Tarihi Yarimada

30 Kas 2012

Hayatı Öldürmek

Yazan: AFŞİN SELİM

Âriflerden bir zat, talebesine, “Bu bahçeye meyve ağaçları dik” demiş. Talebe, söyleneni hemen yapmış. Hızla büyümüş ağaçlar, gelişmişler, bol bol meyve vermeye başlamışlar. Bahçe sahibi talebe, ağaçlara ve dallara âdeta hürmet eder olmuş. O ârif zat, talebesini ziyarete gitmiş. Bakmış ki, sürekli bahçeyle meşgul oluyor… Birdenbire, ağaçların dallarını kırarak yere atmış. Şaşırmış talebe, ne olduğunu anlayamamış. Dehşet içinde, “Aman hocam, bir hata mı yaptık” diye sormuş. O da, “Ben sana, ağaçları bahçeye dik dedim, kalbine değil” diye sitem etmiş. 

Dikkat: Hırslanmayı başarı için gerekli görüyoruz ama mahiyetini sorgulamak mecburiyetiyle… İçtimaî ve iktisadî hayatta başarılı olarak vasıflandırılmak her insana nasip olmuyor. Malum, derecelendirilmiş bir yeryüzünde yaşıyoruz. Fakat bu, sınıf ve zümre tahakkümünün meşrulaştırılması anlamına gelmemeli. Bilenle bilmeyenin bir olmaması karşısında takınılan tavır, sınıf ve zümre tahakkümünün sığıntısı yapmamalı insanı.

İktisadî yapıyı gayeleştirenler, ahlâkı vasıtalaştırdığı için mesele afişe oluyor: Kitleleşmek… Sonrası, insanın insan olarak değil, üretim tüketim girdisi olarak algılanması.

Nesneleri tüketmekten ziyade, insanların birbirini tüketiyor oluşu, tüketim biçiminin karakter olarak yansıdığını kanıtlıyor. Üreyen, üreten, tüketen ve en nihayetinde tükenen insanın gidişatı: İşgal, katliam, terör, sefalet, cehalet…

Sahip olduğu şeyle özdeşleşenler, trajedi o ki, üretilenin esiri oluveriyor. Sonrası doyumsuzluk ve yitirme endişesi… Sahip olabilme güdüsünün tutsaklığı! Hâl böyle iken, yoksulluk, parasal kaygı haricinde, muhtaç olmakla ilişkilendirilmiyor elbette…

Tükettiği nispette kendisini değerli ya da değersiz hisseden çağın insanı, sınırsız tüketim çabası karşısında, yeryüzündeki her türlü kirliliğe katkı sağlamakla meşgul… Bir aşırılaşma çağı olarak modern dünyada yaşamak için hayatı öldürmek mecburiyet olsa gerek! İnsanın, eşya karşısındaki davranışının fetişist bir sapkınlığa meyletmesi ise, tastamam yabancılaştırıcı bir hükümsüzleşme…

Düşünün ki insan; içindeki cehenneme odun taşımaya devam ediyor. Çünkü “Allah’ın tatlı fısıltısı” olarak vicdanı yaşantısında yargılayıcı olarak tayin edemiyor, elinden ve dilinden başkasının emin olduğu kişi olamıyor…

İnsanı yalnızca “tüketen” bir varlık olarak idrak ettikten sonra şaşırmamalı. İstiflenmekten ayırıcı vasıfların buharlaşması parayı herşeyleştirdiği gibi, gösteriş budalalığını tetikliyor. Bütün sermayesi ihtiras olanlar “yoksulluk sınırının altına” bile düşebiliyor zamanla…

Bizzat özünde varolan yoksunluğu çeşitli geçiciliklerle avuttuğunu zannediyor insan. Mülkün tek ve yegâne gerçek sahibi ihsanını esirgemezken hem de…

“Siz Hazreti İbrahim olsanız, size gönderilen koçu götürüp pazarda satarsınız.”

Muhatabı olduğumuz mesele, makul bir dünyevileşmeden ziyade, “dünyanın teferruatlarla zenginleştirilmesi”nden ibaret… Yoksulluğu, insanımsı canlının belirginleştirdiği yerleşik kalıplarla kavramaya kalkışmak, yaşanmaya değer bir hayata erişmeyi engelliyor. Böylesi bir yokluğun içinde varoluşun nasılını ve niçinini hakikate perçinleyip, onu dosdoğru kavramak, mümkün gözükmemekte…

İnsan neyin mahrumiyetindeyse onun yoksulluğuyla yaşıyor; yokluğun kavuruşuyla. Bu yüzden yoksulluk, her kapıya uğrayabilmekte… Zihniyet olarak yoksulluğun gerçek adresi peşinde iz sürmeye elverişli miyiz?

Muhakkak bir yerlerde rastlamış olmalısınız: “Seni diğerlerinden farksız kılmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir, bu savaş başladı mı, artık hiç bitmez…”

İnsan, talepleri doğrultusunda hayatını biçimlendiredursun, hissizlik üzere yaşamak, derin bir boşluğun içinde yuvarlıyor müdavimini. Karakter aşındıkça da, her yol yürünebilirleşiyor.

Netice?

Makineler gibi çalış, domuzlar gibi tüket, yamyamlar gibi eğlen… 

Geçmiş Yazılar

Comments are closed.