Rumeli Hisari

3 Oca 2013

İğneyi Buldun mu?

Yazan: AFŞİN SELİM

türkyorum - iğneyi buldun muAlain, Mutlu Olmak Sanatı’nda(Çeviri: Muzaffer Reşit, Varlık, Aralık 1970) anlatıyor: “Boukefal adındaki meşhur at, Büyük İskender’e getirildiği zaman, bu tehlikeli hayvanın üstünde duracak bir tek binici çıkmamıştı. Gelişigüzel bir adam buna bakarak: ‘Bu hayvan huysuzdur’ deyip, işin içinden sıyrılırdı. Ama İskender iğneyi aradı ve çabucak buldu: Boukefal’in kendi gölgesinden fena halde korktuğuna dikkat etmişti; korku, gölgeyi de şahlandırdığı için, bunun bir türlü sonu gelmiyordu. Fakat o, Boukefal’in başını güneşe doğru çevirdi, onu hep bu doğrultuya sürerek, hayvanı yatıştırmayı ve yormayı başardı. Böylece Aristo’nun öğrencisi biliyordu ki, gerçek sebeplerini bilmedikçe, huylarımıza asla hükmümüz geçmez.”

İğneyi de başkasına batırmak arzusundayız, çuvaldızı da. Bulduğumuz an, yüzleşeceğiz. Bu yüzden aramıyoruz. Nefsimize ağır geliyor. Kaçınıyoruz. Doğrular acı olduğu kadar acıtıcı da… Pekala, doğruya erişmek ne ile mümkün? Öz eleştiriyle; iğneyi bulabilmek pahasına…

Malum cepheleşme, çekişme ve çatışma kıyasıya sürüyor. Herkes, yükü nispetinde yaşıyor bu hayatı. Kimden bahsediyoruz? İnsandan… Fakat hangisinden? İyiliklerle ve kötülüklerle donatılmış olandan… Gökleri, yerleri ve dağları korkutan emaneti üstlenenden…

İnsanın, nefsine taşıyamayacağından fazlasının yüklenmemiş olması, kötücül eğilimlerine karşı başkaldırabileceği anlamına geliyor. Fakat başkaldırının da bir ahlakı var; adabı ve edebi…

İnsan, en güzel surette yaratıldığının bilincinde mi? Ne gam…

Maharet sayısal çoğunlukta değil. En güzel surette yaratılmış olmanın hakkını verebilen, nitelikli şahsiyetlere sahip misin, mesele bu. İnsan, neyi arzuluyorsa ona ait. Dolayısıyla, özeleştiri, “uzun ömürlü, sağlıklı, huzurlu ve ayrıcalıklı” bir hayatın en temel ihtiyaçlarından…

Hz. Mevlânâ, “Kötü arzular, uyuyan köpekler gibidir” der.

İnsanın, et ve ceset yığını olmadığına inanıyorsak şayet, gelişimi burada arayalım. Mesele büyük ve meşakkatli… İnsanın zaman ve mekân karşısında aldığı pozisyon, yaşanmaya değer bir hayatla buluşturuyor mu onu?

Hem de bu zamanda hem de bu ülkede…

İnsanın olduğu yerde çeşitli kusurlar ve zaaflar yaşanabilmesi, ihtimal dâhilinde. Fakat hali ve gidişatı, toplumun sıhhati açısından değerlendiriniz. Bu şaşkınlık doğal mı? Sırf “bulduğu parayı sahibine teslim etti” diye… Ne kadar hoşsa, o kadar nahoş!

Genelleştiren tanımlamalardan hoşnut olmasam da, hatırlatmak mecburiyetindeyim: Güven bunalımı yaşadığımız aşikâr. Bir uzaklaşma bu, bir yabancılaşma, bir kovulmuşluk! Güveniyor gibi yapmak, güveniyor olmak anlamına gelmiyor elbette.

Normal olarak algılamamız gereken davranışlar, meziyet olarak yerleşmiş durumda hayatımıza. Düne, geçmişe, eskiye ait her şeyin iyi, güzel, doğru olduğunu iddia ediyor değilim; yanlış anlaşılmasın. Fakat bugüne, şimdiye, yeniye ait olan her şeyin de iyi, güzel, doğru olmadığı gözükmekte…

“Böyle gelmiş, böyle gider” anlayışı çerçevesinde kötülüğün bulaşıcı hale gelmesi, yıldırıcı olabiliyor. Beslenmek ve barınmak gibi temel ihtiyaçlar dışında nükseden endişeler, eninde sonunda rahatsızlık olarak dönüyor muhatabına…

Meseleye “ahilik” üzerinden değinerek, onun bazı temel ilkelerini hatırlayalım:

– İçi, dışı, özü, sözü bir; gözü, gönlü, kalbi tok olmak,

– Hata ve kusurları daima kendi nefsinde aramak,

– Ayıp ve kusurları örtmek, gizlemek ve affetmek…

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.