Tarihi Yarimada Gece

27 Mar 2012

İmparatorluğa Veda Arifesinde Bir Nesil: İttihatçılar

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

Derne-Oturanlar Soldan 3. Enver Bey, 2. Mustafa Kemal Bey,sağdan 2. Nuri Conker

1908-1913 Cemiyetin Varoluş Mücadelesi

–Mehmet Yıldıran ağabeyime ithaf olunur.–

İttihat ve Terakki’ye Dair Girizgâh

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin nüvesi hükmünde olan ilk gizli yapılanma İttihad-ı Osmani, 1889’da Askeri Tıbbıye’ye mensup bir grup öğrenci tarafından oluşturulmuştur. Aralarında sonraki yıllarda adları sıkça duyulacak olan İbrahim Temo ve Abdullah Cevdet gibi isimlerinde bulunduğu genç tıbbiyelilerin gizli örgütünün ideolojik bir homojenliğe sahip olduğunu söylemek pek mümkün olmasa da, temelde Sultan Hamid idaresinin bazı politikalarına karşıtlık üzerine bina edildiğini söylemek mümkündür. Esasında bahsi geçen bu oluşumdan evveline dayanan bilhassa Fransa’da meskun, Genç Osmanlılar namıyla anılan Türk entelektüellerinin varlığı sonraki yıllarda Aldülhamid Han muhaliflerinin teşkilatlanma ve ideolojik formasyon bakımından gelişmelerine yardımcı olacaktır. 

Önceki nesillere göre batı ile münasebetleri ve tabiatıyla etkileşimleri artmış bir nesil olması bakımından İttihatçıları kendinden öncekilerden ayıran önemli bir nitelikleri de özellikle Sultan Hamid devrinde kurulan ve –görece- Avrupai bir eğitim tarzını benimseyen okullardan yetişmiş olmalarıdır. Bu babda denilebilir ki; padişaha karşı gelişen sert muhalif rüzgarın kaynağı bizzat padişahın banisi olduğu kurumlar olmuştur.

1908’e kadar olan ve İttihatçı mücadele bakımından 20 yıla yakın bir tecrübe anlamını taşıyan süreçte cemiyet padişaha karşı olan, neredeyse, bütün gruplarla temas halindedir. En büyük ortak payda olan mevcut idare karşıtlığının fiili olarak 1908’de ortadan kalkması, cemiyet içi görüş farklılıklarının açığa çıkması sonucunu doğuracaktır. Gizliliğin son derece mühim olduğu, hücre tipi teşkilatlanmanın benimsendiği, bilhassa II. Meşrutiyet sonrası süreçte cemiyetin Merkez-i Umumisi’nin ana yönlendirici konumda olduğu bir yapılanmadır cemiyet. Uzunca bir süre küçük rütbeli subaylar arasında yayılmış, sonrasında ilk dönem subayların rütbe artışlarına paralel olarak üyelerinin statülerinde de yükselme söz konusu olmuştur. Bununla birlikte iktidara ortak oldukları dönemde dahi “yeterli” * sayıda yüksek rütbeli üyeye sahip olmadıkları da aşikârdır.

Cemiyetin yönetiminde Türk siyasal hayatında pek sık rastlanılmayan “kolektif bir liderlik” in var olduğunu söyleyebiliriz. Bu bakımdan İttihat Terakki’de herhangi bir dönemde tek kişinin mutlak hâkimiyetinden bahsedemeyiz. Her ne kadar Talat-Enver-Cemal Paşa’ların üçlü yönetimi gibi bir       algı oluşsa da esasen bu algının oluştuğu zaman diliminde de cemiyet Merkez-i Umumi’sinin kesin bir egemenliği bulunmaktadır.

1908’den 1918’e uzanan dönemde İttihat Terakki’nin ülke yönetiminde mutlak bir hâkimiyetinin olduğunu da söylemek pek doğru olmayacaktır zira cemiyet iktidarı bürokrasi ve ordu gibi geleneksel kökleri oldukça sağlam kurumlarla paylaşmak durumunda kalmıştır.

