Tarihi Yarimada

25 Eyl 2012

İmtihan Vesilesi Olarak: Makam

Yazan: AFŞİN SELİM

Kişiliğini makamdan alıp, makamdan sonra kişiliksiz kalanlara…

Gitmişti makama arz-ı hal için
Bey dedi yutkundu eğdi başını
Bir azar yedi ki oldu o biçim
Şey dedi yutkundu eğdi başını

Abdurrahim Karakoç / İsyanlı Sükût

Çokça demokrat(!) olduğumuzdan, süresi belirsiz makam işgallerinin şahidiyiz. Gidişattan mesul olmanın şuuruyla şuurlanamadığımız için, Allah’ın “yürü ya kulum” dediğini mazeret olarak meseleye düğümlüyoruz. Devesinden habersiz tevekkül edenlerin sadakati işkillendiriyor insanı. Makam sahibi, “üstündekilere dalkavuk, altındakilere gaddar” olmuş, ne gam! Bu vesileyle, ucuz hesaplarla küçük dünyasına hapsolanlar için, Rachel’in tavrı ders niteliğinde: “Zulüm bizdense ben bizden değilim.” Gelgelelim makam hırsından kaynaklanan şehvet, pek tabii ki, hakkaniyeti engelliyor. Evvel zaman içinde reddedilen şiddet alışkanlık olarak yerleştikçe, kötücül eğilimler normalleşiyor. Günün birinde, ne yaptığını soruyorlar Peyami Safa’ya da, şöyle cevap veriyor: “Seciyemi terbiye ediyorum.” Seciyesini terbiye edebilen bir insanın, meşru yollarla edindiği makamdan sonra kişiliksiz kalması elbette beklenemez. İnsan, öncelikle kendisini terbiye edebilmeli. Kahramanlığın nasılı burada saklı… Nereden bozulduysan, düzelmeye oradan başla!

Mesela: Kimlik Türklüğüne indirgenmiş insanımızın, “yüksek vasıflı Türk” olmaktan anladığı ve algıladığı ne ola ki? Binlerce yıllık tarihinden -güya- arındırılarak, gökten zembille indiğini zannettiğimiz Türk’ün yüksek vasıflarını ona yeniden hatırlatmanın dahi, memleket sathında kargaşaya yol açacağını düşünenlerimiz var: “Sen öyle dersen, diğeri ne der?” Biz demiyoruz ki zaten, dönemin Batılı devlet adamları, elçileri, seyyahları diyor:

– Türk, sözünün eridir,

– Leyleğin damına yuva yaptığı ev Türk evidir,

– Bir Türk için hiddetlenip kadına el kaldırmak kadar ayıp bir şey yoktur,

– Türklerin misafirperverlikleri, söze sadakatleri, ıstırap çekenlere karşı şefkat ve merhametleri dillere destandır,

– İş hayatında hilekâr ve girdili çıktılı değillerdir,

– Muhtaç durumda olanların yardımına koşarlar, gayri meşru kazançtan ve tefecilikten nefret ederler…

Söz ve öz konusu izlenimlerin, dahası da mümkün… Burada noktalandırıp, meselemize dönelim. İnsan, etrafını, ne zaman “basamak” olarak görmeye başlıyor? Karşılaştıklarına karşı müsaitleştiği andan itibaren… Müstahakız. Bugün, daha iyisine layık olabilmek için ne yapıyoruz? Ne yapalım, şartlara şartlanmışlığımız, yaşananlardan mesul kılmıyor bizi. Meşhur deyimle: Kulağımızın üzerine yatıyoruz… Bir ülke düşünün ki, herkes bağımlısı olduğu kurumun adaletsizliğinden şikâyet ediyor, o halde bunca adaletsizlik nereden nüksediyor? Dolayısıyla gelecek olanın keyfi için geçmişe sövmenin de makul ve makbul bir tarafı gözükmemekte…

Makam sahibinden korktuğumuz kadar, Allah’tan korkmuyoruz. İnanmayanlar açısından yargıç görevi üstlenen vicdanı sorgulayabilmemiz de mümkün. Sahiden inanıyorsak, vebali pek ağır… İnandığını dillendiren bir insanın yaratıcısına karşı vefalı olmadan yaratılmışa vefalı olması mümkün mü? Allah’a şükretmeyenin, insana teşekkür edememesi gibi… Sırat-ı müstakimden bahsediyorsak; iyinin, güzelin, doğrunun yanında saf tutmak mecburiyetindeyiz. “Bu dünya ayrı, o dünya ayrı” ya hani! Rahman ve rahim olan Allah’ın huzuruna, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kişi olamadan çıkacak olmanın vebali yetiyor. Bu dünya hayatı esnasında hazırlığını gerçekleştirdiğimiz cehennemimizi sırtımızda taşıyoruz; hem de yüksünmeden…

