyor Milena’nın: “Ben haksızım, -olmayacak şey, ama şunu istiyorum senden –n’olur haksızlığımı paylaşsan biraz!” Her an infilak noktasına temas ediyor zihni… Doyumsuzluğuyla mutlu: “Kişi nelere sahip olduğunu bilmeyen bir ‘kapitalist’ aslında.”

Sihirleri sözcükleri var, kanına işliyor, göğüs germeyi de ihmal etmiyor ama… Ya uykusuzluk? Gözleri yuvalarından ha çıktı ha çıkacak… Çok süt içmesine rağmen, geceleri pek uyumuyor; uykusuzluğa karşı koymanın bir budalalık olduğunu düşünüyor çünkü: “Yeryüzünde en suçsuz nesne uyku, oysa en ağır suçlu varlık insan.” Sırf karşılık bulabilmek ve rahat uyuyabilmek için sorularına cevap arıyor, uyuyamadıkça öğreniyor, öğrendikçe soruyor… Başkalarının olumsuzladıkları üzerinden tanımaya çalışıyor hayatı; tanımaya ve tanımlamaya…  Yeryüzü her ne kadar pek gürültülü olsa da, o sesi duyabilmek niyeti güdüyor. “Akıl hastanesinde çok inceleme yapmışsınız” diyen okuyucusuna dediği üzere: “Evet, kendiminkinde…”

Kendisini korku ile tarif eden Kafka, korkunun kendisini dahi korkutmakla yükümlü sanki! Niteliğin temeli olarak addediyor korkuyu… Bugünün uzman desteğiyle değil, kendisiyle baş başa, çocukluğuna iniyor, okuluna, matematik dersine: “Öğretmen defterinde adımı ararken korku içinde gerçeği, bilgisizliğimin gerçeğini anlar, korkudan yarı düşlü bir durumda neler istemezdim: Kimseye görünmeden kalksam, sıraların arasından geçebilsem, derdim; matematikteki tüy gibi hafifliğimle öğretmenin önünden uçuversem, bir kolayını bulup süzülüversem kapıdan…”

Korkuların ağır bastığı bir hayata maruz kaldığını vurguluyor. Baba korkusu da hatırlanmalı! Odasındaki ekmek kırıntılarına üşüşen serçeye benzetiyor kendisini… Bilirsiniz, değil mi, serçelerin tedirginliğini?

Korkusunun yılanları hep azgın… 

Yahudiliğiyle irtibatlandırıyor olanları: “Yahudiyim, korkunun ne demek olduğunu iyi bilirim” diyor ve ilave ediyor: “Tehlikelidir Yahudi ırkı, senin ayaklarına kapanmış olsa bile.” Göç, kaçınılmazlaşıyor. Pencereden bakıyor usulca: Atlı polisler, silahlı jandarmalar, bağırıp kaçışan insanlar… Durmadan başkalarına sığınıp yaşamanın tiksinti veren utancı içinde dua ediyor: “Bir fırtına gibi odama nasıl girdimse, gene öyle pencereden uçup gitmem için dua ediyorum… Kasırgayı alı koyamam ki odamda!”

Kafka, düşmanı kendi dışında arayan insanlardan sıkça şikayetçi; suçun havale edilebileceği birini aramak endişesini eleştiriyor. Bıçak kemiğe dayandı mı, iş değişir elbette, o zaman suçu yükleyecek biri aranmaz da…

afsinselim@gmail.com

Etiketler: , , ,

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.