1908’e Gelinirken

1889’dan 1908’e kadar payitahtın İttihatçılarla mücadelesi alınan ihbarlar neticesinde jurnale konu olan şahıslarla alakalı kovuşturmalar yapmak, nihayetinde ise cezaya gerek duyulursa sürgüne göndermek gibi müeyyideler tatbik etmek şeklinde gerçekleşmekteydi. Bu noktada dikkat çekici olan hususlardan birisi, sürgünlerle imparatorluğun dört bir yanına gönderilen İttihatçıların gittikleri yerlerde cemiyet faaliyetleri varsa bu faaliyetlere hemen intibak etmeyi, cemiyet çalışması yoksa da çabucak cemiyeti faal hale getirmeyi klasik bir davranış biçimi olarak benimsemeleridir. Dönemin iletişim şartları göz önüne alındığında, imparatorluğun ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerine yayılmış olan İttihatçıların birbirleriyle ve merkezleriyle iletişim yoğunlukları da hayli ilgi çekicidir. İstanbul’da bastırılan İttihatçı bir risale kısa zaman içerisinde Şam sokaklarında, Romanya’da basılan bir broşür Mısır’da yahut Paris’te çıkan bir gazete Trabzon’da dağıtılabilmekteydi.

Bütün bunlara rağmen sarayın durumun ciddiyetini fark etmesi Resneli Niyazi Bey’in emrinde ki 200’ü aşkın askerle dağa çıkması ve akabinde yaşananlar vesilesi ile olacaktır. Manastır’da dağa çıkan Niyazi Bey’in emrinde ki kuvvetler kısa sürede katılan gönüllülerle artmış, Niyazi Bey İstanbul’a peş peşe çektiği telgraflarda meşrutiyetin ilanını istemiştir. İsyanı bastırma vazifesiyle Manastır’a gönderilen Sultan Hamid’in yakınlarından Şemsi Paşa’nın İstanbul’a telgraf göndermek üzere girdiği postanenin çıkışında İttihatçı bir fedai** tarafından öldürülmesi meseleye farklı bir boyut kazandıracaktı. Şemsi Paşa suikastını, Hakkı Bey’in ve padişahın yaverlerinden Sadık Paşa’nın öldürülmesi izleyecekti. Cemiyet bu şekilde saraya bağlı kalanları şiddetle dizginlemek niyetindeydi. Bu stratejinin başarılı sayılabilecek sonuçlar aldığını söylemek mümkündür.

Saray bu süreçte, İttihatçılara karşı iki farklı alanda iki farklı propaganda metodu izlemiştir. Askerlere İttihat Terakki’yi Hıristiyanlık taraftarı ve İslam düşmanı olarak tanıtmaya çalışırken, Avrupa’ya da cemiyetin Hıristiyanlık ve Avrupa muhalifi olduğunu  söylemekteydi.1

1908 yılının yazına gelinirken Makedonya’da İstanbul’un ağırlığı kalmamış, sarayın meşrutiyeti ilan etmemesi halinde Makedonya’da meşrutiyetin ilan edileceği İttihatçılar tarafından İstanbul’a bildirilmişti. Bundan bir süre öncede meşrutiyetin geri getirilmesinin gerekli olduğunu saraya bildiren Manastır valisi Hıfzı Paşa İstanbul tarafından kınandığı için istifasını vermişti. 20 Temmuz’da Manastırlı Müslümanların meşrutiyet isteğiyle ayaklanmaları ve askeri depoları ele geçirmeleri durumun geldiği noktayı ortaya koyması bakımından önemlidir. İsyanı bastırma göreviyle Makedonya’ya gönderilen saraya bağlı 18 bin Anadolu askerinin de isyanı bastıramaması neticesinde saray baskı yöntemleriyle sonuç alamayacağını anlamaya başlamıştı.

Tarihler 24 Temmuz 1908’i gösterdiğinde Sultan Hamid meşrutiyeti yeniden ilan etti. Bu haber başta Makedonya’da olmak üzere İttihatçılar tarafından coşkuyla karşılandı. 20 yıla yakın bir süredir yürüttükleri mücadele başarıya ulaşmış, Abdülhamid Han isteklerine rıza göstermek zorunda kalmıştı. Her ne kadar İttihatçıların mücadelesi uzun sayılabilecek bir süreye yayılmış olsa da, sonuç alınan hadiselerin birkaç yıla sığması ve beklenmedik bir başarının ortaya çıkması ülkeyi kısmen kaotik bir hale getirmişti. Saraya bağlı bürokrasi çalışamaz duruma gelmişken, meşrutiyetin ilanıyla muzaffer konumda bulunan İttihatçılarsa başarıdan sonrası için hazırlanmış geniş kapsamlı planlara sahip değillerdi. Bununla birlikte cemiyet,  kendine özgü gizemli imajı ve nihayetinde monarşiye şartlarını kabul ettiren bir muvaffakiyetin sahibi oluşu dolayısıyla kamuoyunda itibar sahibi en önemli kurumsal yapı olarak öne çıkıyordu.