“Bir makam için istenen değil de, o makamı isteyen olmak, insanı mutlaka küçültür; bunun istisnası yoktur” der, Ömer Lütfi Mete. Makamdan sonra yitirilen kişilik meselesini bu minval üzere düşünelim. Makamına müptela olanların, çokça hesap yapması bu yüzden… Kurgulanmış hesapların aldatıcılığı, kişiyi vazgeçilmez kılabiliyor da. Mezarların vazgeçilmezlerle dolu olduğunu görebilirsek, vaziyetin vahametini daha iyi kavrayabiliriz. Hesabın üzerindeki hesaptan ne haber? Hesabın üzerindeki hesap, tokat gibi inecek yüzümüze, kaçışı yok! Umut, herkesin ekmeği…

Kaçınılmaz son: Makamına tutunan, tutunduğu yerden düşmekte…

Öznemizin nesnesiyiz. Makam sahibinin hoşnutluğunu kazanmak kaygısı kemiriyor kalabalıkları… Meselenin temelini kurcaladığımızda, güç fetişizmiyle yüzleşiyoruz. Dayandığı tutkuların toplamını meşrulaştıran insan, fünyesi çekilmiş tahrip gücü yüksek bir bombaymışçasına cemiyette alıyor soluğu: Karakterin imhası… Çoğala çoğala çürüyoruz böylece. Süreç esnasında “uyanık” olarak sıfatlanmak ise tastamam trajediden ibaret…

Ete kemiğe bürünmüş putlarımızı muhafaza ediyor, sonrasında da yiyoruz her birini. Düşmeyegörsünler! Bu güzide memlekette, makam hırsının karargâh kurmadığı herhangi bir cenah kaldı mı? Kuşkusuz, kusurlarla donatılmış varlıklarız ve makama zaaf âdeta kanser hücresi gibi yayılmakta… “Bir insanı tanımak istiyorsanız, onu büyük bir mevkie geçiriniz” nasihati, geçerliliğini yitirmedi. Makamın ülküleştirilmesiyle birlikte, kitlelerin kurtarıcı telaşından faydalanılmış oluyor: “Dava” ama niçini mühim…

Rochefoucauld’in tespitiyle: “Yükselmenin en alçakçası, zayıfların sırtına basarak yükselmektir.” Kişinin mesuliyet duygusu yeterince gelişmemişse şayet, makamı önce maksatlaştırıyor, daha sonra da şahsi ihtirasları istikametinde vasıtalaştırıyor. Sömürerek semirmek… “Başarı” diyorlar adına! Nasıl mı? Yükseldiği veyahut yükseltildiği pozisyondan, zayıfların sırtına basarak…

“İktidarın gücü, aklın muhakeme kabiliyetini ifsad eder” diyen Kant vesilesiyle: Allah’ım sen aklımıza mukayyet ol… Hayatın her sahasında rastladığımız iktidar olgusu, insan nefsini, makam üzerinden kuşatıyor. “Makam alınmaz, verilir” mazeretiyle, temel kıstasımızı liyakat değil, mensubiyet olarak belirlemiş durumdayız. Çünkü ihtiraslarımızın hizmetkârıyız. Mensubiyeti küçümsemiyorum ve ama liyakatsizliğin mensubiyet üzerinden kıymetsizleştirilmesi gidişatı daha da katlanılmazlaştırıyor. “Bu ülke”de sağcının-solcunun; ilericinin-gericinin olmadığına, yalnızca namusluların ve namussuzların olduğuna inanan Cemil Meriç, sahici saflaşmayı işaret ediyor olmalı… Hâl böyle iken, her cenahın samimisi, bünyesine sinen namussuzluğu reddedebilme istidadına malik mi?

Rehabilite edilememiş ruhi bozuluşların bulaşıcılığıyla kirleniyor dünyamız. Bu bozuluşların çeşitli yöntemlerle -en azından- kısmen giderilmesi mümkün… Olguların oluşunu inkâr etmiyorum. Mesele sahih bir hayat üzerinden yaşanılır kılınabilmelerinde… “En azından” diyorum, çünkü iyimserliğin fazlasının zararlı olduğu bilinmekte: Bu dünya hayatındaki kötülüklerden cümleten arınarak mı yaşayacağız? Sudaki balığın boğulacağını zannetmek gibi bu…

Muhatabımıza yönelik, “Kaybedecek neyi var” diye soruyoruz, değil mi? Kaybedecek o kadar çok şeyi var ki… Ne hal değişiyor ne de gidişat: Kişiliğini makamdan alanlar; makamdan sonra kişiliksiz kalıyorlar.

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.