Sultanahmet-Ayasofya

3 Tem 2012

İddia ve Kapasite Paradoksu

Yazan: HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ

ABD stratejik ağırlığını Ortadoğu’dan Asya-Pasifik hattına çekmeye karar verdikten sonra Ortadoğu’da ısınan sularda aktif olmak isteyen ülkelerin sayısında artış olduğunu görmekteyiz. Türkiye’nin son yıllarda ciddi dönüşümler yaşayan dış politikasının imparatorluk döneminin tarihi etki alanlarına yoğunlaşmasını da bu durumdan bağımsız değerlendirmemek lazımdır. Esasında Kıbrıs’ın 20. Yüzyılın ortalarına kadar neredeyse hiç gündemimizde olmamasına rağmen, Büyük Britanya’nın teşvikiyle Menderes döneminde milli mesele haline gelmesi ile Ortadoğu’nun son yıllarda dış siyasetimizin ana gündem maddesi olması arasında bu manada benzerlikler bulunmaktadır. Girit gibi toplumsal hafızadan bütünüyle çıkarılmış bir ada olan Kıbrıs’ın küresel bir gücün bölgeden çekilirken tasarladığı denkleme uygun olarak Türkiye için aktüel hale gelmesiyle, yine bir başka küresel gücün odak coğrafyasını değiştirirken kurguladığı yeni tasarımın dış politikamızla örtüşen yanlarının olması pekte şaşırtıcı sayılmaz. İkinci örnekte sürecin daha hızlı ve yoğun ilerlemesinin sebeplerinden başlıcalarını iktidardaki elitlerin siyasal arka planının anılan yeni siyasete uygun olmasında ve Türkiye’nin sosyal zemininin imparatorluk bakiyesi tüm ana unsur toplumlarda olduğu gibi genişleme retoriğine teveccüh göstermesinde aramak yerinde olacaktır.

Bununla birlikte büyüyen ekonomiyle birlikte artan imkânlarının Türkiye’nin dış politikasında –henüz yeterli olmasa da- geçmişe kıyasla büyük bir hareket kabiliyeti sağladığını da ilave etmek gerekir. TİKA, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ve Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlar marifetiyle Afganistan’dan Bosna-Hersek’e uzanan geniş bir coğrafyada yıllık bir milyar doları aşkın doğrudan ve dolaylı yardım bütçesiyle faaliyet göstermenin iktisadi imkânlardan bağımsız düşünülemeyeceği açıktır.

Ortadoğu’da elan devam eden bahar sürecinde Türkiye’nin yönlendirici olma gayretinin reel politikle ne ölçüde bağdaştığı meselesi ayrı bir tartışma konusudur. Lakin bilhassa nitelikli insan kaynağı bakımından yeni dış politikamızı destekleyecek durumda olmadığımız ortadadır.

Ülkemizin Arap dünyasında 25 diplomatik temsilciliği bulunmaktadır. Dışişleri Bakanlığı verilerine göre anılan temsilciliklerimizde görev yapan 135 kariyer memurundan yalnızca 6’sı Arapça’ya vakıftır. Önceki yıllarla kıyaslandığında Arapça bilen diplomat sayımızda artış olmakla birlikte hala ciddi bir eksikliğin söz konusu olduğu aşikârdır. Bu eksiklik beraberinde odaklanılan ülkeleri doğrudan ve yeterince kavrayamama problemini getirmektedir.

Dışişleri’nin artan personel alımları iddia ile kapasite arasındaki uçurumun farkında olunduğunu ortaya koymakla birlikte ancak orta vadede etkisi hissedilebilecek bir iyileşmenin işareti kabul edilebilir.

Silahlı gücün caydırıcılığının zaman zamanda doğrudan kullanımının ana belirleyici olduğu bir coğrafyada denkleme dahil olmak beraberinde asgari bir takım askeri yeterliliklere de sahip olmayı gerektirmekte. Çoğu 90’ların başında orduya katılan saldırı helikopterleriyle terörle mücadelesini yürüten, üç yeni saldırı helikopterinin Kongre onayıyla ABD’den alımının gündeme gelmesinin heyecanla karşılandığı, sıcak çatışma alanlarının ortasında elinde uzun menzilli füze bulunmayan bir ülke olarak Türkiye’nin dış politikasını silahlı kuvvetleriyle destekleyebilecek durumda olduğunu henüz söyleyebilecek vaziyette değiliz. İtalyan ortaklığıyla saldırı helikopteri üretme çabalarımız ve 4 milyar dolara mal olması öngörülen uzun menzilli füze satın alma girişimimiz mühimdir. Ama an itibariyle bunlara ve benzeri pek çok donanıma sahip olmadığımız gerçeğini de göz ardı etmemek lazımdır.

Rusya’nın Esed rejimini desteklemek için Suriye’ye saldırı helikopterleri sevk ettiği1 ya da İran’ın Devrim Muhafızları’nın yine aynı maksatla bölgede bulunduğuiddialarını içeren haberler odaklandığımız coğrafyadaki politikalarını doğrudan güç kullanımıyla destekleyen ülkelerin varlığını ortaya koymaktadır. Suriye örneğinde net bir şekilde görünen silahlı gücün caydırıcılığıyla desteklenen dış politikanın Türkiye’nin sıklıkla öne sürmeye başladığı “yumuşak güç” ile karşılanamayacağı aşikârdır.

 Şu anki ekonomik, siyasi, askeri, toplumsal ve kültürel veriler dikkate alındığında Türkiye hala ‘orta büyüklükte bir güç’tür. Onu bazıları ‘bölgesel büyük güç’ olarak tanımlasa da, pek çok açıdan Türkiye’nin alacağı yol uzundur. Elbette başkasının uzun yıllarda aldığı bu yolu Türkiye daha kısa bir sürede de alabilir. Ancak henüz alınmamış bir mesafeyi yok saymak da doğru değildir. Çünkü güç gelecekten avans alınamaz.3

Türkiye’nin dış politika sahasındaki iddiasının toplumun “imparatorluk rehaveti ve özlemi” ile uyumlu buna mukabil ülkenin mevcut kapasite ve kabiliyetinin üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu “üzerindelik” durumu kapasite arttırımını hızlandıracak bir motivasyon kaynağı oluşturması bakımından faydalı olmakla birlikte, politika yapıcıların iddiaların büyüklüğünün tesiriyle kapasiteyi olduğundan farklı algılamalarına yol açabilir ve bu da reel politikte Türkiye’yi sıkıntılı kararlar verme tehlikesiyle karşı karşıya getirebilir.

Sözün hitamında kalbi temennimizi belirtmekte bir sakınca görmüyorum. Gönlümüz İskeçe, Şahin köyünde soydaşlara:”Ne gönlümüzden ne zihnimizden ne de rüyalarımızdan çıktınız.” Diyen, Kırım’da Cengiz Dağcı’nın naaşı başında gözyaşlarına şahit olduğumuz, Urumçi’de yaşlı bir Uygur’a asırlık hasretle sarılabilen bir Dışişleri bakanının kurguladığı yeni dış politikamızın başarılı olmasından yana.

_______________________________

1 "Clinton accuses Russia of delivering attack helicopters to Syrian regime", www.guardian.co.uk

2 "İran Devrim Muhafızları Suriye'de",   www.cnnturk.com

3 Sedat Laçiner, "Büyük devlet miyiz?", www.stargazete.com

Geçmiş Yazılar

Yorumlar

  1. […] 2 Hüseyin Raşit Yılmaz, “İddia ve Kapasite Paradoksu”, http://www.turkyorum.com/iddia-ve-kapasite-paradoksu/ […]