İttihat Terakki isteseydi iktidarı doğrudan ele alabilecek bir atmosferle karşı karşıya kalmıştı. Lakin cemiyet bunu tercih etmek yerine iktidarı görevde bulunan kabineye bıraktı. Bu cemiyetin iktidarı doğrudan devralmak yerine gerektiğinde müdahil olabilecek bir anayasa koruyucusu konumunu kendine daha uygun görmesi anlamı taşımaktadır. Bu durum İttihatçıların geniş çerçeveli değişim planlarına sahip olmaktan uzak oluşları ya da fiili olarak idareyi ele alabilecek donanıma ve statüye sahip üyelere sahip olmayışlarıyla açıklamak yanlış olmasa gerektir. Dönemin İttihatçılarından Hüseyin Cahit Yalçın meseleyi şöyle izah eder:

“Rütbesiz, nişansız, şan ve şöhretsiz bir gencin vezaret unvanıyla sadrazamlığa çıkmasını bu memleketin havsalası almazdı. Hükümetin başına çıkmayı onların zihinleri almadığı gibi, memleketinde hazmedebilmesi imkansızdı…1908 Temmuz’unda İttihat ve Terakki Cemiyeti bir posta başkatibi olan Talat Efendi’yi sadrazam ilan edemezdi; buna şartlar ve haller imkan vermezdi… İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları da bunu fark etmişler ve yüksek makamlara geçmeye kalkışmamışlardı.”2

31 Mart Olayı ve İttihat Terakki’nin Var Olma Mücadelesi

İttihatçıların, meşrutiyetin ilanına rağmen iktidar üzerinde doğrudan etki sahibi olma hususunda imparatorluğun statükosuyla ciddi ve zaman zaman kendi aleyhlerinde cereyan eden bir çekişme içinde olduklarını söylemek mümkündür. Kamil Paşa gibi tecrübeli sadrazamların İttihatçıları devlet işlerinden soyutlama konusunda başarılı olduklarını söyleyebiliriz.

1908 sonrası süreçte bazı gazeteci ve din adamlarının yönlendirmesi ile bilhassa orduda kimi huzursuzluklar baş göstermişti. Bunlardan en önemlilerinden biri Cidde’ye atanmalarına rağmen emre itaat etmeyerek direnen Hassa Ordusu’na bağlı 86 askerin başlattığı vakadır. Bu isyan silahla bastırılsa da sonraları ortaya çıkacak büyük isyanın habercisi hükmündedir.

1908 seçimlerine İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden başka giren tek parti liberal eğilimli Ahrar Fırkası’ydı. Kuruluşu pek yeni olan bu parti yurt sathında örgütlenemediği için seçimlerde başarılı olamadı. İmparatorluğun bütün unsurlarının temsil edilmesi bakımından seçim sonrası oluşan meclisin aritmetiği dikkat çekicidir. Meclis-i Mebusan’da bulunan 288 vekilin 147’si Türk, 60’ı Arap, 27’si Arnavut, 26’sı Rum, 14’ü Ermeni, 10’u Slav ve 4’ü de Musevi’ydi.

Kabinenin başında bulunan Kamil Paşa’nın cemiyete karşı tavrı, dönemin atmosferini ortaya koyması bakımından önemlidir. Kamil Paşa, seçimlerde cemiyetin kazandığı başarıya karşın İttihatçıları padişaha karşı istifade edilecek bir yapı olarak görmekte ve bunun ötesinde ehemmiyet vermemekteydi. Zaman zaman cemiyetin idareye dair taleplerini ise bazı atamalarla teskin etmeye çalışmaktaydı. Kabineye ilk defa bir İttihatçı’nın girmesi de bu döneme rastlar.***

Kamil Paşa’nın cemiyetin var olan etkisini kırmaya yönelik faaliyetlerine cemiyet içinden bir grubun şiddetli bir tepki göstermesi, sonrasında sadrazamın kabinede yaptığı radikal değişiklikler akabinde cemiyet bütünüyle Kamil Paşa’nın aleyhine dönmüştü. Cemiyetin sadrazamın azlini padişaha onaylatması sonrası yaşananlar cemiyetin ciddi bir var olma-olamama tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermekteydi. İngilizlerin desteğine sahip olan Kamil Paşa’ya görevden el çektirilmesi, İstanbul basının bir kısmı tarafından şiddetle eleştirilmekteydi. İttihatçı yayın organlarının da aynı sertlikte karşılık vermesi ortamı gerginleştirmişti. Cemiyet karşıtı güçlerin hızla örgütlenmesi üzerine cemiyet ve hükümet tedbirler almaya girişti. Bu tedbirlerin yeterli olmadığı 31 Mart(13 Nisan 1909) tarihinde görülecekti. 30 Mart’ı 31 Mart’a bağlayan gece (12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gece) I. Ordu’ya bağlı bazı birlikler “softa” ların yönlendirmesiyle isyan ettiler. Emri altında bulundukları subayların emirlerine itaat etmeyerek Sultanahmet meydanında toplanıp, “şeriat” istediklerini beyan eden nümayişe başladılar. Olağanüstü toplanan kabine temsilciler göndererek isyancıların isteklerini öğrenmeye çalıştı. Sarayda şeyhülislam vasıtasıyla aynı amaca matuf hareket etmekteydi. İsyancıları yatıştırmak maksadıyla sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa kabinesinin istifasını saraya sundu. İsyancıların İttihatçı gazetelerin matbaalarını basıp, tahrip etmesi ve oluşan cemiyet karşıtı hal neticesinde İttihatçıların bir kısmı şehir dışına çıkarken, şehirde kalanlar ise saklanmış vaziyetteydiler. Bu durum İttihatçıların ilk defa net olarak nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduklarını anlamaları bakımından önemlidir. Sarayın baskıcı yönetiminin yıkılış sürecinde cemiyeti destekleyen çevrelerin, meşrutiyet sonrası beklentilerinin karşılanmaması, sarayın hafiyelik ağının ortadan kaldırılması ve bakanlıkların yeniden düzenlenmesi sürecinde işsiz kalanlar ve softaların tahrikiyle yeni yönetimden memnun olmayanların mevcudiyeti “cemiyet” karşıtı büyük bir grubu ortaya çıkarmış bulunuyordu. İttihad-ı Muhammedi grubu çevresinde örgütlenenlerin 31 Mart sonrasında başlattığı İttihatçı avı, sonraki dönemde İttihat ve Terakki’nin varlığını koruma tedbirlerine verdiği önemi arttıracaktır.     Her ne kadar cemiyet İstanbul’da zor duruma düşmüş, payitaht ve I. Ordu üzerinde ki etkisini kaybetmiş olsa da Makedonya’daki nüfuzunu korumakta ve orada bulunan III. Ordu üzerinde etkisini sürdürmekteydi. İstanbul’da bilhassa İttihatçı karşıtı Ahrar Fırkası Makedonya’yı ve III. Ordu’yu Anayasa’nın ihlal edilmediğine ikna etme telaşındaydı. Yeni kabine de III. Ordu’nun İstanbul’a gelmesini engellemek için çalışmaktaydı, bu bağlamda İngiliz büyükelçiliğinden de yardım istemişlerdi. Tüm bu çabalara karşın cemiyetin Makedonya’daki hâkimiyetini kırmaları mümkün olmadı.

4 Nisan’da (17 Nisan 1909) Hareket Ordusu düzeni sağlamak amacını deklare edip Selanik’ten ayrılarak İstanbul’a doğru yola çıkacaktı. Hareket Ordusu’nun şehre girişini engellemek maksadıyla gönderilen heyetlerde başarılı olamayınca, 10 Nisan’ı 11 Nisan’a bağlayan gece Hareket Ordusu İstanbul’a girdi. Ordu önemli bir direnişle karşılaşmadan şehirde kontrolü sağladı ve 5 gün sonrada Sultan Hamid tahttan indirilerek yerine şehzade Mehmet Reşat Efendi getirildi. Böylelikle II. Meşrutiyet’i hedef alan bir karşı devrim niteliğinde gelişen isyan bastırılmış oldu.

Ordunun anayasal düzeni koruma iddiasıyla doğrudan sisteme müdahale etmesi imparatorluğun sonraki yıllarında askerin siyasetteki rolünü arttıracak ve cumhuriyet döneminde de bu gelenek –fasılalarla- devam edecektir. Her ne kadar karşı devrim Makedonya’dan gelen ordu tarafından bastırılmış olsa da cemiyetin etkisinin minimize olduğunu ifade etmek gerekir. İsyanı bastıran III. Ordu’nun komutanı Mahmut Şevket Paşa’nın tüm yetkileri elinde topladığı yeni bir sürece girilirken cemiyetin faaliyetleri Mahmut Şevket Paşa’nın izin verdiği ölçüler içerisine sıkıştırılmış halde bulunmaktaydı. 31 Mart ile İstanbul’daki teşkilatlanması büyük ölçüde dağılan cemiyet için bu yeni dönem iktidarda söz sahibi olmaktan ziyade eski nüfuzunu kazanmaya yönelik çabalarla geçecekti.

31 Mart hadisesi, cemiyete idareye doğrudan hâkim olunmadığı takdirde cemiyetin varlığını sürdürmesinin mümkün olamayabileceğini göstermiştir denilebilir. Bu nedenle İttihatçıların nezaretlerin müsteşarlıklarına ve saraydaki üst derece memuriyetlere üyelerini yerleştirmeye başladıklarını görmekteyiz 31 Mart bastırıldıktan sonra. Önce ki davranış biçiminden farklı olarak iktidarı doğrudan ele almayı planlamaya başlayan İttihatçıların, bu hedefe uygun olarak üyelerini nezaretlerin işleyişlerine vakıf olabilecekleri pozisyonlara taşımaları mühimdir. Bu süreçte Cavit Bey’in Maliye Nazırı olarak kabineye girmesi dikkat çekicidir.

Cemiyetin ideolojik anlamda homojen olmadığını önceki bölümlerde ifade etmiştik. Devletin yönetimine dair fikir ayrılıklarının açığa çıkması da bu döneme rastlar. Cemiyetin listesinden seçilmelerine rağmen bireysel politikalar takip eden ve cemiyetin kararlarına muhalefet eden vekillerin varlığı İttihat Terakki’nin bu vekillere yaptığı,  cemiyet kararlarına uyma, aksi takdirde cemiyetten ayrılma çağrısına, bu çağrı da bir grup İttihatçı vekilin Ahali Fırkası’nı kurmasına yol açacaktı.

Hem cemiyet içinde ki bölünmeler hem de Mahmut Şevket Paşa’nın subayların siyasete karışmamaları ve cemiyete üye olmamaları konusunda yaptığı uyarılar neticesinde 31 Mart sonrası süreç İttihat Terakki’nin var oluş mücadelesi vermesi anlamını taşımaktadır. Cemiyetin anılan dönemde İngiltere’ye, ordunun ise Almanya’ya yakın duran tavrı nedeniyle de ihtilafların sıklıkla gün yüzüne çıktığını söylemek mümkündür.

Meclis-i Mebusan tekrar açıldıktan sonra Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan tarafından ilhakı gerçekleştiğinden ilk dönem dış politikanın ağırlığının hissedildiği bir zaman dilimi olmuştur. Kademeli olarak padişahın yetkileri sınırlandırılmış ve nihayetinde çoğu sembolik vazifeleri yürüten geleneksel bir kurum olarak varlığını sürdürür hale gelmiştir. İttihatçıların Mahmut Şevket Paşa ve Bab-ı Ali ile giriştikleri hâkimiyet mücadelesine rağmen ıslahatçı bir çaba içine girdikleri de gözden kaçmamalıdır. Bu noktada Cavit Bey’in maliyede yaptığı ıslahatın ürünlerinin ortaya çıkması da cemiyet için cesaret verici olmuştur. İlginçtir, anılan dönemde İttihatçılar arasında Avrupa ile farklılık sebebiyle modernleşme çalışmaları için Japonya’dan uzmanların getirtilmesi de müzakere edilmiştir. Bu dönemde Maliye Nazırı ve önde gelen İttihatçılardan Cavit Bey ile Mahmut Şevket Paşa arasında ordunun harcamalarının Maliye tarafından denetlenmesine dair bir mesele nedeniyle çıkan ihtilafın boyutu ve ihtilafın Mahmut Şevket Paşa lehine çözümü cemiyetin pozisyonunu anlamaya yardımcı olacak mahiyettedir.

1910 yılında Cavit Bey, ıslahatlar için kaynak bulmak amacıyla Paris’e gitti ama görüşmeler başarısızlıkla sonuçlandı. Sonrasında Londra’dan borç alınması gündeme geldiyse de, borç verme meselesi iktisadi olmayan şartların dayatılması ile paralel ilerlediği için sonuç alınamadı. Kaynak bulunamayan bu sıkıntılı dönemde Almanya devreye girdi. Alman bankalarıyla yapılan anlaşma gereğince 1910’da 7 milyon, 1911’de ise 4 milyon altınlık borç anlaşmaları imzalandı. Anlaşma görüşmelerinde Almanların borçla alakası olmayan konulara girmemesi ve Osmanlı’nın işini kolaylaştırıcı tavrı cemiyet ve Bab-ı âli tarafından şükranla karşılandı.

Talat Bey’in Dâhiliye Nazırı olması ve eyaletlerde uygulanan sert politikalar nedeniyle muhalefet tarafından suçlanması sonrası istifa etmek durumunda kalması 1911 yılında cemiyetin karşıtlarını teskin etmek için en önemli isimlerinden birini feda edebilecek bir dar boğazda olduğunu göstermektedir.

29 Eylül 1911’de İtalya’nın, Trablus üzerinde hak iddia ederek Osmanlı İmparatorluğu’na savaş açması iç politikada etkisini hızla gösterdi ve kabine başkanı Hakkı Paşa istifasını vermek zorunda kaldı. Akabinde görev teklif edilen Kamil Paşa’nın göreve başlamak için öne sürdüğü şartın cemiyetin siyasetten çekilmesi olması İttihat Terakki’nin maruz kaldığı baskıyı ortaya koymaktadır.

İtalya’nın Trablus’u işgalini sona erdirmek için İngiltere’nin devreye girmesini isteyen hükümetin bu girişimi sonuç vermedi.

Cemiyete atfedilen güçle cemiyetin hakikatte sahip olduğu güç arasında büyük bir farklılık bulunmaktaydı. Cemiyet, İtalya’nın üstün deniz kuvvetleri nedeniyle bölgeye asker sevk edilemediği için aralarında Enver Bey’in ve Mustafa Kemal Bey’inde bulunduğu seçkin subaylarını bölgede yerel direnişi örgütlemek için Trablus’a göndermişti. Gönderilen Türk subaylarının örgütlediği yerel kuvvetlerin İtalyanlara karşı üstün bir direniş göstermesi İtalyanların Trablus’un içlerine ilerlemesini de engelledi. Zor şartlarda bir grup seçkin subayın örgütlediği bu paramiliter direniş oldukça başarılı olmuş, Türk subayları bölgeden ayrıldıktan sonra da direniş uzun yıllar devam etmiştir.

Savaşla birlikte iç siyasette yaşanan hareketlilik Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kurulmasıyla daha da yoğunlaştı. Liberallerin, muhafazakârların, mutlakıyetçilerin ve meşrutiyetçilerin bir arada olduğu bu partinin temel çıkış noktası İttihat Terakki karşıtlığıydı. Damat Ferit, Rıza Tevfik, Rıza Nur ve İsmail Hakkı Paşa gibi önce gelen İttihatçılık muhalifleri bu parti çatısı altında bulunmaktaydı. 11 Aralık 1911 İstanbul ara seçimlerini Hürriyet ve İtilaf Fırkasının kazanması da İttihat Terakki için büyük bir prestij kaybı anlamı taşımaktaydı. Cemiyetin İstanbul’da yaşadığı bu başarısızlığa rağmen Anadolu’da ve Rumeli’de idareyi elinde bulundurduğunu da kaydetmek gerekir. Cemiyet’in temel sıkıntılarından birinin İstanbul bürokrasisi ve kimi elitlerinin keskin cemiyet karşıtı tutumları olduğu ifade edilebilir.

Mahmut Şevket Paşa’nın varlığı nedeniyle ordu içinde sıkıntılı bir dönem geçiren cemiyetin bu durumu 1912’nin Mayıs ayında kurulan Halaskar-ı Zabitan Grubu nedeniyle daha da zorlaşacaktı. Amacı İttihatçıların elinden iktidarı almak olan Halaskar-ı Zabitan’ın Makedonya’da isyan eden birlikler ve İtilafçılarla bağlantısı da bulunmaktaydı.

1912’nin yaz aylarına gelindiğinde sürekli dağılan kabineler ve İttihatçı karşıtı rüzgârın sokaklardan, bürokrasiye, ordudan, meclise hemen hemen her alana yayılması üzerine cemiyet kendini yeniden konumlandırmak zorunda kalacaktı. Anılan tarihlerde meclis çalışmalarında etkin bir muhalefet yapmayı hedef olarak koyduğu düşünülürse cemiyetin durumu anlaşılabilir. İstanbul’da karşılaştığı sıkıntılar nedeniyle cemiyetin merkezinin Selanik’e kaydırması da bu zaman dilimine rastlar.

30 Eylül’de Balkanlarda ertesi günde Türkiye’de seferberlik ilan edilmesi iç siyasetin kısmen ılımanlaşmasına neden oldu. Siyasallaşma ve lojistik eksiklik sebebiyle ordunun vaziyeti hiç iç açıcı değildi. İtalya ile Trablus’ta devam eden savaşın Trablus’un İtalyanlara terki ile sona erdirilmesi de bu dönemdedir.

Balkan Savaşı’nda Türk ordusunun ağır yenilgilere uğrayarak geri çekilmesi ve bu çekilişin Kasım başlarında İstanbul’a 65 kilometre kalacak şekilde cereyan etmesi payitahtta tam bir şok etkisi yapmıştı. 8 Kasım’da Selanik’in Yunanlıların eline geçmesi sonrası Kamil Paşa, cemiyetin en önemli destek noktasının elden çıkmasını fırsat bilerek İttihatçılara karşı sert yaptırımları devreye soktu. Savaş ortamında cemiyet üyelerinin kimi tutuklanıyor, kimi sürgüne gönderiliyor bazıları da yurt dışına çıkmak zorunda kalıyordu. Kasım’ın sonlarına doğru Çatalca hattında düşmanı durduran ordunun taarruza geçmesi sonrası Kamil Paşa barış görüşmeleri için uygun şartların oluştuğu kanaatine vardı. Cemiyet buna şiddetle karşı çıkarak toparlanmış ordunun ilerlemeye devam etmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Cemiyetin şiddetli muhalefetine rağmen barış görüşmeleri başladı. Türkiye’nin şartlarını reddeden büyük devletler, Edirne’nin Bulgarlarda kalacağı ağır şartları kabul ettirmeye çalıştılar. Aksi halde vuku bulacaklara da atıfta bulunan bu tavır karşısında Babıâli kararsızdı. Bu durum İttihat Terakki’nin geleceğini belirleyen ve durumun kendi lehine dönmesini sağlayan bir vakaya neden olacaktı.

23 Ocak’ta Kamil Paşa kabinesinin Edirne’den vazgeçtiğini düşün İttihatçılar tarihe “Babıâli Baskını” adıyla geçecek olan bir darbeyle hükümeti devirdiler. Başını Enver Bey’in çektiği bir grup İttihatçı kabine toplantısını basarak sadrazam Kamil Paşa’ya silah zoruyla istifasını imzalattılar. Olay esnasında İtilafçılarla ilişkisi olduğu bilinen Nazım Paşa’da öldürüldü. Babıâli baskını oldukça cüretkâr bir eylem niteliği taşımaktaydı. Ve birçok yönden II. Meşrutiyet’ten hemen önce Makedonya’daki İttihatçı suikastları hatırlatıyordu.

Babıâli baskını da cemiyetin en zor zamanında gerçekleştirilen bir huruç harekâtı işlevi görmüştür. Cemiyet sıkıntılı bir dönemden sonra iktidara gelince kendi aksiyoner yapısı göz önüne alındığında pek mümkün görünmeyen bir şekilde muhaliflerini cezalandırma seferberliğine girişmedi. Bunun yerine savaş ortamında bir uzlaşma tesis ederek herkesi hükümetin etrafında kenetlemeye çalıştı. Bazı İtilafçı yazarları yüksek maaşlarla Avrupa’ya konforlu sürgünlere gönderdi.

Temmuz ayında Enver Bey’in kuvvetlerinin Edirne’yi geri alması İttihat Terakki’nin hükümet darbesinin görünür amacına uygun olması bakımından da büyük önem taşımaktaydı. Edirne’den Bulgarların çıkarılması cemiyetin uzun süredir tartışılır hale gelen prestijini de eski günlerine döndüren bir gelişme olarak tasavvur edilebilir.

1908-1913 yılları arasında cemiyet zaman zaman dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak kadar sıkıntılı bir süreç geçirmiştir. Başlangıçta saray yanlıları ve köklü Babıâli bürokrasisi ile mücadele etme zaruretiyle karşılaşan İttihatçıların teşkilatlı varlığı kısa bir süre sonra kendisi gibi örgütlü bir muhalif yapılanmayı doğurmuştur. Bu bakımdan İttihatçı-İtilafçı çekişmesi siyasal hayatımızın ilk parti tabanlı mücadelesi kabul edilebilir. Bununla birlikte cemiyetin ordudaki varlığı da karşısında Halaskar-ı Zabitan’ı doğurmuştur denilebilir.

Cemiyetin, üyelerinin şahsi tecrübesizliklerinden kaynaklandığı anlaşılan hatalar elbette söz konusudur. Lakin Batı Trakya’dan Yemen’e, Trablus’tan Türkistan’a ve dahi Teşkilat-ı Mahsusa vasıtasıyla Avrupa ve Hindistan’a uzanan faaliyetleri de göstermektedir ki; İttihatçı nesil cumhuriyete uzanan zorlu geçiş döneminde çetin şartlar altında devleti yaşatmak amacıyla yoğun bir mücadele yürütmüştür. Bu geleneğin ve neslin sonraki yıllarda Anadolu’daki milli mücadeleye etkisi de malumdur.

_________________________________

*    Burada ki “yeterli” kelimesiyle atıfta bulunulan II. Meşrutiyet sonrası süreçte oluşturulan kabinelere üye vermede cemiyetin yaşadığı sıkıntılardır.

**    Şemsi Paşa’yı öldüren İttihatçı fedai, Mülazım Atıf Bey’dir. Cumhuriyetin ilanından sonra 6. Ve 7. Dönemlerde Çanakkale milletvekili olarak T.B.M.M’ inde görev yapmıştır.

***  Manyasizade Refik Bey’in 30 Kasım’da Adliye Nazırı olarak atanması.

Dipnotlar

1  Feroz Ahmad, İttihad ve Terakki, 8. Baskı, İstanbul, Kaynak Yayınları, 2010, s.23-24

2  Hüseyin Cahit Yalçın, Talat Paşa, 1. Baskı, İstanbul, Yedigün Neşriyat, 1943, s. 34-35

KAYNAKÇA

AHMAD, Feroz, İttihat ve Terakki 1908-1914, İstanbul, Sander Yayınları, 1971

AKSOY, A.Şerif, İttihat ve Terakki, İstanbul, Nokta Kitap,2008

AKŞİN, Sina, 100 Soruda Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İstanbul, Gerçek Yayınevi, 1980

AKŞİN, Sina, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Ankara, İmge Kitapevi, 2009

AROGYAN, Arsen, Ermeniler ve İttihat ve Terakki,  İşbirliğinden Çatışmaya, İstanbul, Aras Yayınları, 2005

AYDEMİR, Şevket Süreyya, Makedonya’dan Ortaasya’ya  Enver Paşa, İstanbul, Remzi Kitapevi, 2008

AYDOĞAN, Erdal haz. , Bahaeddin Şakir Bey’in Bıraktığı Vesikalara Göre İttihat ve Terakki, Ankara, Alternatif Yayınları, 2004

AYTEKİN, Halil, İttihat ve Terakki Dönemi Eğitim Yönetimi, Ankara, G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Yayınları, 1991

BABACAN, Hasan, Mehmed Talat Paşa 1874-1921, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2005

BİRGEN, Muhittin, İttihat ve Terakki’de On Sene, İstanbul, Kitap Yayınları, 2009

BİRİNCİ, Ali, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İstanbul, Dergah Yayınları, 1990

ÇAVDAR, Tevfik Cemal, İttihat ve Terakki, İstanbul, İletişim Yayıncılık, 1991

DURU, Kazım Nami, “İttihat ve Terakki” Hatıralarım, İstanbul, Yayl. Yayınları, 1957

DÜNDAR, Fuat, İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Politikası, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008

EYİCİL, Ahmet, Osmanlı İttihat ve Terakki Liderlerinden Doktor Nazım Bey 1872-1921, Ankara, Gün Yayıncılık, 2004

İNAN, Yusuf Ziya, Jön Türklerden İttihat ve Terakki Cemiyetine, İstanbul, Bayramaşık Yayınevi, 1978

KUTAY, Cemal, Prens Sebahattin Bey, Sultan II. Abdülhamit, İttihat ve Terakki, İstanbul, Tarih Yayınları, 1964

KUTLAY, Naci, İttihat Terakki ve Kürtler, Ankara, Dipnot Yayınları, 2010

ZURCHER, Erik Jan, Milli Mücadele’de İttihatçılık, İstanbul, İletişim Yayınları, 2010

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.